Şampiyona dönemlerinde şahlanan milli gurur!

Şampiyona dönemlerinde şahlanan milli gurur!

Futbol şampiyonaları sokaklarda kurulan dev ekranların etrafında ellerinde, üzerlerinde Alman bayraklarıyla toplanan ve “Almanya, Almanya” nidalarıyla milli takıma destek veren yüz binlerden oluşan görüntülere yol açıyor. Bundan 5-10 sene önce bu tür görüntüler “milliyetçilik geri mi geliyor” diye k

Semra Çelik

‘EN UCUZ GURUR MİLLİ GURUR’

200 yıl önce Filozof Arthur Schopenhauer: “En ucuz gurur milli gururdur. Bu, kişinin gurur duyacağı ve başkalarıyla paylaşacağı hiçbir kişisel karakterinin olmadığını gösterir. Kendi yetenekleriyle gurur duyabilen bir kişi ulusunun hatalarını açıkça görebilir. İnsanlara sunacağı hiçbir önemli yanı olmayan kişi ise milli gurura sığınır, sadece bir ulusa ait olmanın onu iyi, yetenekli, başarılı ve diğer uluslardan üstün yaptığı duygusuyla hareket eder.” Almanya sokaklarında Alman bayraklarına dolanmış şekilde dolaşan, saçını, yüzünü, vücudunu bayrağın renkleriyle boyayan insanların hiçbiri Schopenhauer’in bu sözünden haberdar değildir. Almanya’daki ‘Futbol Milliyetçiliği’, çoğu kişi tarafından doğallaştırılmış milliyetçilik olarak tanımlanıp küçümseniyor. Milli gurur, doğa yasası olarak kabul ediliyor. Rahatça, kendini sıkmadan milli gurur duymak bir ulusa ait olan insanların genetik özelliği olarak görülüyor ve bu potansiyel karakterin futbol veya başka şampiyonalarda doğallığı içinde görünür hale geldiği, patlamaya yol açmadan boşaltıldığı söyleniyor.

KOLEKTİF GURUR AFYONU

2006-2010 yıllarında Almanya’da birlikte maç seyredilen yerlerde sarı-siyah-kırmızı kıyafetli insanlar gurur sözcüğü enflasyonuyla: “Almanya’da yaşıyoruz. Almanız. Ülkemizle gurur duymamız kadar doğal bir şey olabilir mi?” demişlerdi. “Alman olmaktan, Alman Milli Takımı’ndan, oyuncularından, Alman futbol tekniğinden, Almanların kutlama yeteneğinden, Almanya’da kutlamaların kavgasız gürültüsüz geçmesinden” gurur duymuşlardı... Eğer insanlar kendi yeteneklerinden, güçlerinden değil de ait oldukları grup veya ulustan gurur duyuyorlarsa bu gurur duyacakları kişisel yeteneklerinin olmadığı anlamına gelmez mi? İşte bu soruya cevap arayan Theodor W. Adorno, “kolektif narsistlik” kavramını ortaya attı. Adorno da, Schopenhauer gibi kişisel eksikliklerin milli gururla telafi edilmeye çalıştığı görüşünden yola çıktı ama bunu psikolojik değil toplumsal yapı içinde değerlendirdi. Ona göre ekonomik koşulların köleleştirdiği, yoksullaştırdığı, kendi gücüne yabancılaştırdığı, öz güvenini yok ettiği insanların çoğu, kolektif gurur afyonuna sığınmaktaydılar. Gurur duyacakları bir şeye ihtiyaçları olduğu için elleri kolektif gurura bağlıydı... Birey olarak ‘ben buyum’ diyemeyecek hale getirilenlerin kolektif narsistliğe kapılması kaçınılmazdı.

EKONOMİK PROBLEMLERLE BAĞLANTILI

Ekonomik olarak gelişmekte olan yeni Almanya Cumhuriyeti’nde tam gün çalışma ve refah toplumuna bağlı olarak kolektif narsistlik öne çıkmadı ama şimdilerde işsizlik kitleselleşti, Hartz IV’le insanlar yoksulluğa mahkum edildi, sosyal haklar kısıtlandı, normal çalışma koşulları erozyona uğradı ve insanların kendi güçlerine olan güveni yok edildi. Artık kolektif narsistlik, milli ve dini gururun zamanı gelmişti. İşyerini kaybetmemek için her türlü tavize zorlanan, iş arkadaşıyla dost değil rakip haline getirilen insanların öfkelerini dışa vuramamaları, çalışma koşullarının kötüleştirilmesi psikolojik rahatsızlıkları arttırdı, moda deyimle burnout (sürmenaj), depresyon, uyuşturucu, alkol ve ilaç bağımlılığı arttı. Kendilerine güveni kalmamış bu insanların bir çılgınlığa, milli gurur çılgınlığına sürüklen(diril)melerinin koşulları olgunlaşmıştı! Sadece işçilerin, işsizlerin değil sözde serbest meslek sahiplerinin durumu da berbatlaşmıştı. Ücretlerin düşürülmesiyle alım gücünün düşmesi, belediye bütçelerindeki açık nedeniyle kamu ihalelerinde rekabet olanağının yok edilmesi serbest meslek sahiplerini de ne pahasına olursa olsun müşteri yakalamaya, borçlularının peşinden koşmaya ve en sonunda iflasa sürükledi. Bu insanların da kolektif narsistliğe sığınmaktan başka yolu kalmadı. İşsizlik, iflas, yoksulluğun kişinin suçu, tembelliği, beceriksizliği olarak empoze edildiği kapitalizm koşullarında, ‘loser’leri örgütleyecek bir güç de olmayınca onların öfke potansiyellerinin bir başka yere akıtılması zorunluydu. Sistemin savunucularının imdadına her iki yılda bir alanlarda kurulan dev televizyonlar, zaman zaman bedava dağıtılan biralar, milli takım, milli gurur  ve  ‘Almanya, Almanya!’ nidaları yetişti...

(Dagmar Schediwy’nin Joungle World gazetesindeki yazısı ve TAZ gazetesindeki bir röportajından derlenmiştir.)

www.evrensel.net