Almanya İncirlik’i, İngiltere ve Fransa seçimleri tartışıyor

Almanya İncirlik’i, İngiltere ve Fransa seçimleri tartışıyor

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Almanya-Türkiye arasındaki İncirlik üssü geriliminin yanı sıra Fransa ve İngiltere seçimleri vardı.

Türkiye’nin Almanya Federal Meclisindeki Savunma Komisyonu üyesi milletvekillerinin İncirlik’teki Alman askerlerini ziyaret etme talebini bir kez daha reddetmesi tepkiyle karşılandı. Birçok Alman politikacı Alman askerlerinin İncirlik’ten çekilmesi gerektiğini söyledi. Die Tageszeitung yorumunda askerlerin çekilmesi gerektiğini belirtirken “Türkiye’yi NATO’da göstermelik ortak olarak tutmak ne ölçüde anlamlı?” sorusunu ortaya atarak bir tartışma başlattı. Neues Deutschland gazetesindeki yorumda ise Almanya’nın İncirlik’e alternatif aramak yerine bölgede ölümlere de yol açan asker gönderme tutumuna son vermesi gerektiğine dikkat çekildi. 

FRANSA’DA SIRA GENEL SEÇİMLERDE

Fransa’da gündem hâlâ seçimler. Cumhurbaşkanlığı seçimleri Emmanuel Macron’un seçilmesi ile sonuçlandı ama seçim tartışmaları bu sefer de 11-18 Haziran’da iki turlu gerçekleşecek genel seçimlere kilitlendi. 

Yeni Cumhurbaşkanının ultraliberal programını hayata geçirebilmesi için Mecliste çoğunluğu ele geçirmesi gerekiyor. Fransız Komünist Partisi (PCF) Yöneticisi ve AB Parlamentosu Milletvekili Patrick le Hyaric, yeni cumhurbaşkanının izlediği seçim taktiğine dikkat çekerek emek cephesi açısından yapılması gerekenlere vurgu yaptı. 

ÜCRETLER DÜŞÜYOR, YOKSULLUK ARTIYOR

Britanya seçimlere doğru giderken ülkenin ekonomik durumu ve işçilerin ücret artışlarının düşük olması ülkedeki yoksulluğun giderek arttığını gösteriyor. İşçilerin reel ücretleri çok düşük seviyelerde. Guardian gazetesi, normal koşullarda, yoksulluğun bu seviyede olduğu bir dönemde iktidar partisinin genel seçimleri kazanmasının zor olduğunu, ama Başbakan Theresa May’in aldığı erken seçim riskiyle bu duruma karşılık veriyor gibi göründüğünü yazdı.


İNCİRLİK KONUSUNDAKİ ZİKZAKLAR

Tobias SCHULZE
Die TAZ

Alman ordusu askerlerin İncirlik’ten çekilebileceğini dillendiriyor. Federal hükümetin elinde de bir karar alıp hayata geçirmekten başka bir seçenek kalmadı. Sonunda bunu Berlin’dekiler de anladı. Bir yılı aşkın süredir en doğal hak olan Alman milletvekillerinin İncirliği ziyareti çerçevesinde sürdürülen tartışmalar askerin İncirlik’ten geri çekilmesi dışında alternatifin olmadığını gösteriyor. Ortada tek bir soru var: Gerçekten de şimdi Türkiye’yi NATO’da göstermelik olarak tutmanın bir anlamı var mı?

Burada söz konusu olan sadece geçen yılki darbe girişimi sonrası hukuk devleti ve insan haklarının yok edilmiş olması değil.

