Melenchon rüzgarı sermayenin paçalarını tutuşturdu

Melenchon rüzgarı sermayenin paçalarını tutuşturdu

Avrupa'nın Gündeminde Fransa'daki cumhurbaşkanlığı seçimleri ve İngiltere-ABD ilişkileri var.

Fransa’da 23 Nisan cumhurbaşkanlığı seçimlerine 1 hafta kaldı ve son bir aydır anti liberal solun adayı Jean-Luc Melenchon’un hızla yükselmesi ülkenin egemen sınıfları ve sözcüleri içerinde bir telaş yarattı. Melenchon art arda yayınlanan istisnasız tüm anketlerde yükseldi ve bugün 3. sıraya kadar geldi. Seçimlerin ikinci turuna kalması ciddi bir olanak olmaya başladı. Emekçi kesimler içerisinde ciddi bir coşku yaratırken, egemen sınıflar içerisinde ise ona karşı bir karalama kampanyası başlatıldı. Ülkenin en yüksek tirajlı Le Figaro, Les Echos, Le Monde gazeteleri; patron örgütü MEDEF, Cumhurbaşkanı François Hollande ve diğer tüm adaylar ona yüklenmeye başladılar. 

AVRUPA’NIN NABZI

Almanya’da ise  “Pulse of Europe/Avrupa’nın Nabzı“ adıyla AB’nin önemi ve işlevini öne çıkaran etkinlikler yapılıyor. Bazen sokak eylemi, bazen salon toplantısı şeklindeki etkinliklerde AB içindeki sorunlar ele alınıp daha güçlü bir AB yaratılması tartışılıyor. Avrupa solu da bu etkinliklere katılıp hayalindeki AB’yi ifade ediyor. Neues Deutschland gazetesi, solun AB konusundaki görüşleri, önerileri, çelişkilerini analiz etti. 

İNGİLTERE-ABD İLİŞKİSİ

Diğer yandan İngiltere’nin muhafazakar hükümeti, Donald Trump’ın gelişiyle ABD’de yaşanan en temel hak ve hukuk ihlallerini görmezden geliyor. Brexit’ten sonra ABD ilişkilerine daha çok sarılan hükümet ABD’nin yeni savaş politikasına sürüklenecek gibi görünüyor. İngiltere, İşçi Parti, muhalefet Milletvekili Emily Thornberry, The Guardian’a yazdığı, yazıda hükümetin ABD’yle ‘eşsiz’ ilişkisini eleştiriyor ve farklı bir dış siyaset yürütmesi gerektiği konusunda çağrıda bulunuyor.  


SİYASİ TARTIŞMA YERİNE YALAN YAYMA TERCİHİ

Aurelien SOUCHEYRE
Lional VENTURINI
Humanite

PAÇALAR tutuştu. Anketlerden, seçimlerin ikinci turunda Jean-Luc Melenchon’un, hem Marine Le Pen’e hem de François Fillon’a karşı kazanacağının çıkması bir telaş doğurdu. Bu anket sonucu, rakiplerinin saldırılarının hızlanmasına ve kimi basının “Boyun Eğmeyen Fransa”nın programının içerdiği “tehdidi” görmelerine yetti. Les Echos gazetesinden sonra bu sefer de Le Figaro manşetine “Melenchon: Fransız Chavez’in akıl almaz projesi” diye attı, başyazısında ise (Lenin’e atfen) “Maximilien İlyiç Melenchon” başlığını kullandı. Saldırıların dozu hiçbir zaman bu kadar yüksek ve saldırgan olmamıştı. Fakat saldırıların kendisi, Putin’le olası yakınlığı, demokrasi anlayışı, devasa bir mali yük getirecek programı iddiaları vs... eski olduğu kadar temelsizdir de. 

