Hayata tutunmanın birinci unsuru sanattır

Hayata tutunmanın birinci unsuru sanattır

Hükümetin tiyatroları özelleştirme girişimine, basın açıklamaları, yürüyüşler, toplantılar düzenleyerek karşı çıkan sanatçılar, eylemlerini Kadıköy Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda 7 gün 24 saat aralıksız devam eden Sanat Maratonu’yla sürdürdüler. Kesintisiz olması

Ayşen Güven


Öncelikle sizin şehir tiyatrosu geçmişinizle başlayalım?
 Ben ‘99 yılında girdim şehir tiyatrosuna. Girdim derken, ilk oyunumu ‘99 yılında oynadım. O tarihten beri şehir tiyatrosundayım. 2004 yılından itibaren de, kadrolu oyuncusuyum.  

Bir süredir sadece ödenekli tiyatrolar değil, tüm bir sanat yaşamı tartışılıyor. Ödenekli tiyatroların yönetmeliği değişmesinden bağımsız, sizce aksayan, değişmesi gereken yönleri nelerdi? Yönetmelik değişikliği öncesinde de, sanatçılar olarak kendi aranızda tartıştığınız müdahale yöntemleri var mıydı?
Son söylediğin geçerliydi. Hep kendi aramızda konuşurduk. Evet bugün, “Tamam vazgeçtik aynen her şey eskisi gibi devam ediyor” dense, yine de aynı biçimde işleyen şehir ve devlet tiyatrolarının bugünden itibaren oturup her şeyi baştan düşünmesi gerekiyor. Bazen bir musibet, bin nasihatten iyidir vesilesiyle. Keşke böyle bir şey olmasaydı ama bizim zaten oturup bir düşünmemiz gerekiyordu. Bunun değişmesi ve yenilenmesi gereken durumları vardı ama önceden uygulana gelen şeylerin devam etmesi sebebiyle, bunlar bir türlü yenilenemiyordu. Bugün itibariyle “Eskisi gibi devam etsin” deseler, bizim önce kendimize bakmamız lazım. İşleyişi değiştirmek adına. Birinci şey, yönetmelik adına adımlar atmaktır. “Kimse çalışmıyor”, “Gelen parasını alıyor” gibi şeyler tamamen şehir efsanesidir. İstisnalar vardır. Özellikle şehir tiyatrosu adına söyleyeyim. Şehir tiyatrosunda bugün 200-250 civarında oyuncu kadrosu vardır diyelim. Bu işin bir fiziki koşulları vardır, bir de işleyiş biçimi vardır. Mesela, bir insan sezonda bir oyun oynamıyarsa, çalışmıyor anlamına gelmez. Her iş kendi içinde değerlendirilir. “Çalışmadan bunlar para alıyor” asla doğru olmayan bir şey. Tam tersi üç ayrı oyunda oynayan, aynı zamanda hem çocuk oynayan ve hem yeni bir oyunun provasında oynayan insanlar da var ve bu çoğunluktur. Bunun seyircinin bilmesini, takip etmesini bekleyemeyiz. İçerden bir bilgi olduğu için. Bu da değişmeli. Bir oyuncu, bir sezonda üç oyun oynamamalı. Ama bir oyuncu üç yıldır tiyatroya uğramamış da olamaz. Böyle bir durum söz konusu değildir.  

HESAPLAŞMAMIZ GEREKEN YÜZLERCE KONU VAR

Devasa bütçelerden bahsediliyor ya, geçen bir hesapla karşılaştım. Yılda onlarca savaş uçağı alınıyor. Bir F35 savaş uçağı, bizim iki yıllık tiyatro bütçemize denk geliyor. Bu durum çok trajik değil mi?
Adaletsiz bir durum tabii ki.  Şimdi “güvenlikle sanatı nasıl değerlendirirsiniz” der büyük ihtimalle yöneticiler. Bizim dış güvenliğimiz ne kadar önemliyse, ruh halimiz, kendimizle hesaplaşmamız, bizim birbirimize söz söyleme alanlarımız da ruh sağlığımızla ilgili bir durum. “Yemek yiyoruz karnımız doyuyor” deyip yatıp uyuyamayız. Bizim duymamız, hesaplaşmamız gereken onlarca, yüzlerce konu var. Nasıl paylaşacağız bunları? Sanatla yapacağız. Almanya o kadar doğru bir örnek ki, yerle yeksan edildikten sonra yapılan ilk çalışma, tiyatroları tekrar hayata geçirmek. Çünkü insanların hayata tutunmasının (Yemek yemekten sonra) birinci unsuru paylaşımdır.

