Dönemin romanını yazmak mümkün mü?

Dönemin romanını yazmak mümkün mü?

Ayşegül Tözeren, Evrensel Pazar'ın bu sayısında 'Dönemin romanını yazmak mümkün mü?' sorusunu irdeliyor.

Ayşegül TÖZEREN

Toplumsal bellekte yer etmiş, yaşamı derinden sarsan sayılamayacak kadar çok olay yaşanmasına rağmen, her biri edebiyatta ve sanatta derin ve kalıcı izler bırakamamıştır. Mesela 12 Mart edebiyatından söz edilebilirken, aynı güçte bir 12 Eylül edebiyatından söz edilemez. Kuşaktan kuşağa okunagelen Kırk Yedi’liler Füruzan tarafından yazılabilmiştir, ancak bir sonraki darbe dönemini anlatan bu denli güçlü bir eser kaleme alınamamıştır. Sıralar, kaldırımlar, kürsüler, salonlar, sokaklar kendi hikâyelerini anlatamazlar, anlatana ihtiyaç duyarlar. Tarihin hızla aktığı dönemler de böyledir… Bir anlatana ihtiyaç duyarlar.

DENİZE HİÇ ULAŞAMAYACAN MERMER KANATLI BİR KUŞA YAZMAK

Yaşadığımız coğrafyanın bazen batısında, bazen doğusunda tarih hızla akar. 90’larda yaşatılan ağır insan hakları ihlalleri, yaşandığı dönemde Türkçe edebiyata konu olamamıştır. Ancak yıllar sonra yazılan eserler göstermektedir ki, Türkiye’nin 90’larını anlatan metinlerde bir yıkıntı edebiyatının izleri saklıdır. 1950 kuşağında karşılaştığımız özellikler aşırılaşarak günümüze taşınmıştır. Özellikle 90’ların doğusunu anlatan öykülerde ve romanlarda çağrışımsallık, varoluş kozmosundaki ani değişimin hissedildiği şizofrenik bir dil ve içe dönme ile karşılaşırız. Örneğin, hapisteki yazarlardan, Mahmut Yamalak, Mermer Kanatlı Kuşlar başlıklı romanında ana karakterin en yakınındaki karakteri hayali bir arkadaş olarak kurmuştur. Yabancılaşma, yalnızlık, içeride kalma, tecrit duygularını içeriden de dışarıdan da 90’ları yazanların metinleri hissettirir. Yamalak, “Mermer Kanatlı Kuşlar”ın önsözünde, “Yazma sürecinde ruhunu kaybeden bir dünyaya rağmen, içimde yaşayan ölülere sarılarak hem kendimle, hem geçmişimle hesaplaştım hem de zindanın boşluğuna haykırmaktan uzak durdum. Unutmamak için… Yazdım.” diye kayıt düşmüş, romanının başlığında da çocukluk düşüne yer vermiştir. Denize hiç ulaşamayan mermer kanatlı bir kuşa… Bu dönemi öykülerine taşıyan Ercan Y. Yılmaz’ın da On Üç Sıfır Sıfır başlıklı eserini kurduğu dilinde, dilin adeta delirdiği bir ironiyle okuru karşı karşıya bırakır. 

90’ların anlatıldığı bir dönem edebiyatından söz edemesek de son on yılda daha çok edebiyatın konusu olduğu söylenebilir. Ancak Kürtçede yazılanlara Türkçe okurun erişim şansının pek olmaması bu dönemleri yansıtan metinlerin bütününün ele alınması önünde bir engel oluşturmaktadır. Bu çevirilere yer veren Avesta gibi yayınevleri de fuarlarda, kitap günlerinde dahi yer bulmakta zorlanmaktadır. Son olarak, Kadıköy Kitap Günleri’nde Avesta yayınevine düzenleyiciler tarafından “yer bulunamaması” buna bir örnektir.

GEZİ, EDEBİYATA DİL ÇIKARABİLMİŞTİR

Yaşadığımız coğrafyanın yakın döneminde, tarihin hızlı aktığı zamanlardan bir başkası da Gezi günleridir. Gezi olaylarının diğerlerinden en temel farkı, edebiyata dilini çıkarmasıdır. Gezi’deki duvarların, pankartların dili, alışıldık sloganların ötesindedir. Gezi’nin yaratmaya teşvik eden dili, alaycı ve yapıbozumcudur. Hiçbir erkle karşıtlık kurmaz, onun yerine erkin söylemini bumerang gibi geri gönderir, anlamını dağıtarak cevap verir. Gezicileri ifade eden bir diğer sıfat olan “Çapulcu” dile böyle yerleşmiştir. 2013’ün sıcak haziranında bu yıkıcı dili kuranın sokaktaki kadınlar ve geyler olduğunu da belirtmek gerekir. 70’lerin toplumsal enerji ve heyecanı ile 50’lerin göğüs kafesinde kopan fırtınaları ifade eden dili Gezi’de bir araya gelebilmiştir: “Kahrolsun bağzı şeyler” 

Gezi’nin dili, küçük bir çocuğun annesine derdini anlattığı masumiyette, çocukluktan beri tanıdığı sırdaşına içini açtığı samimiyettedir. Bu yüzden belki, sonrasında yazılan hiçbir öykü ya da roman, bu derin rüyayı zihinlerde bir kez daha canlandıracak güçte olamamıştır. Gezi’nin duvarları, pankartları yeni bir dil yaratsa da, bu dil edebiyata taşınamamıştır.