(Melenchon’un progamı) vergileri 120 milyar avro artıracakmış. En azından Le Figaro’nun iddiası bu. Fakat bu tamamen sahtekarlıktır. Adayın internet sitesinde, vergilerin 30 milyar avro arttırılacağı ilan ediliyor ama yük esas olarak en yüksek gelirli olanların üzerine yıkılacak: Aslında ayda 4 bin avrodan fazla kazananlardan başka kimsenin gelir vergisi artmayacak. Ama olsun, yalandan kim ölmüş? Le Figaro gazetesi “saçma sapan önlemler”den dolayı, özellikle de “gerçekten 35 saat haftalık iş süresi”, “ücretli izni 6 haftaya çıkartma” ya da “emeklilik yaşını 60’a düşürme” gibi vaatlere çok öfkelenmiş. Bu meşru vaatlerin maddi olarak karşılanması imkansız olsaydı belki “saçma sapan önlemler” denebilirdi. Ancak tam tersi bu vaatlerin hayata geçmesi mümkündür, ve programın maddi olarak nasıl hayata geçirileceğini okuyan Le Figaro’lu meslektaşlarımız herhalde daha da fazla telaşlanmışlardır, zira gelir vergisinde 400 bin avro’dan fazla kazananlara yüzde 100 verginin dayatılması, ya da iş yerlerinde patron ile işçi maaşları arasında 1’e 20’den fazla fark olamaması onları çileden çıkartmıştır. 

Melenchon’un ekonomiyi kalkındırma politikasının ülke için bir felaket olacağını düşünen gazete, tasarruf paketlerinin yatırıma ve ekonomik kalkınmaya verdiği zararları görmezlikten geliyor; borçların ya da kamu harcamalarının fırlayacağını belirtiyor fakat (yıllık 80 milyar avro civarında olan) vergi kaçakçılığını göz ardı ediyor.... Yine “Boyun Eğmeyen Fransa”nın programında şirket vergilerinin yüzde 33’den yüzde 22’e düşürüleceği de görmezlikten geliniyor; zira onlar için, Fillon ve Le Pen’in söylediği gibi, Melenchon “vergi sopasını herkesin kafasına vuran” aday. 

6.CUMHURİYETİ ÖNERİYOR

Fillon’un için Melenchon “Potemkin zırhlısının” adayıdır. Le Figaro onu “Fransız Chavez” olarak görüyor ve Robespierre, Castro ve Lenin etiketini yapıştırıyor. Melenchon’un reddetmediği bu tarihsel kişiliklere dair bir şeyler söylemek gerekirse, halklara özgürlük getirdiklerinin belirtilmesi gerekir ve peşlerini bırakmayan yalanlara dair ise şunu belirtmek zorundayız : Rakiplerinin söylediklerinin tersine Melenchon, hiçbir zaman “büyük terörü”, “güneşin altında gulag”ları savunmadı. Programı “Birlikte bir gelecek” programı ülke için daha az bir demokrasi önermiyor. Tam tersine “5. cumhuriyetin başkanlık monarşisi”ni yıkmayı, yerine “Halk tarafından ve halk için” oluşturulacak Kurucu Meclis yoluyla 6. Cumhuriyeti inşa ederek daha fazla demokrasi öneriyor. İktidara el konulmasına son vererek “yurttaşları toplumun merkezine koymayı” amaçlıyor. (...) 

(AB konusunda), Le Monde gazetesi için (aşırı sağcı) Le Pen ile Melenchon “aynı tehlike” imiş, oysaki “Boyun eğmeyen Fransa” nın adayı, AB’den çıkmayı politikasının merkezine koymadığı gibi bu yolun son çare olacağını belirtiyor ve başvurmak zorunda kalmak istemiyor; AB’de egemen olan bir kapitalist dogmayı eleştiriyor, oysaki Le Pen’in, Fransa sınırları içerisinde olduğu sürece bu dogmayla bir sorunu yok. 

“Birlikte Bir Gelecek” Programının Koordinatörü Jacques Genereux’ye göre Avrupalı ülkeler arasında rekabet bilinçli olarak örgütlendi ve sermaye dolaşım özgürlüğü karşısında devletler arasında vergi ve sosyal kesintiler zorunlu kılındı. Buna karşı mücadele etmek imkansız mı? Genereux’ye göre “işleri slip süpürerek yok eden” mali kapitalizme karşı kalkınma politikalarını yürütebilmek için “gerizekalı bütçe normlarını” reddetmek gerekiyor. Avrupa konusunda Melenchon’un “A planı”, iktidara geldikten sonra AB sözleşmelerini tekrar masaya yatırmak, ve bunu yapabilmek için ise Avro Bölgesinde Fransa’nın ağırlığının Yunanistan’a göre daha fazla olmasının avantajını kullanmak istiyor. Olmadığında ise avrodan çıkmaktan (B planı) bahsettiği için A planının ağırlığı artıyor. 