Eylemlerinizin şiarı olan “Korkuya karşı özgür sanat” sözündeki korku, hangi korkudur? Burada mı aramak lazım o korkuyu?  
Sadece orada değil tabii ki, her alanda yaşanan bir şey aslında. Her sektörden insanlar, uğradıkları uygulamalar yüzünden mağdur durumdalar. Bunu ta en başından alalım. Bizim çok önemli başka sorunlarımız da var. Adalet sistemi mesela, buradaki aklı başında on tane adama sorun, adalet sistemi konusunda rahatsızlığı vardır. Yaşanan şeylerden dolayı tereddütleri vardır, “Neler oluyor arkadaşım” diyor herkes. İnsanlar yeterli delil olamadan içeriye alınıyorlar. Hâlâ daha yazdığı ama yayınlanmamış bir kitaptan içeriye alınıyorlar. Onun kılıfı başka bir şeye dönüştü. Sonuçta yargıda bir sorun var. Eğitimde de bir sürü sorun var. İki, üç tane sınav iptal oldu. Biz o kadar şey bir hale geldik ki, unutuldu. Sürekli batıyı örnek almamız gerekir diye örnek verir devlet adamları. Tüm bu yaşananlardan ötürü istifa eden bir yönetici görmedim daha. Yolsuzluklar oldu kimse sorumluluk almadı. Bırakın bakanı, bir milletvekilini, istifa eden bir müdür bile görmedim ben. İşlediği bir vukuat yüzünden görevinden alınan insanlar, üç beş ay sonra başka bir yere terfi ettiriliyor.  Biz böyle bir durumdayız artık. Bizim alanımıza el atıldığı için biz de böyle gösteriyoruz tepkimizi.

Tepkinin geç geldiği eleştirilerine ne diyorsunuz?
Kişisel fikrim, aynayı biraz kendimize tutmamız gerekiyor. Bu güne kadar gelen tüm bu olaylara sanatçılar olarak gözle görünür tepkiler vermedik. Ama protesto, sokaklara çıkmak, illa açlık grevi yapmak değildir. Bizde protestolarımızı koyduğumuz oyunlarla dile getirdik. Herkesin tepkisi doğal olarak farklıdır. En büyük silah ellerimizdedir aslında. Birisi çıkıp “Bunlar müstehcen oyunlar oynuyor” dediğinde, bütün o süreç kimsenin aklına gelmiyor. Mevcut iktidara muhalefet etmiş, yaşanan sorunları bir vesileyle anlatmış oyunlar yok oldu gitti. Biz de, “Müstehcen oyunlar oynayan” sanatçılar olduk bir anda.   

Başbakanın dayanak yaptığı şeylerden biri de buydu. Sizleri halktan kopuk olmakla, hatta halkı aşağılamakla suçladı. Bu söylem, var olan mesafeyi büyütür mü? Bu etkinlikler, bu açığı kapatır mı? Böyle bir gözleminiz var mı?
Başbakanın söylediği şeyler kabul edilebilir değil. Şöyle mümkün değil; Başbakan en son ne zaman tiyatro izledi hatırlamıyorum. Üstün ahlaki değerlerin anlatıldığı gösteriden bahsetmiyorum. Yorumlanmış bir tiyatro metnini en son ne zaman izledi acaba? Gerçekten insani olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir oyunla ilgili fikrini duymak isterim. Ben ona oy veren insanlarla Başbakanı aynı kefeye koymuyorum. Son yıllarda, iktidarda olmanın da verdiği öz güvenle, onlara oy verenler dışarıya çıktılar. Sosyal hayata katıldılar. Bundan şikayetçi miyiz? Asla. Tam tersi. Bundan on yıl önce türbanlılar tiyatrolara girmeye başladılar. Elbette bunları konuşacak değiliz. Bunları söylemekten bile utanıyorum. Ne demek? Ne münasebet? İyi ki dışarı çıktılar. Artık onlar da tiyatrolara geliyorlar, onlar da paylaşıyorlar. Keşke daha fazla olsa. Dini seçim ne kadar özgürse, insan her türlü aktiviteye katılmakta özgürdür. Dolayısıyla Başbakanın söyledikleri, tiyatroya gelen insanın söyledikleri değil.

