Kurucu meclis için ortak mücadele çağrısı

Kurucu meclis için ortak mücadele çağrısı

EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan ile kurucu meclis çağrısını konuştuk. Gürkan 'Önerimiz, gerçek bir temsiliyet ve demokratik anayasa içindir' diyor.

Şerif KARATAŞ
İstanbul

Emek Partisi (EMEP) Genel Yönetim Kurulu (GYK) “Tek adam, tek parti diktatörlüğü”ne karşı demokratik anayasa ve kurucu bir meclis çağrısı yaptı. EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, 18 Mayıs’ta yaptıkları açıklamanın ayrıntılarını gazetemize değerlendirdi. Çağrının işçi sınıfı, emek-meslek örgütleri başta olmak üzere toplumun geniş kesimlerine yapıldığını ifade eden Gürkan, “Bu çağrı aynı zamanda ortak bir mücadele çağrısıdır” dedi. 

Partiniz, Genel Yönetim Kurulu imzasıyla ‘Demokratik bir anayasa ve kurucu bir meclis için güçlerimizi birleştirelim’ çağrısı yaptı. Bu çağrı hangi ihtiyaçtan doğdu? 

Diğer toplumsal kesimleri, parlamento dışı siyasi parti ve oluşumları bir yana bıraksak bile; parlamentoda 4 siyasi parti var. Ne var ki son anayasa değişikliği, AKP ve MHP’nin -daha doğrusu MHP’nin bir kanadının- mutabakatıyla yapıldı. Biz, bu koşullarda anayasa değişikliğinin yapılamayacağını söylüyoruz. Önerimiz, bütün toplumsal kesimlerin ihtiyaçlarını gözeten ve bütün toplumsal kesimlerin tartışmaya katıldığı bir süreç sonucunda  anayasa yapılmasıdır. Kaldı ki mevcut anayasa zaten 12 Eylül darbesinin anayasasıdır ve tüm yönleriyle antidemokratiktir. Biz elbette anayasanın içeriği kadar, yapım aşamasını da önemsiyor ve bu nedenle kurucu meclis öneriyoruz. 

‘İŞÇİ SINIFI VE HALKIN HAKLARINI SAVUNACAK BİR TEMSİLİYET’

Peki önerdiğiniz kurucu meclis nasıl bir yapı olacak?

Kurucu meclis dediğimiz şey sadece parlamento ile sınırlı değil. Diğer siyasi partilerin de içerisinde yer aldığı, emek ve meslek örgütlerinin, üniversitelerin, düşünce insanlarının, meslek erbablarının, inanç ve çevre örgütlerinin, kadın örgüt ve inisiyatiflerinin, gençliğin içinde yer aldığı ve geniş toplumsal tartışmanın yapılacağı bir mekanizmadan bahsediyoruz. Kurucu meclisi bu çerçevede tarif ediyoruz. 

Diyeceksiniz ki; “Bugün de sendikalar var ve çeşitli yasalar yapılırken hükümetin ortağı durumundalar.” Biz böyle bir ortaklıktan bahsetmiyoruz. Gerçekten işçi sınıfının hak ve özgürlüklerini savunacak ve bunlara sahip çıkacak, gerçek bir temsiliyetten bahsediyoruz. Burada sendika örgütleri olabileceği gibi, işçilerin kendi iradesiyle ortaya çıkardığı işçi inisiyatifleri de olabilir. Yani hem ülkenin çeşitli toplumsal katmanları hem de çeşitli toplumsal kesimlerin içinde yer alacağı bir kurucu meclisten bahsediyoruz. Yeter ki bu yönde bir çözüm niyeti olsun. O zaman meclisin oluşumuna dair bir yöntem bulunur.  

Referandumla yapılmak istenen şey şuydu: Yetkilerin cumhurbaşkanında toplandığı, OHAL’in olağan hale getirildiği/meşrulaştırıldığı, tek kişinin talimatlarıyla yani kararnamelerle memleketin yönetildiği bir siyasal rejim. Şimdi iktidar bunu örgütlemeye çalışıyor. Nitekim bugün Türkiye’de, siyaset yaptıkları için siyasetçiler yargılanıyor. Yaptıkları haberlerden dolayı gazetecilik yargılanıyor. Hak isteyen işçi ve emekçiler cezalandırılıyor. Örneğin bir sendika kadrosuna, örgütlenme çalışması yürüttüğü yerin yüz metre yakınına yaklaşmama cezası verilebiliyor.  