PUTİN VE ESAD’IN ADAYI MI?

Bir diğer suçlama ise Putin’in adayı olmaktır. Putin’e ve hatta Beşar Esad’a karşı hoşgörülü davranmakla suçlanan Melenchon, salı günü RTL radyosunda bir kez daha görüşlerini açıkça ilan etti: “Sorun onun katil olup olmadığı sorunu değil, bunu herkes biliyor. Sorun Suriye halkına sözü tekrar verme, halkın onu devirebileceği koşulları yaratma sonudur, ama bu savaşların dışında olmalıdır zira bugüne kadar savaşlar hiçbir zaman asla bir şey çözmedi”. Fransa’ya dair görüşlerini belirtirken, ülkenin “barış için yeni evrensel bir ittifak girişiminin en ön saflarında yer almasını” savunuyor ve bunun için de NATO’dan çıkmayı ve “yeni bir bağımsızcılık” fikrini savunuyor. 

“Cumhuriyetimiz artık ‘batı’ olarak nitelendirilmemeli. Temel sloganı ‘Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik’ ilkesel olarak evrenseldir, dolayısıyla enternasyonalistir”. 

Ona göre Fransa, “BM’nin en doğru kararnamelerinin savunucusu” olarak Trump’a karşı sözü dinlenir bir ses olmalıdır ki BM, “ortak güvenliği yürürlüğe sokacak tek meşru kurum olarak” Putin ya da Trump’la görüşülecek mekan olmalıdır. Yani ona karşı yapılan Rusya’ya boyun eğme suçlamasının tam tersi. 

(Çeviren: Deniz Uztopal)


SOLUN AVRUPA BİRLİĞİ KONUSUNDAKİ ÇELİŞKİLERİ

Janis EHLINF
Neues Deutschland

SON günlerde ortak bir Avrupa konusu yine gündemde. Avrupa’nın birliği ve AB için Puls of Europe/Avrupa’nın Nabzı eylemleri yapılıyor, Avrupa hükümetleri AB’yi bir barış projesi olarak gösterip kutluyorlar ve solda bazıları da aslında AB’nin sol bir proje olduğunu iddia ediyorlar. 

Bu aslında oldukça yaygın bir yanlış düşünce. AB’nin kurucuları ne birlik ne de barıştan yanaydılar. Tam tersi AB daha çok, devletin hem ekonomik hem de politik açıdan sağ  enternasyonalistleştirilmesi düşüncesinden doğdu. Politikası da doğrudan milliyetçiliği güçlendiriyor. İşte Avrupa yanlısı sol düşünceliler, yani enternasyonal ruhlu insanlar, bu nedenle büyük bir çelişkinin içinde bulunuyorlar. 

Solun bu konudaki yaklaşımı farklı: 

1.ULUS DEVLETİN KORUNMASI

AB, sağ bir enternasyonelleştirme olduğu için solun içinde bazıları ulus devletlere geri dönülmesini talep ediyor. Gerekçeler şöyle: “Ulusal düzeyde sol fikirlerin yaygınlaştırılma şansı uluslararası düzeyden daha fazla. Ulus devletlerde sendikalar daha güçlü, bu nedenle gerektiğinde halkın neo-liberal yasalara karşı harekete geçirilmesi daha kolay” 

Bu pozisyon daha çok AB’nin kuzey ülkelerinde sol ve sendikalar tarafından savunuluyor. Bu ülkeler sanayi ve ihracatta güçlü ülkeler. Bu ülkelerdeki işçiler göç sınırlandırmalarıyla rakiplerine karşı korunacaklar. Göçmen işçiler, mülteciler, illegaller göz ardı edilecek ve onlar için insan hakları sınırlandırılacak. Diğer taraftan ulus devletin piyasa ve küreselleşme karşısında nasıl ayakta kalabileceğiyle ilgili bir açıklama yok. 

