Muhafazakar sanat, sanata düşmandır

Muhafazakar sanat, sanata düşmandır

Biliyoruz ki sanat, maddi yaşamdaki karşıtlar mücadelesinin manevi yaşamda da yansımasıdır. Maddi yaşamdaki sınıf mücadelesi manevi yaşamda da birbirinin karşıtı olarak devam ediyor ve edecektir de. Bu bağlamda muhafazakar sanat, sömürüsüz bir yaşamı hedefleyen sanatın karşısına yeni bir mücadele biçimi olarak konmak isteniyor. G&uu

Asım Gönen

Biliyoruz ki sanat, maddi yaşamdaki karşıtlar mücadelesinin manevi yaşamda da yansımasıdır. Maddi yaşamdaki sınıf mücadelesi manevi yaşamda da birbirinin karşıtı olarak devam ediyor ve edecektir de. Bu bağlamda muhafazakar sanat, sömürüsüz bir yaşamı hedefleyen sanatın karşısına yeni bir mücadele biçimi olarak konmak isteniyor. Günümüz koşullarına göre bunun işleyişini daha iyi anlamak için maddi yaşamın yeniden organizasyonuna bakmak gerekiyor.
Küreselleşme adına uluslararası sermaye sınır tanımıyor.  Ekonominin, üretimin, siyasetin, kültürün vs. bütün alanlarını tekeline almaya çalışıyor ve kitleleri uyutma adına gücünden de yararlanarak içi boş bir sanatı dayatıyor. Dünya tek ülkedir diyor ve sermaye tek millet.  Bunun egemeni olarak da çıkarları doğrultusunda gereğini yapıyor. Bu durumun ülkemize yansıyışı ilk ağızda tarımın ve hayvancılığın çökertilmesi, köylülüğün ve esnafın tasfiyesi ve işsizlik olarak  kendini gösteriyor. Elbette bugünkü üretimle toplumu mutlu etme olanağı yok. Tarımsal alanda toplmumun ihtiyaçlarına yönelik ilerici, büyük, kollektif tarım çiftlikleri çözüm olacakken, kapitalist, tekelci üretim çiftlikleri savunuluyor ve buna uygun da düşünce sistemi oluşturulmaya çalışılıyor. İlerici, halkın mutluluğundan yana üretim ve paylaşımı savunan düşünceler ve bunun sanatının önü kesilmek isteniyor. Bu açık. Ayrıca yer altı ve yerüstü zenginlik kaynakları üzerindeki planların, anayasayı bu çabalara uygunluk haline getirme girişimlerinin üzeri bir sis perdesiyle örtülerek gerçekliği gizleniyor. Sonuç olarak nüfus şehirlere yığılıyor. Sanayi ürünlerine ek olarak tarım ürünleri ve hayvancılık için de tüketici bir toplum ve açık pazar yaratılıyor. Bundan böyle ülkemizin her köşesinde küresel tekellere ait büyük hayvan çiftlikleri ve hayvan ürünleri üretim merkezleri göreceğiz. Kazanca yönelik olacağı için de hormon yüklenmiş, genetiği değiştirilmiş gıdalar alıp başını gidecek.
Aynı biçimde küçük esnaf işletmeleri büyük merkezler halinde küresel tekellerin işletmelerine dönüştürülüyor ve dönüştürülecek. Büyük ticaret merkezleri kapsamında iç ticaret, uluslararası sermayenin eline geçiyor. Ekonomik alandaki bu ve benzeri uygulamaların üst yapı kurumu olarak sanat alanında da karşılığını bulması gereklilik haline geliyor. Böylece toplumun manevi değerlerinin uluslararası tekellerin çıkarlarına uygun  olma zorunluluğu kendini gösteriyor. Çünkü arıya duman verip uyuşturmadan balını alamazsınız.
Bu durumda kültürün bir parçası olarak sanat alanında ne gerçeküstücülük ve onun Türkiye'ye yansıması olarak İkinci Yeni, ne de Postmodernizm artık ihtiyaca cevap vermiyor ve toplumun daha büyük bir kesimini kapsayacak biçimde etkili olamıyor. Yani gerçeküstücülük, İkinci Yeni ve Postmodernizmi soldan sanatsal bir yansımaymış gibi göstererek sanatı yaşam mücadelesinden koparma artık yeterli olmuyor. Ne de olsa bunlar toplumun büyük kesimi olan halk katmanlarını kapsamıyor, ilgilerini çekmiyor. Selçuklu'dan ve Osmanlı'dan bu yana toplum her darda kaldığında, kurtuluşu bir evliyanın dualarında arayagelmiştir. Onun için de Anadolu bir evliyalar otağıdır. Toplumun genel genetik yapısına işlemiştir bu gerçeklik. Toplumun dardan kurtulma mücadelesi hep tarikatlar çerçevesinde gelişmiştir. Şimdi daha etkili ve yararlı olacağı inancıyla, geçmişin feodal çıkarlara dayalı yargıları kullanılmak isteniyor. Ancak unutulmamalı ki ne Dede Korkut, ne Nasreddin Hoca, ne Yunus Emre, ne Fuzuli, ne de Nefi böyle bir anlayışa hizmet ettiler. Halkı geçmiş kutsal değerleriyle avlamak, uluslararası tekellerin dayattığı yaşam biçimiyle ne ölçüde uyum içinde olacaktır. Hem dindar, muhafazakar bir toplum ve gençlik, hem büyük işletmelerin özendirdiği, reklamladığı giyim, kuşam, eğlence ve yaşam biçimi. Bu günü o günün kalıplarına sığdırmak asla mümkün olmaz.
