Geçmişin gölgesinde tek kişilik bir kahvaltı

Geçmişin gölgesinde tek kişilik bir kahvaltı

Uzun zamandan beri öykülerini Notos Öykü’de gördüğümüz Dilek Emir’in ilk kitabı ‘Tek Kişilik Kahvaltı’ yakın bir zaman önce yayınladı. Emir, ilk kitabında çocuk dünyasına, çocuk aklına, çocukların hayal dünyasına daha derinden giriş yapan öykülerle karşılaştırıyor okur

Sevda Aydın


Tek Kişilik Kahvaltı, yıllarca edebiyat dergilerinde yazdığınız öykülerden sonra ilk kitabınız. Sizin için ilk kitap olması bağlamında ne ifade ediyor?
İlk kitap, ilk sözcükler, ilk sahne, ilk şarkı, ilk heyecan, ilk alkış, ilk hayran, ilk mektup, ilk akraba tepkisi, arkadaşların gözlerinde küçük farklılıklar. Sanki başınızda hale yerine bir kitap taşıyorsunuz. O halenin yalnızca bir çubuk olduğunu bilerek.

ÇOCUKLUĞUN, YAZARAK SAKİNLEŞEBİLECEĞİNİ UMUYORUM  

Kitabınızla ilgili belki de en önce içindeki çocuklardan bahsetmek yerinde olacak. Çocukluk yazın dünyanızda nasıl yer alıyor?
Çocukluk insanın gölgesi desem büyük bir laf etmiş olurum. Bizi hiçbir zaman yalnız bırakmayacak diyerek de devam edeyim. Siz onu gömseniz de bir yerde ortaya çıkacak. O yüzden çocukluğundan ayrılamayacağını düşünürüm insanın. Belki bu illetin, çocukluğun, yazarak sakinleşebileceğini umuyorum.

Kitabınızda birbirini sürdüren öyküler de var. Örneğin ilk öykü “Kırıntılar” ve son öykü “Ben de sizinle kalacağım”. Bu iki öykü arasındaki satır aralarından bahseder misiniz?
Aslında kitaptaki öyküler benim de çok anlayamadığım şekilde birbirlerine örümcek ağları attılar. Belli belirsiz, incecik ağlar ördüler. Belki bu yüzden kitabın bütününde satır araları çoğaldı. Satır araları öyle güzel çoğalıp yerlerini buldular ki artık onlara dokunmamak gerektiğini anladım bir yerden sonra. Kendilerini ortaya koymaktan çekinen, mütevazı bağlantılar oluştu böylelikle öyküler arasında.

İPEK HANIMI O KADAR SEVDİM Kİ ONU GÖRMEM GEREKİYORDU

‘Ellere estetik yapılamıyor. En dürüst yerimiz ellerimiz’ diyen İpek Hanım’la 103. sayfada buluşan genç kızın diyalogları hayli ilginç...
Büyük olasılıkla bir zaman sonra beğenmeyeceğim bir üst kurmaca klişesi. Ama bir tarafım bu kitabı böyle bitirmek istiyordu. Engel olmak istemedim. Sanırım İpek Hanım’ı o kadar sevdim ki onunla karşılıklı oturmam, onu görmem, gözlerinin içine bakıp fısıldamam gerekiyordu.

Öykülerinizdeki geçmişe dönmeler, hatırlamaların yoğun olduğunu da hesaba katarsak bir geçmiş meselesi var diyebilir miyiz sizin öykülerinizin?
Geçmiş meselesi olmaz mı? Meselesiz geçmiş olur mu? O yüzden zaman önemli, zamanlamalar önemli. Tesadüfler can alıcı. Geri dönememek yakıcı. Geçmiş ne ki? Anımsama nedir? Geçmişi yeniden nasıl yazıyoruz? -ya da bir türev alalım- Bu geçmiş benim mi? soruları düşündürür beni. Belki bundan.
(İstanbul/EVRENSEL)


ÖYKÜ RAFİNEDİR ONU SÜZDÜKÇE KALANLAR BENZERSİZ VE BİRİCİK

Öykü bir yazar için dili ve yazım gücü açısından zorlu bir süreç. Siz nasıl yaşıyorsunuz bu süreci?
Öykünün önemsiz diyebileceğiniz bir andaki bir ayrıntıyı yakalama ve anlatma gücü cezbediyor beni. Sahiciliği ve içtenliği korumak, yalın ve akıcı bir dille, o ayrıntıyı ona hizmet eden şeylerin içinden çekip çıkarmak öyküde yapmaya çalıştığım şey. İyi bir öykü yazmanın üstesinden gelmek için ısrarcı bir aşık olmak gerekiyor. Size arkasını döndüğü zamanlarda sağına soluna geçerek gönlünü çelmeniz, kendinize güveninizi kaybetmeden üstüne gitmeniz… Zor ama aynı zamanda vazgeçilmez de. Rafine çünkü. Onu süzdükçe kalanlar benzersiz ve biricik. Öykü o yüzden başımızın tacı.

www.evrensel.net