HDP Eş Genel Başkanları ve milletvekilleri bugün cezaevindeler. Niye cezaevindeler? Kürsü hakkını kullandıkları için. Üstelik dokunulmazlıkları ellerinden alınarak. Yine mesela CHP, muhalefet ettiğinde olmadık suçlamalarla karşılaşıyor. Bizler de parti olarak işçi sınıfına ulaşmak için çeşitli faaliyetler yürütüyoruz. Ama bildiri ve broşür dağıtmamız, afiş yapmamız, işçi ve halk toplantıları yapmamız engelleniyor. Geçelim bütün bunları; MHP’nin ‘hayır’cı kanadının siyaseti bile bugün memlekette engelli. Artık iş bu noktaya geldi. 

Peki siyaset nasıl yapılacak? Sadece iktidar partisi ve partinin başkanı siyaset yapacak! Yasama, yürütme, yargı; hepsinde iktidar partisi yetkili olacak ama muhalefet olmayacak! Hak ve özgürlükler istenmeyecek! İktidarın istediği işte bu. Böylesi bir siyasal rejimin tek bir tarifi vardır; o da diktatörlüktür, faşizmdir. Bizim çağrımız, faşizmin bu topraklarda egemen olmaması için bir mücadele çağrısıdır aynı zamanda.

Kurucu meclis için kimlere çağrı yaptınız? 

Öncelikle belirtmeliyim ki; bunun sadece çağrıyla gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Bu çağrı aynı zamanda ortak mücadele çağrısıdır. Bu çağrı; sosyal demokratından sosyalistine, demokrasi isteyen, hak ve özgürlüklerin savunucusu olan, bunun için mücadele eden, barışın savunucusu olan bütün siyasi parti ve oluşumlara yapılmış bir çağrıdır. Emek ve meslek örgütlerine, kadın örgütlerine, gençliğe yapılmış bir çağrıdır. Bütün işçi sınıfına yapılmış bir çağrıdır. Ve bütün yurttaşlara yapılmış bir çağrıdır. 

‘OHAL ve KHK’LERİN HEDEFİNDE EMEKÇİ HAKLARI VAR’

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet yetkililerinden gelen açıklamalar, OHAL ve KHK’lerin “terör örgütleriyle” mücadele için yapıldığını ve bu uygulamaların vatandaşın hayatını olumsuz etkilemediğini söylüyor. Ne dersiniz?

Varlık Yasası’nı örnek alalım. Bu yasanın terörle/terör örgütlerine karşı mücadeleyle ne alakası var? 170 milyon ağaca sahip zeytinlikleri yok edecek yasal düzenlemelerin “terörle mücadele” ile ne alakası var? Cam, metal, hava, çay işçilerinin grevlerini yasaklamanın “terörle mücadele” ile ne alakası var?

Biz biliyoruz ki toplumsal muhalefeti susturmanın, hak ve özgürlük taleplerini bastırmanın tek yolu “terörle mücadele” bahanesine sarılmaktır. Tarihte de bunu yaptılar, bugün de bunu yapıyorlar. OHAL uygulamaları ve KHK’ler nasıl olur da günlük yaşamı etkilemez? Grev yasakları, gösteri yasakları, düşünce ve ifade özgürlüğünün engellenmesi, bir gecede hak gasplarını içeren KHK’lerin çıkarılması, sessiz sedasız temel tüketim mallarına zam yapılması vb. uygulamalar hep bu dönemde oldu. OHAL ve KHK uygulamaları işçinin, emekçinin tam da hayatının içindedir. 

GYK’niz kamuoyuna yaptığı açıklamada, OHAL’in kaldırılması ve KHK’lerin iptal edilmesi için de mücadele çağrısı yaptı.  

Yeni dönemde KHK’lerin yerini cumhurbaşkanlığı kararnameleri alacak. Zaten cumhurbaşkanına OHAL ilanı konusunda geniş yetkiler verilmiş durumda. Kaldı ki Cumhurbaşkanı Erdoğan OHAL’den vazgeçmeyeceğini ilan etti zaten. Biz de diyoruz ki; yeni anayasa üzerinden bir tartışma yürüteceksek, bu anayasa yapım sürecinin demokratik zeminde olması gerekir. Bunun için öncelikli olarak OHAL’in kaldırılması, KHK’lerin bütün sonuçlarıyla iptal edilmesi gerekir. 

