Avrupa-Türkiye krizi ve ekonomik çıkarlar

Avrupa-Türkiye krizi ve ekonomik çıkarlar

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Avrupa-Türkiye krizi ile İskoçya'nın bağımsızlık referandumu isteği ve Brexit vardı.

AKP Hükümetinin 16 Nisan referandumunda oyunu arttırmak için başlattığı gerilim politikasından sonra, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Almanya ve Hollanda’nın toplantı iptalleri üzerinden hükümetleri ‘Nazi-faşist kalıntıları’ olarak nitelendirmesi tüm Avrupa’da yoğun bir tartışma konusu oldu. Genel olarak egemen basınlara yansıyan AKP Hükümetinin, özellikle de 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, otoriterleşen bir rejimi anayasallaştıran referandumu kazanmaya yönelik bir hamle olduğu. Ama bu dikleşmeler ülkeler arası ekonomik ilişkileri henüz zedelemedi. 

Bu hafta Almanya ve Fransa’dan seçtiğimiz yazılar yaşanan gerilimin ekonomik ayağı öne çıkıyor. 

Bu hafta İngiltere’nin gündeminde ise İskoçya’nın bağımsızlık referandum talebi vardı. İngiliz hükümeti, İskoçya hükümetin referandum talebinin Brexit pazarlığı sürecinde ortalığı karıştıracağını ve İngiltere’nin elini zayıflatacağını iddia ederek talebi reddetti. Hükümetin bu tutumu, İskoçya Ulusal Partisinin elini güçlendiriyor.

BIÇAK SIRTINDA

Rainer HERMANN
Frankfurter Allgemeine 
Zeitung

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Ankara’daki yönetim için karar haftalarındayız. Nedeni, Erdoğan’ın geleceğini belirleyecek olan başkanlık sistemiyle ilgili referandumun sonucunun bıçak sırtında olması. Referandum 16 Nisan’da yapılacak ve tüm anketler evet ve hayır diyenlerin neredeyse eşit, hatta hayırcıların daha fazla olduğunu gösteriyor. Yurt dışında yaşayan Türkler referandum sonucunda etkili olabilir. Bu nedenle AKP’nin referandum kampanyasını sürdürenler, gözlerini yaklaşık 3 milyon civarındaki dış Türklere dikti. Onların harekete geçirilmesi gerekiyor ve bunun en iyi yolu çatışma yaratmak. Bu nedenle Köln ve Gaggenau’da düzenlenmesi planlanan toplantılar olduğundan küçük gösterilmeye çalışıldı, ne yapılması planlandığı açığa çıktığında ise salon sahipleri tarafından iptal edildi. İptaller, ‘evetçiler’in işine öyle yaradı ki, eğer bu toplantıları gerçekleştirmiş olsalardı bu kadar puan arttıramayacaklarını kabul ettiler. 

ALMANYA’DA EVET-HAYIR ÇATIŞMASI İSTENMİYOR

Avrupa’nın değişik yerlerinde AKP’lilerin referandum mitinglerinin yasaklanması veya iptal edilmesi tabi ki Türk politikacılarının sert tepkisiyle karşılaştı. Adalet Bakanı faşizmden söz ederken Dışişleri Bakanı‚ demokrasi paravanı ardında mafya benzeri “derin devlet” tanımı yaptı. Alman politikacılarının veya belediye başkanlarının endişeleri de anlaşılabilir. Kimse Almanya’da Erdoğan taraftarları ile karşıtlarının çatışmasını istemiyor. Türkiye sokaklarına çoktan yayılmış olan evet-hayır çatışmasının Almanya topraklarında da yaşanmaması için elden gelen yapılmaya çalışılıyor. 

Bir de Erdoğan’ın Almanya’ya gelip miting yaptığını düşünün. Avusturya ve Belçika, kendi ülkesinde toplantı ve fikir özgürlüğünü yok eden birine platform sunmayacaklarını açıkladılar. 

