Yalanıyla beraber soyadını da atanlar: Nesin sen? Soylu mu?

Yalanıyla beraber soyadını da atanlar: Nesin sen? Soylu mu?

Hakan Güngör, Türkiye'nin soyadı macerasını Evrensel Pazar için kaleme aldı.

Hakan GÜNGÖR

Gülmen ve Özakça, böylesi güzel gülen, akça pakça insanlar için özü tarif eden soyadlar. Ancak onların soylarına değilse bile mücadelelerine halk bir isim taksaydı, “Soylu” derdi. Zira soyluluk inandığı değerler adına mücadele etmeyi gerektirir, iftira eden önce vicdanını, sonra bu unvanı yahut “soylu” davranma iddiasını kaybeder. 

Tabii soyluluktan kastım feodal hakimiyete yahut ayrıcalığa sahip olan anlamını taşımıyor. Soyluluk, her şartta saygı uyandıran, yücelik taşıyan anlamına geliyor lügatimizde, üstelik soyadı “kapışılırken” saygı uyandırmak birincil amaç oluyordu. 

Türkiye’de soyadı meselesi çetrefilli konu. Bazıları sülalesinin anıldığı unvanla, bazıları bir temenniyle, bazıları kendilerine uygulanan dayatmayla, bazıları ise kendinde olmayanı varmış gibi gösterme isteği ile soyadı almaya girişmişi. Kiminde müspet, kiminde menfi, soyadı meselesinin bir hikmeti vardı. Ve bu mevzu bir haziran ayında ortaya çıkmıştı. 

‘SOYLU AİLELER’, ADSIZ KÖYLÜLER

1934 haziranında kabul edilen yasayla, Türkiye topraklarında yaşayan herkes bir soyadı alacaktı. Düşman kardeşlerin farklı soyadlar alabildiği, insanların kendilerine kahramanca ifadeleri yakıştırıverdiği bir sürece giriliyordu. “Soylu aile” ifadesi bugün dahi “birkaç kuşak öncesi bilinen” dışında, “birkaç kuşaktır zengin” olmaya işaret eder. Nedeni basittir, öncelikle köylü ve emekçilerin büyükleri ancak anılarda ve sözlerde kalır. Varsılların ise emekçiler üzerinden elde ettikleri gelirlerinden sadece küçük bölümleri ile yaptırdıkları çeşmeler, hanlar vs. vardır. Onların izini sürmek daha kolay olur, tarih kitapları da köylüleri ancak ayaklandıklarında hatırlar. Onlar da zaten “başıbozuklardır” adsızdırlar. Filmlerden hatırlayalım, Şabanoğlu Şaban vardır, baba bilinir, dede yoktur. Falancadan olma, filancadan doğma diye devam edilirse, eh, ana da anılmış olur…

BU ÖLEN HANGİ HİKMET?

Tabii soyadı konusu durup dururken ortaya çıkmamıştı, her şey 1924 yılında bir adamın denizde ölüsünün bulunması ile başlamıştı. Adamın intihar ettiği anlaşılmıştı. Paul Gentizon’un “Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu” kitabından Metin Aydoğan’ın aktardığına göre, cesedin üzerinden “Posta Memuru Hikmet” yazan bir belge çıkmıştı. Adamın intihar ettiği düşünülüyordu. Ailesine haber verilecekti. Ancak ölen adamın ailesine nasıl ulaşılacaktı? Posta teşkilatına soruldu. Ve fakat anlaşıldı ki, posta teşkilatında çalışan Hikmet adında 20 kişi vardı. Ölenin hangi Hikmet olduğu, diri olan Hikmetlerin teker teker bulunması ile anlaşılabildi. 

Soyadı kanununun çıkmasının ardından aileler kendilerine bir soyadı seçmeye başladı. Soyadı konusunda insanlar 3’e ayrılıyordu. Hakikaten sülalesi nasıl anılıyorsa, işte o kelimeyi soyadı olarak seçenler; memurun seçilen soyadını beğenmeyip “Sizinki de şu olsun” deyip canı azizi nasıl isterse ona göre verip dayattıkları (ki bu yüzden nice Kürt hiç istemedikleri soyadları almak zorunda kalmışlardı); bir de ahali tarafından kötü anılan yanlarının üstünü örtmek için soyadı alanlar… 

AZİZ NESİN SOYADINI NASIL ALDI?

Bu son grubun durumu enteresandı, Aziz Nesin de kendi soyadını nasıl aldığını anlatırken, bu son gruptan etkilendiğini belirtiyordu:

“Herkes kendisine soyadını kendisi seçtiği için, insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünyanın en cimrileri ‘Eliaçık’, dünyanın en korkakları ‘Yürekli’, dünyanın en tembelleri ‘Çalışkan’ gibi soyadlar aldılar. Bir mektup yazılabilecek bir zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine ‘Çeviker’ soyadını almıştı. Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar, ırkçılık anlatan soyadlarını kapışıyorlardı.”

Nesin, kendi ifadesiyle “yağmada sona kalmıştı”. “Böbürleneceği bir soyadı” kalmadığını düşünen yazar, Nesin soyadını neden aldığını şöyle anlatıyordu: “Herkes ‘Nesin’ diye çağırdıkça, ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.”

‘SOYLU’ UNVANI KİMİN?

Aradan birkaç kuşak geçti, soyadların neden alındığına dair hikâyeler rivayete dönüştü. Ancak bildiğim bir şey var. İster bir gerçekliğe işaret etsin, ister suç örtbas etme niyetiyle olsun, isterse bir temenni… Taşınılan soyad hak ediliyor mu?

Aziz Nesin’in kendine bir ömür sorduğu soruyu şimdi bu soruyu yüksek sesle bir de bizim, kendini pek “soylu” addedenlere sormamız gerekiyor. Nesin sen? Özü akça pakça olan, bir gülüşüyle egemen olanı titretene iftira atan, yüzü kızarmadan yalan söyleyen mi soylu? Elbette hayır. 

Kimisi yalanıyla ve daha bir yığın şeyle beraber, soyadını da attı denize… Eğreti duruyordu zaten. Postacı Hikmet’in cesedinin bulunduğu yere...

www.evrensel.net