Şimdiye kadar çıkartılan KHK’lere bir bakalım: Binlerce dernek, onlarca radyo, televizyon, gazete, dergi kapatıldı. Yüz binlerce insan işsiz bırakıldı. Üstelik bu işsiz bırakmalar 12 Eylül’deki 1402’likleri aratır cinsten. Geçen gün KHK ile atılan bir emekçiyle görüşüyoruz. Mesleğinin dışında bir iş yapacak, kamudan atılmış, özel sektörde çalışacak. Sigorta için başvuruyor. Başvurduğunda gri diye bir alan çıkıyor. Yani bunun KHK ile ihraç edildiğini belirleyen bir tanımlama yapılmış bilgisayarda. O işletmenin sahibi “Ben sizi çalıştıramam çünkü sonuçlarını karşılayamam” diyor. Bu tekil bir örnektir. Ama şunu biliyoruz ki, KHK ile ihraç edilenlerin tamamı çoluğu, çocuğu ve tüm ailesiyle açlığa mahkum edilmiş durumda. Sadece işsiz bırakılmıyorlar, yaşam hakları da ellerinden alınıyor. Bugüne kadar 37 intihar vakası gündeme geldi ve bunların sorumlusu bu iktidardır. 

‘DARBEYLE HESAPLAŞMAK, DEMOKRATİKLEŞMEYLE OLUR’

15 Temmuz darbe girişimi için Mecliste kurulan komisyon, darbeden 6 ay sonra raporunu açıkladı. Çok tartışılan bu rapor için neler söylersiniz? 

Darbenin ilk günlerinden itibaren izah gerektiren pek çok soru söz konusu. Bu raporun 10 aylık süre zarfında oluşan sorulara açıklık getirdiğini söyleyemiyoruz. Sahte belgelerle CHP’yle bile ilişki kurmaya çalışan komisyonun 650 sayfayı aşan raporunda 15 yıldır iktidar olan ve bu süre zarfında anılan yapı ile iktidar ortaklığını sürdüren AKP’nin nasıl oluyor da bir sorumluluğu olmuyor? Genelkurmay Başkanı, MİT Müsteşarı başta olmak üzere yetkililerin verdikleri beyanlar darbeye dair şaibeleri arttırmaktadır. Burada istihbarat açığı değil, istihbaratı gerektiği gibi değerlendirmeme durumu var. Türkiye’nin NATO’nun en güçlü ordusu ve devletine sahip olduğunu iddia edeceksin ama öğrendiğin darbeyi 9 saatte engelleyemeyeceksin! Görünen o ki, kendilerine göre önlemlerini almışlar. Bu darbeyi yapacakların çeşitli klikleriyle pazarlıklar yapılmış, onların bir kısmı bertaraf edilmiş. Gerisine de yol verilmiş. Şunu çok açık söylemeliyiz ki; 250 insan yaşamını yitirmeyebilirdi. Erdoğan ve AKP iktidarı başta olmak üzere, sürece dair tüm sorumlular, sorumluluklar ve suçlar neyse açığa çıkarılmalı ve bu konuda kapsamlı araştırma yapılmalı. Gerçek bir hesaplaşma, darbelere geçit veren sistemin sorgulanması ve değiştirilmesiyle yani demokratikleşmeyle olur. Ancak, AKP’nin yaptığı tüm gericiliğiyle mevcut rejimin yeniden inşaasıdır.  

‘FONLAR SERMAYEYE AKACAK’

Öncesi bir yana özellikle referandum sonrasında, işçi ve emekçilerin haklarının gasbına yönelik hükümet eliyle çeşitli adımlar ve düzenlemeler yapılmaya başlandı. Kıdem tazminatı da gündeme geldi. Bunlar işçi ve emekçiler için ne anlam ifade ediyor?

Hükümet sözcüleri günde 32 saat 32 kanaldan seslenerek, mevcut uygulamada işçilerin kıdem tazminatına el uzatmadığını söylemeye çalışıyor. Yeni değişiklikle bu durumun düzeltileceğini iddia ediyor. Bu koca bir yalandır. Bakın işsizlik fonu patronlar için nasıl bir kaynak olarak değerlendirildiyse ve nasıl iktidarın politikalarını perçinleyen iktisadi bir dayanak haline getirildiyse; kıdem tazminatının gasbı da aynı amaçla gündeme gelmektedir. İşçi, emekçi ücretlerinden kesilen paralarla oluşturulacak bu fonun açıkçası hükümete ve sermayeye kaynak olacağını biliyoruz. Bu saldırı karşısında sendikalar tarihi bir suç işliyorlar. “30 gün kırmızı çizgimizdir” diyerek bu işi sulandırıyorlar. 30 günü verdiler diyelim ve kıdem tazminatını fona devrettiler; bu işçiler için kazanım mıdır? Tam tersine yüz yıllık kazanımlarının ellerinden alınmasıdır. Büyük bir hak gasbıdır. Biz her yerde bunu işçilere anlatmaya çalışıyoruz. 