NATO üyeleri sürekli olarak, Kuzey Atlantik Birliği Sözleşmesi’nde demokrasi, birey özgürlüğü ve hukukun egemenliğinin çok önemli olduğunu vurguladılar ama birliğe üye alınırken bu kriterler hiçbir zaman dikkate alınmadı, herhangi bir ülkenin dışarıda bırakılmasına yol açmadı. 1980’daki askeri darbe bile Türkiye’nin NATO’dan çıkarılmasını gündeme getirmedi. Birlik için önemli olan Ortadoğu’nun eşiğindeki bir müttefikin kaybedilmemesiydi. Ancak 2017 yılında NATO bu ortaklıktan jeostratejik anlamda bile yararlanamaz hale geldi. Ortak yapılanmalar üzerinden Türkiye’nin iç politikasına etkide bulunulabileceği düşüncesi çoktan hayal oldu. Türkiye’yi en azından güvenlik politikaları açısından belirli bir çizgide tutmak da mümkün olmadı. Türkiye hükümetinin Kürtlere karşı kendi ülkesinde, Suriye’de ve Irak’ta tek başına harekete geçmesi bu durumu gözler önüne seriyor. Ve artık Türkiye ile müttefiklik ilişkileri sayesinde Ortadoğu’ya sınır bölgede bulunan askeri üslere kolayca giriş yapmak da mümkün değil. İncirlik konusundaki zikzaklar bu durumu gösteriyor. Türkiye’yi NATO içinde tutmanın sadece bir gerekçesi kalıyor, o da Erdoğan sonrası dönemde eski iş birliğine geri döndürebilme umudu. Bunun ne zaman olacağı ise meçhul. Sadece umut etmek ise ortak savunma birliği için oldukça zayıf bir argüman. 

(Çeviren: Semra Çelik)


SAVAŞ İÇİNDE GERİLLA SAVAŞI

René HEİLİG
Neues Deutschland

(Almanya) Federal Parlamento milletvekilleri ilk kez İncirlik’te istenmeyen insanlar ilan edildiğinde Ankara, Alman meclisinde Ermeni Soykırımı konusunda alınan karara tepkisini göstermek istemişti. Orta yolcu bir çözüm bulundu. Daha sonra Sol Parti Milletvekili Van Aken, bölgede IŞİD’e karşı mücadele eden Almanlarla buluşmak istedi. İzin verilmedi, gerekçe Van Aken’in NATO üyesi Türkiye’nin Kürtlere yönelik saldırılarını mahkum etmesiydi. Şimdi, Meclis Savunma Komisyonu üyeleri İncirlik’i ziyaret etmek istedi, Almanya, Türk askerlerinin iltica talebini kabul ettiği için buna da izin verilmedi. Berlin, Türkiye’deki darbe girişiminden beri gündeminde tuttuğu Alman askerlerinin Türkiye’den büyük ihtimalle Ürdün’e taşınması planını uygulayacağı yönünde açıklamalar yapıyor. Suriye ve Irak’ta hem politik hem de askeri durum oldukça değiştiği için bu pek kolay olacak bir şey değil. 

Savaş içindeki bu gerilla savaşı giderek daha da saçmalaşıyor. Esas sorulması gereken askerlerin nereye gönderileceği değil neden orada oldukları. Müttefiklerin, Almanya’nın yardımıyla sivilleri öldürdüğü iddiaları ortalıkta dolaşıyor. Halbuki Alman askerleri bu türden cinayetleri önlemek için oraya gönderilmemiş miydi? Ne oldu? İster İncirlik, ister Ürdün olsun ordu üzerinde parlamentonun kontrolü, sembolik ziyaretlerle devletler arası çekişmeler arasına sıkıştırılamaz. 

(Çeviren: Semra Çelik)


YENİ DURUMA YENİ CEVAPLAR

Patrick LE HYRARIC* 
Humanite Dimache 

Emmanuel Macron ülkedeki siyasi manzarayı yeniden yapılandırma saldırısına devam ediyor. Demokrasi ve ülkeye sükunet getirme gibi güzel sözlerin ardında aslında esas hedefi yatıyor: Emrinde olan bir meclis çoğunluğu oluşturma. Bunun için devlet başkanı, temel hedefine ulaşmak, yani sistemi kurtarmak için, içe kapanma ile açılma, küreselleşme ile milliyetçilik ve ilerici ile muhafazakarlar arasındaki çatışmayı teorileştirmeye devam ediyor. Hoş görünmeyen çabalarına rağmen, burada, niyet tartışmasına girmeden, programının emek dünyasına karşı sertliğine dikkat çekmek germek gerekiyor. Edouard Philippe’in, “sağcı bir kişinin” başbakan olarak atanması ve liberalizmin hizmetinde bir hükümetin oluşması bu eğilimi yansıtıyor. Ve stratejistler, iktidara gelmelerine rağmen, kabul edilmezi kabul ettirmek için, bir kez daha güçlü bir aşırı sağın varlığından faydalanmayı umuyorlar. 