2.AB’NİN REFORMU

AB’nin reformundan yana olan sol, ulus devletlere dönüşü milliyetçilik olarak değerlendiriyor. Küreselleşmenin enternasyonal devletlere ihtiyaç duyduğunu, katışıksız ulusal çözümlerin hayalci olduğunu söylüyorlar. Bu fraksiyon açısından AB sözleşmeleri değiştirilerek Birlik daha iyi bir hale getirilebilir. Reformcular, “70’li yıllarda ulus devletlerin çıkmazını” örnek gösteriyorlar ve “ulusal korumacılığın insanlık dışı bencilliğini” reddediyorlar. Bu düşüncede olanları, sendikalar, kısmen SPD, Yeşiller ve Sol Parti içinde veya dışındaki solda bulmak mümkün. Özellikle ekonomik durumları iyi gençler (orta ve üst tabakadan) bu pozisyonu savunuyorlar. Bu fraksiyonun zayıflığı tüm Avrupa tarihi ile AB’nin işleyiş tarzı ve gerçekçi politikayı görmezden gelmeleri. 

3. KLASİK SOSYALİST GÖRÜŞ:

Solun bu bölümü tarihin geri döndürülemeyeceği düşüncesinde. Kapitalizm enternasyonelleştiğine göre onunla beraber devletin de enternasyonelleşmesi doğal. Piyasanın her şeyi belirlemesine karşı çıkabilmek için tüm Avrupa ülkelerinin katıldığı (Rusya da dahil) sosyal bir birleşik Avrupa’ya ihtiyaç var. Bunun için de şimdiki AB, ya tümüyle yok olacak ya da yeni baştan inşa edilecek. Bu pozisyonun zaafı sol sendikalar ve partilerin güçsüz oluşu. Ayrıca emekçiler kendilerini şu an vatansız bir sınıf olarak görmüyorlar. Bu pozisyonun güçlü yanı ise gelecek 10 yılda iklim değişikliği, sermaye arasındaki rekabet, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ele geçirmek için sürdürülen savaş ve çatışmaların artacak olması ve bu gelişmeler karşısında ulus devletlerin tek başına karşı çıkacak güce sahip olmaması.   

PERSPEKTİFLER

2008’de başlayan avro krizi sonrası AB ülkeleri kendi aralarında sözleşmeler imzalayarak bağlayıcı AB sözleşmelerinden kurtulma yoluna gittiler. Bu gelişme yeni bir politik durum ortaya çıkardı. Şimdi AB’de zaten sağda olan sermaye ile milliyetçi sağcılar (AB’ye karşı sağ hareketler) arasında sonu meçhul bir mücadele var. ABD’de neoliberal sağın milliyetçi biriyle, Trump’la, çok da iyi uzlaşabileceğini gördük. Bazıları buna otokrat kapitalizm diyor. Böyle bir durum Avrupa’da da olursa halkın büyük bölümünün hakları gasp edilecek ve Avrupa sınırlarını tümüyle dışa kapatıp kale haline dönüşecek. Korku filmi senaryosu gibi görünse de bazı gelişmeler senaryonun gerçekleşmesi için girişimlerin olduğunu gösteriyor.  

İlerici bir gelişmenin olması ise değişik sol akımların bir araya gelmesine bağlı. Tabi ki AB içinde ve sayesinde var olan tüm kurum ve olanaklardan yararlanılmalı (Reformcu Sol). Ama ABD, Çin, Hindistan, Brezilya gibi güçlü rakiplerin ortaya çıktığı dikkate alındığında onlara karşı çıkabilecek bir sosyal Avrupa’nın yaratılabilmesi için enternasyonelleşme, birleşme zorunlu (sosyalist sol).  

Ancak güçlü ulusal bir sol kendini uluslararası düzeyde de güçlü kılabilir (ulusal devletlerden yana, korumacı sol). Bunun için ise ya sosyal demokrasinin sola kayması ya da solun güçlenmesi zorunlu. Bu pozisyona bağlı olarak da göçmen sorunu çözülmeli: Ölümcül olsun ya da olmasın sınırlar kimseyi göçten vazgeçirmiyor. Göçmenlerin illegalleştirilmesi ise tekellerin kayıt dışı işçi çalıştırıp azgın sömürüyle kasalarını doldurmalarından başka bir işe yaramıyor (bakınız ABD). 

Olumlu bir gelişim ancak AB ile bağları koparıp kurumlarını ve işleyişini reddetmekle mümkün. Avrupa  içindeki yoksul ülkelerle zengin ülkelerin birbirlerine eşit göz hizasında bakabilecekleri koşullar yaratılmalı. Bu ancak solun enternasyonelleşmesinin sermayenin enternasyonellemesine karşı çıkacak güçte olmasına bağlı. „Bu şekilde devam etsin sonra düzelir.“ ya da „ufak bazı değişikliklerle hedefimize erişeceğiz.“ mantığı aşırı sağ ve milliyetçiliğe hizmet etmekten başka bir şey değildir. 