Feodal beylerin çıkarlarını kutsayan, padişahlara övgüler dizen yeni padişahlar, yeni kapitalist beyler için öncelikle eski yaşam biçiminin manevi değerleri kullanılmak isteniyor. İşte bu bağlamda eski manevi değerleri yeni yaşam biçimine uyarlamanın adı muhafazakar sanat olarak kendini gösteriyor. Böyle bir sanat anlayışı, böyle bir sanat akımı hiçbir zaman olmadı,  olmayacaktır da. Sorsanız, "Haksızlığa karşıdır" diyeceklerdir. "İnsanın insana acı çektirmesine karşıdır" diyeceklerdir. O zaman biz de soralım, yüz milyon insanı Avrupa standartlarına göre yaşatacak bir ülkede asgari ücretin bu günkü konumunu muhafazakar sanat nasıl işleyecektir? Bu gerçeklik karşısında ne yapacak, bu durumu savunduğu uluslararası tekellerin hegemonyasından ve onların yerli ortaklarından bağımsız olarak nasıl kurgulayacaktır? Kazanç uğruna genetiği değiştirilmiş ürünler, hormonlu gıdalar, baz istasyonları ve diğer kanserojen ürünler, hastalıklar ve ilaç piyasası karşısında sanatını nasıl belirleyecektir? Köylülüğün ve esnaf katmanının çöküşü ve onların aile yaşamı Gazap Üzümleri'ne benzer biçimde mi olacaktır? Biliyoruz ki hayır. Uyutma ve duruma itaat etme, hayali, geçmiş sahte kahramanlıklar ve kutsallıklar yalanın ve yanlışın sanatı olsun istenecektir. Geçici olarak bir furyadır kopabilir ama uzun vadede yerini barıştan, eşitlikten, ilerici bir üretim ve kardeşçe bir paylaşımdan yana yaşamı savunan sanata bırakmak zorundadır. Çünkü güçlü olan, yeni olan, azimli olan ve duygu derinliğine ve yoğunluğuna uygun olan sanat bu sanattır. Ayrıca toplumsal ihtiyaçlar da böyle bir yaşamı ve böyle bir sanatı dayatmaktadır. Yeniden hatırlatalım, dünyayı kan gölüne çeviren bölgesel yeniden sahip olma savaşları karşısında muhafazakar sanat hangi haklılığı savunacaktır? Sanat güzellik içindir, iyilik içindir. Şiddeti savunan, barbarlık karşısında sessiz duran sanat, sanatın doğasına aykırıdır.  
Feodal dönemde feodal dönemi savunan sanat elbette vardı ama bunun karşısında bu üretim ve paylaşım biçiminden kurtulmak isteyenlerin mücadelesine denk düşen sanat da vardı ve kalıcı olan ve günümüzde de dipdiri yaşayan sanat işte bu sanattır. Bu sanatı yok sayarak bunun karşısındaki sanatı günümüz koşullarına uyarlama isteğini toplum ve o toplumun ezilen, sömürülen acı çeken büyük çoğunluğu, gerçek aydınlar, gerçek sanatçılar görmezden gelmeyeceklerdir. Buna rıza göstermek olası değildir. Feodal beyler adına varsayılan şanlı bir geçmişten günümüzde şanlı bir sanat rüzgarı estirmenin önü kapalıdır. Böyle bir şey toplumun doğasına aykırıdır. Ne Goethe'yi yok sayabilirsiniz ne Shakespeare'i ne de Yunus Emre'yi. Ne Neruda'yı yok sayabilirsiniz ne Nâzım'ı ne de Gorki'yi. Bu devlerin karşısında muhafazakar sanatın yeri ancak tarihin çöplüğü olabilir.  
İster İskender Pala olsun, isterse Taha Akyol ve Hilmi Yavuz olsun, muhafazakar sanatın öncülüğüne soyunurlarken, "Diğer sanat akımları da var ve olmalıdır. Onlarla birlikte muhafazakar sanat da bu sanat akımları arasında yerini almalıdır" söylemiyle sözde demokrat bir tavır sergiliyorlar. Bilimle çelişmeyen, gerçekçi ve emekten yana, emek güçlerinin kuracağı sömürüsüz bir yaşamdan yana sanatın önünü kesme, yeni sömürü biçiminin anlaşılmasını engelleme, kitleleri yeni bir yaşam için mücadeleden soğutma, muhafazakar sanat anlayışını düzenin sahipleri için ihtiyaç haline getiriyor.
Toplumun alt tabakalarına ekonomik alandaki saldırılar, kültürel ve sanatsal alanında da kendini göstermek zorunda. Uluslararası tekeller ve yerli ortaklarına karşı sağlanan olanakları, yani bu alandaki saldırıları haklı göstermek için bir takım uydurma gerekçelere ihtiyaç vardır. Bakalım muhafazakar sanat bu ihtiyacı ne denli karşılayacak ve asıl sanatın önünü kesmede ne denli başarılı olacaktır? Bence bunun önü kapalıdır. Toplumun ihtiyacı ilerici bir üretim ve kardeşçe bir paylaşım ve bunun sanatıdır. Hiçbir güç bu sanatın önünü kesemeyecektir.
                  

www.evrensel.net