Bu saldırı, bu dergide uzun süre dikkat çektiğimiz ve iktidarın dikkate almadığı, siyasi yaşamda bir yenilenme arzusuna yaslanıyor. Bu arzu bir çok defa seçimlere de yansıdı. Fakat Macroncu sözde yenilenme ne egemenlik ve sömürünün yapılarına, ne de sınıf çatışmalarına ve 5. cumhuriyetin can çekişen kurumlarına dokunuyor. Kapitalist sistem dünün konsensüsünü parçalayıp, yerine bugünkü çağdaş, global ve malileşmiş yapısına uygun olanı dayatmak istiyor. Cumhurbaşkanının seçim sürecinde öne çıkardığı “açılım” her şeyden önce sosyal koruma ve kamu hizmetlerinin rekabetçi pazarlara, küreselleşmiş kapitalizme açılmasıdır, yoksa ekonomik ve kültürel iş birliklere açılmak değildir. Keza güzel “ilericilik” kavramını da para yarışının hizmetine sunmak istiyor. Sosyal, demokratik ve ekolojik ilericilik sermayenin ilerlemesi hareketine indirgenemez. Kamu hizmetlerini geliştirme ve modernleştirme olmadan, emeğin ücretinin artmasını zorunlu kılan zenginliklerin eşit paylaşımı tartışması gündeme getirilmeden, sosyal korumayı modernleştirmeden ve hayat için yeni güvenlikler yaratmadan insanın kuruluşu mümkün değildir. 

Tam tersine Macron’un projesi bir önceki cumhurbaşkanlığı döneminde yapılanlarla aynı yönde ilerleme ve daha da ileri gitmeyi öngörüyor. AB kurumlarının diktaları doğrultusunda, küreselleşmenin katı kurallarına uygun olarak yeniden yapılandırılan ülkeler model alınarak, sosyal koruma, iş hakkı, vergi ve işsizlik yardımı açıkça hedef tahtasına konuldu. (...) Seçim kampanyasının tüm aldatmalı hayallerine rağmen Cumhurbaşkanı Macron, eşitsizliklerin, savaş tehditlerinin ve çevre felaketlerinin doğurduğu kaygılardan dolayı parçalanmış bir toplumla yüz yüze. Bu durum ise birkaç hafta sonra gerçekleşecek genel seçimlerinin önemini daha da arttırıyor. 

Sorun aslında çok basit! Hissedarların dayatmalarına bağlı olarak emeğin tamamen esnekleştirilmesi ve çalışma koşulları ve süresi konularında tüm sözleşmelerin iş yeri düzeyinde yapılması için ona açık çek verecek miyiz, vermeyecek miyiz? Bunu kararnamelerle dayata bilecek mi? İşçilerin ve tüketicilerin vergileri sürekli artırılırken, servet vergisini yok etmesine ve şirketler vergisini düşürmesine izin verecek miyiz ? Konut vergisinin yok edilmesi, insanlara yakınlığından dolayı demokrasiyi canlı tutan yerel yönetimleri harcayacak mı? Siyasi yaşamı ahlaklaştırma önerisi para gücünü demokratik kararlardan muaf mı tutacak ?  

Sağlam bir garanti elde bulundurmak için seçmenlerin güvenebilecekleri vekillerinin olması gerekiyor. Ne Cumhurbaşkanının ağzına bakan ne de aşırı sağ sayesinde güçlenmiş sağcı vekillere ihtiyacı var. 

Jean-Luc Melenchon için verilmiş tüm oyların yanı sıra Benoit Hamon’u tercih etmiş seçmenlerin, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda (aşırı muhafazakar) Fillon ile (aşırı sağcı) Le Pen’in kalmaması için Macron’a oy vermiş ama onun programını desteklemeyenlerin tüm potansiyellerini birleştirebilecek vekiller lazım. Bu güçler, kazanabilme kapasitesi gösteren adayların arkasında birleşirse, her şey mümkün olur. Birliğin önündeki tüm engelleri aşabilmek için her şeyi yapmak lazım. Bölgeler düzeyinde bu engeller aşıldıkça, bir üstteki engeller de aşılacaktır. Hâlâ çok geç değil! Jean-Luc Melenchon’un adaylığı etrafında yükselen hareketin vaatleri hayat bulsun, ulusa verebileceğimiz en iyi hizmet budur. 

*AB Parlamento Milletvekili  

(Çeviren: Deniz Uztopal)

 


EKONOMİK DURUM: KÖTÜ

The Guardian
Başyazı

“Hiç bu kadar kötü olmadınız” seçim propagandası yapmak hiç de iyi bir gelişme değil. Hükümette olan partiler, ülkedeki seçmenlerin maddi koşulları iyi olmadığı zaman erken seçim kararı almazlar. Eğer erken seçime giderlerse, kaybederler. Geçmişteki sonuçlara baktığımızda 8 Haziran seçimleri, Başbakan Theresa May için büyük bir risk. 