(Çeviren: Semra Çelik)


İNGİLTERE TRUMP’A SORGUSUZCA GÜVENMEMELİ

Emily THONNBERRY
The Guardian

DÜNYA şu anda daha önce hiç olmadığı kadar belirsiz. ABD ve Rusya arasında beklenmedik ama yeniden su yüzüne çıkan bir çatışma, Suriye’de gittikçe kötüleşen bir iç savaş ve Kuzey Kore’de yeni bir nükleer tehlike ile karşı karşıya olduğumuz bir sürece giriyoruz.

Ve bunların hepsi İngiltere daha Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki rolünün ne anlama geleceği ve AB’den ayrılmanın ne demek olduğu konusunda yüzleşemeden oluyor.

Son 30 yıllık ABD başkanları düşünüldüğünde, her zaman İngiltere ile ne kadar yakın olmak isteyecekleri konusunda endişe yaşanmıştı. Fakat Trump’a baktığımda, sorulması gereken soru şu: Biz onunla ne kadar yakın olmak istiyoruz?

Irak ve Libya’dan ders almamız gereken bir dönemde, Ortadoğu’daki tehlikeli bir savaşın içine sürüklenme ihtimalimiz mi var? Bush dönemini geride bıraktığımızı zannederken, ABD’nin dik kafalı yalnız hareket etme alışkanlıkları, Tump’la geri mi gelecek?

İklim değişikliğini reddedenlerle yakın dostluk kurmak mı düşecek bize? Ya da İran’la nükleer anlaşmayı feshetmekle mi uğraşacağız? Hatta dünyanın büyük güçleri arasında bir nükleer savaş mı gerçekleşecek?

Tabii bazıları Brexit yüzünden, diplomatik güvenilirliğimizi kaybettiğimiz bu süreçte, ABD ile olan özel ilişkilerimizin dağılmasına izin vermememiz gerektiğini savunuyor. Fakat unutmamalıyız ki Amerika ile tarihi ilişkimiz her zaman ortak değerlerimiz ve karşılıklı saygımız üzerine kurulmuştu. Trump sürecinde ABD’ye körü körüne güvenmekle, Washington’da verilen kararları etkilemek için gereken saygınlığı elde edemeyeceğiz ve bu yüzden etkin bir rol alamayacağız. 

İnsan haklarını, çok taraflılığı ve uluslararası hukuku, yeniden dış ilişkilerimizin merkezine xkoymalıyız. Diplomatik ilişkilerimizi geliştirmeli ve dışişleri bakanlığımızın eşsiz uzmanlığını dünyada İngiltere’nin iyilik için mücadele eden olumlu imajını yansıtmak için kullanmalıyız.

Ne yazık ki mevcut muhafazakar hükümeti bizi ters yöne çekiyor. Beyaz Saray’da gelişen tehlikeli ve belirsiz politikalar sürerken, bizim her şeyden önce temkinli olmamız lazım. Dışişleri Bakanı Boris Johnson’un Trump hükümetine, bedeli ne olursa olsun zorla yanaşmaya çalışırken görmek, sadece utanç verici değil aynı zamanda korkutucu.

(…)

Başbakanımız, kabinede kötü bir örnek teşkil ediyor. Ve sadece geçenlerde Trump ile aşkı, bu durumun göstergesi değil. Aynı zamanda Körfez ülkelerinde verdiği konuşmada Yemen’de olan insanlık faciasına bilerek göz yummuştu.

Bu tavırdaki temel sorun şu: Suudilerin Yemen’deki insan hakları ihlallerine göz yumarsak, Suriye’de olan kimyasal silah saldırılarına karşı çıktımızda insanların bizi dinlemesini nasıl bekleyebiliriz? Dışilişkilerde çifte standartlara yer yok.

Amerika’dan bağımsız kendimize bir yön çizmek kolay olmayabilir. Fakat kendimize şunu sormalıyız: Alternatif ne? Düşünmeden, eleştirmeden Donald Trump tarafından yönetilen ABD’ye sadakat hiç çekici bir fikir değil.

(Çeviren: Çınar Altun)

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.