Gezi’nin ardından gelen yıllarda toplu öldürümler yaşanmış, toplumsal olarak bir hüsran duygusu gündelik yaşama çökmüştür. Bu dönemi anlatan romanlarda da, Gezi günlerini anlatmaya çalışan Emrah Serbes’in “Deliduman” romanında görülen hatanın benzerine rastlanmaktadır. Dönemi bir gazeteci gibi anlatmakta, olaylar resmigeçit gibi okurun gözünün önünde sıralanmaktadır. Oysa biliriz ki, has edebiyat aktaran değildir, toplumsal olaylarda da çelişkileri ortaya çıkarandır. 

‘YERYÜZÜNDE KONSERVE ÇEŞİDİNDEN FAZLA İDDİALI YAZAR OLMASI, GÜLÜNÇ VE ACI... HER NEYSE’

Vivet Kanetti’nin “konuşmalı ve şarkılı metin” olarak ifade ettiği, bir anlamda edebi türlerin de sınırlarını ihlal etmeyi seçtiği “Yonca Lana Feride” sarkastik üslubuyla yaşadığımız dönemi anlatma becerisini göstermektedir. Dönem romanı ya da öyküsü kavramının kriterleri tam tanımlı değildir. Ancak çağı yansıtırken, çağın taşıdıklarına yanıt üretebilen metinlerin dönem edebiyatı olarak nitelendirilebileceğini düşünüyorum. Kanetti’nin son romanında üç kadın ve çevrelerinde gelişen olaylar anlatılmaktadır. Kadınların dilinden, anlatımından roman kurulmaktadır. Lana bir yazardır. Ancak para kazanabilmek için aforizmalar yazıp, satmaktadır. Yonca, romanda en çok canı sıkılan kadındır; eşi tanınmış bir yazardır. Feride, Yonca ve Lana’nın arkadaşıdır, kaldıkları sayfiye yerinde hikâyenin sonunu getirecek parti organizasyonunu da düzenleyecek olandır. Üç kadın kendi yaşamları kadar, yaşadıkları coğrafyanın yaralarını da anlatırlar. Mülteci sorununu, insan hakları ihlallerini, ifade özgürlüğünün önündeki engelleri… VivetKanetti, yüklü konuları romanına taşırken, ahlakçılığın tuzağına düşmemiştir. Yazar mağduriyetlerin metinde birbirleriyle karşılaşmasını sağlamış, çelişkileri ortaya çıkarabilmiştir.

Kanetti’nin kurduğu karakterlerin dili, sarkazmın çok başarılı bir örneğidir: “Yeryüzünde konserve çeşidinden fazla iddialı yazar olması, gülünç ve acı… Her neyse.” Kitapta, Yonca, “Teselli nereden gelirse, almalı,” diyorsa da, başka bir sayfadan Lana sesini çıkarır: “Hayaller büyüdükçe hayal kırıklıkları da büyüyor.” Erki kuran ilişki ağlarını keskin bir gözle eleştiren Kanetti çağın ruhuna dokunabilmiştir: “İyisin? Her şey yolunda? Ne lâzım? Seni seviyorum. Öptüm.” Hepsine aynı nakarat. Eşe, çocuklara, sekretere –ki onlara biliyorsun artık asistan deniyor-, müşterilere, bankacılara, metreslere…”

Metnin sonuna doğru, Yonca eleştiri oklarını kendilerine de çevirir, “Athene’nin kızlarıyız. Olan biten her şeyde, iyisinde kötüsünde payımız olduğunu düşünmek fena his değil. Kendini tek atın güzel yelesi bilmekten katbekat iyi. Bu yaz, yakında, uzakta, dünyada olup biten, yazılan çizilen her şeyde payımız var seninle benim,” der ve konuşmalı, şarkılı metin İlyada ile bitirir:

“Yiyordu her yanda bir sürü insanı bir sürü insan.
Etine sivri bir kargayı değmemiş bir adam, 
Gelseydi buraya, dolaşsaydı erlik alanını, 
PallasAthene alsaydı elini eline,
Bütün okların gücünü beri tutsaydı ondan,
Göremezdi o adam bu savaşın tek bir aksak yanını.
Bir yığın Troyalıyla bir yığın Akhalı o gün
Serilmişlerdi tozun toprağın içine, 
İşte böyle, sırt sırta, yan yana.”

Kanetti’nin roman kadınları konuşurken, onlara kulak vermek, keskin itirazlarını, eleştirilerini dinlemek, yaşadığımız çağ için de, çatlaklardan sızan edebiyat için de umut demek. 

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.