HER ŞEY GELİP SANDIĞA DAYANIYOR

Çok hızlı unutan bir toplum haline geldik, gündemimiz çok hızlı değişiyor. Bu hızın içinde derdimizi anlatabiliyor muyuz?
 Yaşanan hadiseler unutuldukça, unutturuldukça bir sonuç almanın zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü bütün bu olan olayların sonucunda her şey gelip sandığa dayanıyor. Sandıkta bir şeyler değişmediği sürece, bunların değişmesi mümkün değil. Şunu demek istemiyorum; “Mevcut iktidar gitmedikçe, olmaz” demiyorum. İktidarlar gelirler ve giderler. Sivil iradeyi ele alacak, sivil kuruluşları güçlendirmemiz lazım. Bunun için Ak Parti’nin yaptığı gibi çok dallı budaklı, kılcal damarlara kadar uzanan meşakkatli, inançlı ve özverili çalışmak gerekiyor. Onların yaptığı başarıyı kimse reddedemez, yok sayamaz. Gerçekten o şeyleri gösterebilmek için, çalışmak ve sivilleşmek gerekiyor. Eminim, aynı fikirde olmadığı halde onlara oy veren birçok insan vardır. Düzenlerinin bozulmasını istemedikleri için. Çünkü bir şekilde işleri yolunda gidiyordur ve Türkiye’nin kaosa girmesi insanların belini bükecektir.

AKP bu yüzden mi hala önde? Ekonomi mi temel etken?
İş dönüp dolaşıp buraya geliyor. İnsanlar tepki göstermekten şunun için korkuyorlar: “Ailem var, çocuğum, eşim var. Ekonominin kötüye gitmesini istemiyorum.” Son derece birinci aşamadan düşünüyor, yarınını düşünecek durumu yok.


SANATÇI COŞKUYA SEVK EDER

Sanat Maratonu yeni bir eylem biçimi. Maratona ve aldığı tepkilere ilişkin ne söylersiniz?
Şimdi eskisi gibi ölümüne mücadele etmek, meydanlarda vurulmak falan, bunlardan uzaklaşmak gerekiyor. İnsanlar mücadele etmenin böyle bir şey olduğunu düşünüyorlar. Bizim yakın tarihimizde çok büyük acılar var. İnsanlar bir şeye itiraz ettiğinde zarar görecektir, ki hâlâ görüyorlar ama bunun bir talep olduğunu, bunu 5, 10, 100 kişi yaptığında bir anlam ifade ettiğini idrak etmeleri gerekiyor. Etmedikleri zaman korkuyorlar. Biz “Korkuya karşı özgür tiyatro” derken, söylemek isteyip de söyleyemediği şeyleri söylüyor tiyatro. Sanki yaşanan olaylar başka bir ülkede geçiyormuş gibi söylendiğinde hoşuna gidiyor, bundan tatmin oluyor. Sahnede gördüğü şeyle aynı fikirde aslında. Salondan çıkarken hadi “Bununla ilgili gösteri yapalım” de, seni avucu patlayana kadar alkışlayan seyircileri bulamazsın yanında. Bundan başka nedir korkuya karşı özgür tiyatro? Halbuki kendine taraftar aramıyorsun ki sen orada.  Hiçbir tiyatrocu “Gelin benimle birlikte olun” dememiştir bu güne kadar. Bu durum sadece tiyatro için geçerli değildir. Bütün sanat dallarında vardır. Sana bir fikirden bahseder sanatçı. İster kabul et, ister etme. Seni büyük bir coşkuya sevk eder.  Bundan sonrası sanatçıya ait değildir. Bir fikir olarak evrene çıkmıştır. Ve onu üreten bile, onu uzaktan bakarak seyreder.
Dolayısıyla korkuya karşı özgür tiyatro fikir ve tepki verebilme özgürlüğüdür. Bu ülkede ne yazık ki fikrini söyledi diye, dilini konuştu diye, ibadetini yaptı diye, çocuğunu aradı diye insanlar cezalandırıldılar. Bir kişi sorumluluk almıyor. Sorumluluğunu hükmeden insan hapishanesini seçti. Yani elmaları ve armutları karıştırmak istemiyorum burada. Birbirlerine çok bağlı şeyler aslında bunlar. Korku cumhuriyeti sadece bu iktidara ait bir şey değil. Bizim toprağımızda ne yazık ki hep var olan bir şey maalesef. ‘50’lerde ‘60’larda ‘70’lerde bir özgürlük furyası hep eser gibi oldu, onlar da çok kısa sürdü. Ama bugüne kadar “iktidara gelince hepinizi susturacağız” deyip de iktidara gelen bir parti olmamıştır. Kaldı ki Demokrat Parti gibi bir partimiz de var ve nelere mal olduğunu biliyoruz.

www.evrensel.net