İşçilerin koşullarını ele alan en son anketlerine baktığımızda, genel seçimde ana konu, fiyat artışların, işçilerin ücretlerinden daha fazla olması. 

Bu çok alışık olunan bir durum değil. İkinci Dünya Savaşından sonra ücret artışları ortalama her sene yüzde 1.5 artış göstermiştir. Seçim süreçlerinde de yüzde 3 oranında yükselmiştir. En son başbakan, yaşam koşulların düştüğü bir dönemde genel seçim kararı alan Gordon Brown’dı ve onun da genel seçim konusunda pek fazla seçeneği yoktu. Sayın May, yıllık enflasyonun yüzde 2.7 olduğu ve ücretlerin sadece yüzde 2.1 arttığı bir dönemde, kendi iradesiyle genel seçim karar aldı.

Maliye Bakanı Philip Hammon’a göre düşük ücretleri düzeltmek için bir şey yapılabilir. Maliye Bakanı reel ücretlerin düşüşünü ciddiye almamış ve geçici enflasyondan kaynaklı anormal bir durum olarak açıklıyormuş. Bununla ilgili, kendisine yöneltilecek sorulara karşı arkasında durulacak sağlam bir argüman sunmadı. En son 1975’te işsizlik oranı bu kadar düşmüştü, aynı zamanda enflasyon bugünün 10 katıydı ve ücretler her sene yüzde 30 artıyordu. Bugün, ekonominin en garip tarafı, özellikle de çalışanların sayısı yüzde 75 gibi yüksek orandayken -resmi kayıtların başladığından itibaren en yüksek oran- ücretlerin zayıflığı. Son iki yıl içinde reel ücretler yükseldi, o da enflasyon, petrol fiyatlarının çöküşünden dolayı beklenmedik bir oranda düştüğü için oldu. Reel haftalık ücretler 2007 döneminden daha düşük, ve 19. yy Napolyon savaşlarından sonra en kötü 10 yılını yaşıyor.

Hükümetin yüzde 2 enflasyon ve büyüme hedefini değerlendirdiğimizde, durumun düzeleceğine inanmak biraz zor geliyor. En iyimser senaryoya, yaşam koşulları bu sene düşmesi ve 2018’de aynı seviyede kalması.

Brexit (Britanya’nın AB’den ayrılması) tartışmalarının nasıl bir yön alacağına bağlı olarak ekonomik durum daha da kötü olabilir. Başbakan Theresa May’in erken seçim konusundaki u dönüşü de bundan kaynaklı olabilir, çünkü ülkenin durumu bundan daha iyi olamayabilir. (...) Eğer üretilen zenginliğin küçük bir azınlıkta toplanması engellenmezse, daha fazla eşitsizlik yaşanacak.

İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti arasındaki hangisinin daha çok işçinin dostu olarak görüneceği sürtüşmesinden iki partinin de işçi ücretlerinin daha fazla düşmemesi gerektiğinin farkında olduğu anlaşılıyor. 

Bunun için ekonominin çok daha iyi olması ve işsizlik sayısının daha fazla düşmesi gerekli. 2008 krizinden sonra, tamgün çalışan işçi sayısı yüzde 3.6 arttı, yarım gün çalışanlarını sayısı yüzde 8 ve serbest mesleğe atılanların sayısı yüzde 23 yükseldi. Ücretlerin neden bu kadar düşük olduğunu bu verilerle anlayabiliyoruz.

Ekonominin yapısal zayıflığını düzeltmek için bir girişimde bulunmak gerek: Düşük sermaye yatırımı, araştırma ve geliştirme alanındaki zayıflık ve vasıflı işçiye önem vermemek. Britanya verimlilik sorununu aşmadığı sürece ücretlerde uzun süreli bir büyüme söz konusu değil. Seçmenler kendi tecrübelerinden de biliyorlar ki ekonomi görünenden de çok zayıf ve bu durum, Başbakan Theresa May’in hesabı kapatma görünümünde girdiği kumarı daha da olağandışı bir hale getiriyor. 

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)

Son Düzenlenme Tarihi: 20 Mayıs 2017 11:21
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.