Bir de kamu emekçileri için iş güvencesinin kaldırılması gündemde? 

Tartışmaya açılan 657’deki iş güvencesinin, kıdem tazminatından bağımsız ele alınmadığını düşünüyoruz. Sermaye saldırılarının bütününe bakmak lazım. İşçi haklarına, kıdem tazminatına, emeklilik ve sağlık hakkına saldırıyorlar. Emekçi sınıfların kolektif dayanışma ağını ve kolektif sınıf olma gücünü sağlayan mekanizmaları ortadan kaldıracak bir saldırı bu.  Öte yandan ülke önemli bir eşikten geçiyor. Zaten kırıntı halinde olan hak ve özgürlüklerin toptan gasbedildiği, “tek adam-tek parti diktatörlüğü”nün inşa edildiği bir süreci yaşıyoruz. Dolayısıyla emek ve halk güçlerinin demokrasi mücadelesini ortaklaştırması gerekiyor.  

‘İŞÇİ SINIFININ, KENDİ BİRLİĞİNİ SAĞLAMASI GEREKİR’

Şişecam grevi yasaklandı. Önümüzdeki dönemde metal iş kolunda toplusözleşmeler gündemde. İşçi sınıfının bu süreçte ne yapması gerekiyor? 

İşçi sınıfı geçen yıl yaşanan metal fırtınadan önemli deneyimler çıkardı. Şimdi bu deneyiminin ışığında cam işçileri bir-bir buçuk saatlik iş bırakma eylemleri yapıyor. Burada  dikkat çekilmesi gereken şey; işçi sınıfının kendi birliğini sağlayabilmesi. Çünkü sınıf, siyasi iktidarın kutuplaştırma politİkasının bir sonucu olarak o kadar çok bölündü ki, bu bölünmeyi gidermesi gerekiyor. Sendikaların, işçi taleplerini sahiplenerek gerçek bir işçi örgütü haline gelmesi ve kazanmak için mücadele etmesi gerekiyor. Şayet sendikalı bir alanda değillerse, işçilerin kendi birliklerini sağlayacak örgütler kurması gerekiyor. Bu birliğin, -Suriye’deki savaş nedeniyle çok daha yakıcı hale gelen mülteci sorununa bağlı olarak- tüm göçmen işçileri de kapsaması gerekir elbette. İşçilerin diğer taraftan da dışındaki emekçilerle, kamu emekçileriyle taleplerini ortaklaştırması gerekiyor.  

‘EMEK VE BARIŞ GÜÇLERİ BİRLEŞİRSE, KAZANABİLİRİZ’

Kürt sorununda özgürlükçü politikalar yerine yine güvenlikçi politikalar devrede. Can kayıpları yaşanıyor. Savaş politikasında ısrar Türkiye halklarına ne kaybettiriyor?  İşçiler bu soruna nasıl yaklaşmalı? 

Herhalde biz bu hikayeyi neredeyse 70-80 yıldır dinliyoruz. İnkar ve imha yöntemleriyle sonuç alınamayacağını da biliyoruz. Erdoğan’ın “1’e karşılık 10 gidiyorlar” gibi kıyaslamaları ne siyasete ne insanlığa sığar. Ölümlere ve çözümsüzlüğe asla alışmayacağız. Çözüm Kürt halkının eşit yurttaşlık ve siyasal statü taleplerini karşılayan gerçek bir barışın tesis edilmesidir. Bunun da iktidarların insafı ve vicdanıyla sağlanmayacağını biliyoruz. Biz demokrasi mücadelesinde halk güçleri, barış güçleri ve emek güçleri olarak güçlerimizi birleştirebilirsek, güçlü bir mücadele ortaya koyabilirsek bunu kazanabiliriz. 

Son Düzenlenme Tarihi: 04 Haziran 2017 05:53
www.evrensel.net