Batı, otoriter bir rejime dönüşen ve bu yolda ilerlerken yeni partnerler bulan Türkiye’ye şaşkınlık içinde bakıyor. NATO üyesi Türkiye, Rusya’dan S-400 uçaksavar sistemlerinden satın almak istiyor ve nükleer santral de Rusların desteğiyle yapılacak. Ne kadar anlaşılmaz olursa olsun bu süreç bir iç rasyonelleşmeye bağlı ve bilinçli olarak sürdürülüyor. 

TÜRKİYE’DE ÇİN MODELİ İSTİYOR

Çıkış noktası; nüfus artışının istenilen düzeyde olmaması. 2050 yılında demografik gelişim ekonominin motoru olmaktan çıkacak. Halbuki Erdoğan, Türkiye’yi en gelişmiş ekonomiye sahip ilk 10 ülke arasına sokmak istiyor. Şimdilerde 17. sırada olan Türkiye’nin ilk 10’da yer almasının ancak Çin gibi otoriter bir rejimle gerçekleşebileceğine inanan Erdoğan, devlet kapitalizminin Türkiye modelini inşa etmeye çabalıyor. Tek adamın çevresinde Erdoğan’ın bir şekilde kendine bağımlı yaptığı en önemli ticaret ve sanayi insanları yer alıyor. 

Erdoğan’ın tabiriyle “Yeni Türkiye” bir iç dinamiği izliyor ama Eski Türkiye’nin dış politikasının başarısızlığının sonucu olarak da ortaya çıkıyor. Avrupa, kendilerini Mustafa Kemal’in mirasçısı olarak gören elitlerin bir projesiydi. 2002 yılından beri ülkeyi yöneten AKP ve Erdoğan’da kendini bulan Anadolu elitleri ise kendilerini Avrupa’ya değil Ortadoğu’daki Müslüman ülkelere daha yakın hissediyor. Eski elitlerin işletmeleri Avrupa’ya ihracatta bulunurken yeni elitler genellikle Ortadoğu’daki İslam ülkelerine; Asya ve Afrika’ya ihracat yapıyor. Yani AKP ve Erdoğan’ın Avrupa’ya sırtını dönmesinin nedeni Avrupa’nın Türkiye’ye tavır alması, “Avrupa’da size yer yok” demesi falan değil, Türkiye’deki yeni yönetimin ve Anadolu elitlerinin tavrı. 

Eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Türkiye’yi bölgesel güç haline getirecek “Komşularla sıfır sorun” politikası da iflas etti. Türkiye, Suriye’de bile hedefine ancak tabi olduğu Rusya’nın yardımıyla erişebilecek. 

TEKNOLOJİ İÇİN BATIYA MAHKUM

Böylelikle Erdoğan’ın Yeni Türkiye’si Çin projesi “Yeni İpek Yolu’na” tam zamanında rastladı. Bu ekonomik bölge Çin’den başlayıp Avrupa sınırlarına kadar uzanacak. Bilindiği gibi bu tarihi yol eskiden şimdiki Türkiye’nin sınırlarında sona ermişti. Şimdiki Türkiye de bu ekonomik bölgeye dahil olmak istiyor. Onlara kalsa İpek Yolu, Çin Seddi’nden Boğaz’a kadar uzanmalı. Bu nedenle İstanbul’da dünyanın en büyük havaalanı yapılacak. Bu havaalanından Uzak Asya’nın değişik ülkelerine uçaklar kalkacak.

Bu, Türkiye için gerçekleşebilecek bir seçenek mi yoksa hayal mi? Bize göre Türkiye kendini dev aynasında görüyor. Türkiye, Çin’in yanında İpek Yolu ekonomik bölgesinin ikinci ucu olmak istiyor ama bu fonksiyon için çok küçük. Özellikle de bir nedenle  Çin için hiç de enteresan değil. 

Türkiye, varlığının hiçbir döneminde bilim ve teknik üretmedi, Batılı tekellerin getirdiği bilim ve teknolojiye hep muhtaç oldu. Zaten Türkiye’nin Batılılar için çekici olmasının nedeni de bu. Bu bilim ve teknoloji açığı, Brexit sonrası İngiltere’nin Türkiye ile ortak savaş uçakları üretmeyi planlaması ve bu sayede  F16’lar nedeniyle ABD’ye olan bağımlılığından kurtulması hayalleriyle de kapatılamayacak. Türkiye, en fazla ihracatı Avrupa’ya yaptığı için eli Avrupa’ya mahkum ve bu nedenle Çin için enteresan. Eğer Avrupa’ya sırtını dönerse her açıdan kaybeden Avrupa değil Türkiye olacaktır. 

(Çeviren: Semra Çelik)


FRANSA-TÜRKİYE: GERİLİM DEVAM EDERKEN TİCARİ İLİŞKİLER SÜRÜYOR

Yves BOURDILLON
Daniel BASTIEN
Les Echos

Recep Tayyip Erdoğan, (…) içeride eveti güçlendirebilmek için Avrupa Birliği ile ipleri sonuna kadar germeye kararlı gibi görünüyor. Türk bakanların Hollanda ve Almanya’da miting gerçekleştirmelerine izin verilmemesinden sonra Türkiye Cumhurbaşkanı, her zaman yaptığı gibi krizin daha da alevlendiği Lahey ve Berlin’e karşı tehdit ve hakaretler savurdu. Avusturya, İsviçre ve Danimarka’ya da sıçrayan bu elektrikli ortamda Fransa, pazar günü Türk Dışişleri Bakanına Metz şehrinde miting yapması için izin verdi. Kuşkusuz ilkeli davranılmıştır fakat bu kararın verilmesinde göçmenlerin Avrupa’ya gelmemesini idare etme konusundan tutun da Suriye’de IŞİD’e karşı mücadele konusuna kadar stratejik bir ülkeye karşı ortamı sakinleştirmeye yönelik bir tavır vardır. 

Peki iki ülkenin ticari bilançosu da terazide bir tarafın ağır basmasında rol oynamış mıdır? 

FRANSIZ ŞİRKETLERİNE ETKİLERİ

Teorik olarak, Türk rejiminin Almanya ve Hollanda ile arasının gerilmesi Fransa’ya yarayabilir. Ama bu sadece teoride oluyor, çünkü İstanbul’da ekonomik yaşamı yakından takip eden bir uzmanın belirttiği gibi “ne zaman Fransa, Türk anlayışına ters tavırlar alsa, örneğin Ermeni soykırımında olduğu gibi, Fransız şirketler yeni sözleşmeler imzalamada zorlanıyor ama aynı tavrı Alman ya da Amerikan şirketleri için söyleyemeyiz”. 

Sanki Boğaz sahillerinde güçler dengesi bu şirketler lehine işliyor gibi. Paris ile Ankara arasındaki son soğukluk dönemi ta Nicolas Sarkozy’nin başkanlık döneminde olduğu için Fransız şirketlerin durumu bugün açısından aslında hiç de kötü değil. 

Kuşkusuz, sayılan iki uyruklu şirketlerin yanı sıra Çinli, İspanyol, İtalyan ve hatta yakında Hindistanlı şirketlerin rekabeti yoğun. Türkiye, Fransa açısından AB dışında üçüncü ticari pazardır fakat hedeflenen yıllık 20 milyar avroluk ticaretten de hâlâ uzak (şu an 14 milyar oranında), Fransa’nın pazar oranı 2004’de yüzde 6.4’den 2015’de yüzde 3.7’e kadar geriledi ve Fransa’nın yatırımcı şirketler arasındaki yeri de (400 Fransız şirketi) geriliyor ve bugün 13. sıraya düştü. 

Kuşkusuz birçok Fransız şirketin yatırımı kağıt üzerinde... Hollandalı görülüyor; zira vergi nedeninden dolayı şirketlerin Hollanda şubeleri tarafından yapılıyor (...)

Şu ana kadar kamu özel iş birliklerinin yüzde 80’i yerel şirketlere verilse bile (...), Recep Tayyip Erdoğan’ın 2023’e doğru öngördüğü, kaynaklara göre 50 ile 350 milyar dolar oranında hesaplanan devasa altyapı inşaları göz önünde bulunduğunda, Fransız şirketleri buradan pay koparma umudunu hâlâ yitirmiş değiller. Başarısız 2016 yaz darbesinden sonra başlatılan siyasi temizlik operasyonlarına rağmen ticari ilişkiler devam ediyor...

TÜRKİYE’DEKİ İHALE BOLLUĞU

Fransız Freyssinet ve EGİS şirketlerinin katıldığı Ağustos’ta 3. boğaz köprüsü ve aralıkta yine EGİS’in katıldığı Marmaray tünelinin açılmasından sonra, boğazda bir su yolunun açılması (Daha ihalesi açıklanmadı) ve 3. havaalanının inşası, 40 civarında hastane, otoban, hızlı tren demir yolu inşaatları, yapılan planlar içinde. Diğer yandan Ankara, birisi Fransız-Japon-Türk şirketi tarafından olmak üzere, 4 tane de nükleer santral inşa etmek istiyor (...) Thales’in GökTürk için bir uydu göndermesinden sonra şimdi de Airbus, Japon ve Amerikan rakiplerine karşı, Türksat’a 5A ve 5B tipi yeni kuşak uydu satmak istiyor. 

Ocak ayında Engie şirketi ülkenin ilk su üstünde yüzen gaz terminalini bitirdi. Alstom ise, İspanyol ve Alman rakiplerine karşı, 96 tane hızlı tren satmak için yarışta. Silahlanma konusunda ise, Pekin’e verilen bir antimisil savunma sistemi sözleşmesinin iptal edilmesinden sonra, Thales Amerikan rakiplerine karşı pazarı kapma peşinde. Paris Havayolları şirketi ise ülkenin en büyük 2. uluslararası hava yolunun idaresini Türk TAV ile birlikte yürütüyor. 

Sanofi ve Servier sayesinde Fransız şirketler ilaç ve tedavi merkezleri alanlarından da yoğun bir varlık gösteriyorlar. Banka ve Sigorta alanında ise BNP Paribas bankası TEB ile iş birliği geliştirdi, Societe Generale bankası ticaret bankası faaliyetlerini geliştiriyor, Axa ve Groupama sigorta şirketleri ise gelişme aşamasındalar. Son olarak da otomobil alanında, Türkiye’ye yerleşmiş Avrupa’nın en eski şirketi Renault ise bu aralar tam 50 yıl önce imzaladığı sözleşmeleri yenilemek için müzakere içinde. 

(Çeviren : Deniz Uztopal)


THERESA MAY’İN BREXIT VE İSKOÇYA ÇIKMAZI

Başyazı 
The Guardian

Edinburgh’te İskoçya Meclis Başkanı Nicola Sturgeon, pazartesi günü ikinci kez bağımsızlık referandumu yapmak istediğini açıkladığında iki potansiyel cevap öngörüyordu. İkisi de kendi çıkarlarına zarar verebilecek olasılıklar değil. Ya hükümet referandumu onaylayacaktı -böylece Sturgeon, başbakanın taviz vermesini sağlayacaktı- veya Theresa May bu talebi reddedecekti, böylece Muhafazakar Partinin İskoçların sesini bastırmak istediği söylenecek ve milliyetçi argüman güçlenecekti. Yani, ya 2014’teki referandum yeniden yapılacaktı ya da tekrar yapılması için argüman güçlenmiş olacaktı.

Bu iki tatsız seçenek arasında kalan (Başbakan) Theresa May ikincisini tercih etti ve geçtiğimiz perşembe günü “şimdi” referandum zamanı olmadığını açıkladı. Başbakana göre referandum gerçekleştiğinde Brexit’in sonuçları yeterince net olmayacak bu yüzden İskoçların Birleşik Kırallık’ın beraberliği hakkında bilinçli karar verebilmesi mümkün olmayacak.  Sturgeon’un buna cevabı şöyle; May’in kendi programında bile 2018’in sonlarına doğru bir netlik olması gerekiyor çünkü Brexit anlaşmasının Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanması lazım. Avrupa milletvekilleri bu konuda bir karara varabiliyorsa, neden İskoç halkı da böyle bir konuda karar vermesin?

HEM PRENSİPLİ HEM BAYAĞI

İki tarafta da hem prensipli hem de bayağı bir politik tutum var. 

Sturgeon haklı olarak başbakanın kendi kafasına göre, Avrupa’ya aşırı şüpheci bakan İngiliz muhafazakarlara uygun bir Brexit tasarlamasına ve bu süreçte İskoçya halkının kararını dikkate almamasına önemli itirazlar sunuyor. May ise bir İskoç referandumunun Avrupa ile müzakerelerde sadece dikkat dağıtmak değil, aynı zamanda Avrupa’nın başkentlerinde Birleşik Krallık’ın geleceği hakkında cevabı olmayan sorulara yol açacağını söylüyor. Bu durum müzakereleri imkansızlaştırır.

Sturgeon’ın yaptığı hesaba göre “sert bir Brexit” anlaşması, hiç seçeneği olmayan İskoçya’da bağımsızlık için desteği körükleyecektir. May ise halkın tercihlerini farklı tahmin ediyor, İskoç halkının çoğunlukla 2014’da yaşanan kargaşayı tekrar yaşamak istemediğini ve özerkliğe sahip İskoç hükümetinin aynı koşulda yönetmeye devam etmesini isteyeceklerini düşünüyor. 

BAĞIMSIZ İSKOÇYA AB’DE KALAMAZ

Muhafazakar Partinin en son referandumda verdiği argüman halen ikna edici. Özellikle bağımsız bir bir İskoçya, AB içinde kalamaz ve iki birliğin (Birleşik Krallık ve AB) dışında kalarak zayıf düşebilir. İskoçya Ulusal Partisi (SNP), Edinburgh’un ve Brüksel’in arasında özel bir anlaşmanın olması gerektiğini kabul ediyor ama bunun nasıl bir anlaşma olacağının cevabını veremiyor.

İskoçya bağımsızlık kampanyası için yürütülen “ayrıl” seçim çalışması için de aynı söz söylenebilir. “Ülke yönetiminin kontrolünü geri almak” argümanı her türlü ekonomik argümandan daha duygusal bir çekiciliği var. İnanılır bir planın olmaması bir engel de teşhir etmiyor. Sayın Başbakan May durumu yanlış değerlendiriyor olabilir.  Eğer Brexit pazarlıkları sonucu hükümet kötü bir anlaşma elde ederse Britanya birliğinin cazipliği yok olacak. Yine de (hükümetin) ikinci bir referandum talebini reddetmekten başka bir çaresi kalmadı. Seçmenlerin geleceği AB dışında, ama güvenilir bir elde olduğunu ikna etmek için Başbakan bütün riskleri göze aldı. Britanya birliğinin kopmaması gerektiğini vurgulayarak bunu Brexit pazarlığında kullanabilir. İskoç tabanını mutlu etmek daha zor olabilir ama bunu daha büyük riskin içinde ikincil bir sorun olarak görmek gerek.

Başbakanın başarı ihtimalini yükseltmesi için Sturgeon şikayetlerini cevaplamalı. Kötü bir Brexit anlaşmasını kabul etmeyeceğini göstermeli. Kuzey İrlanda, Londra, Liverpool ve Manchester gibi İskoçya’nın da çoğunluğu AB içinde kalmak istediğini en son referandumda gösterdi. Milyonlarca Birleşik Krallık vatandaşı da AB içinde kalmak istiyor. Başbakanın, duyarsızlığı sadece İskoçyaları değil diğer seçmenleri de kızdırıyor. 

İskoçya’nın daha fazla yetkisi olan bir hükümeti var ve May’in planlarını altüst edecek gücü de bulunuyor; muhafazakar İngiliz ulusalcıların taleplerini kapsamayacak bir anlaşmaya da zorlayabilir. Başbakan, Brexit koşulları adı altında SNP’yi (İskoçya Ulusal Partisi) terslemeden önce çok dikkat etmeli, çünkü Nicola Sturgeon’un kaygıları İskoçya sınırının iki tarafından da karşılık buluyor.

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)

Son Düzenlenme Tarihi: 18 Mart 2017 03:13
www.evrensel.net
ETİKETLER Avrupanın Gündemi

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.