Bu korku, güçten değil zayıflıktan

Bu korku, güçten değil zayıflıktan

'Oysa saldırının temel stratejilerinden birinin bu sıkışmışlığı inşa etmek olduğunu hatırlamamız gerek.'

Kıvanç Yiğit MISIRLI*

Anayasa referandumu yaklaştıkça,özelde kamu personeli, genelde toplumsal muhalefet üzerindeki baskının arttığını, bizler fark etmediysek bile, sağ olsun siyasal iktidar 7 Şubat tarihli KHK ile hatırlatmakta geç kalmadı. Bu durum aynı zamanda siyasal iktidarın “kendince bütünlüklü” bir projesi olduğunu da gösteriyor. Bu proje kabaca toplumsal muhalefete etkisi ve katkısı ne olursa olsun yüksek öğrenim ve eğitim alanlarında sol, sosyalist unsurların kamu kurumları dışına atılmasını oldukça ciddiye alıyor. Eğitim ve öğretim işlerinin niteliği ve muhteviyatıyla ilgili tartışmadan, an itibarıyla, daha önemli bulduğum bir mesele bu, zira eldeki veriler olarak Türkiye’de eğitim-öğretim alanında son 15 yılın mirasının yıkım olduğunu zaten gösteriyordu. Basında çok yer bulan Pisa raporundan, Eğitim-Sen’in hazırladığı müfredat değişikliği ile ilgili görüşe; üniversitenin siyasal iktidar tarafından gecikmiş bir lise eğitimi veren ve/veya kamu kaynaklarının iktidar yandaşları tarafından paylaşıldığı kurumlar, ilk ve orta öğretimin “yeni” tip bir resmi ideolojinin fabrikası olarak tasavvur edildiğini bugün öğrenmedik. Tekrar yüzleşmek zorunda kaldığımız, tüm bu niyet ve pratiğe rağmen, iktidarın kamu kurumlarında kendini hâlâ güvende hissetmediğidir.Ankara, Yıldız Teknik, Anadolu ve Marmara üniversitelerinde son KHK ile adeta bölümlerin, fakültelerin kapatılması bu ciddiyetin bir göstergesi.

Bizler kendi siyasal pozisyonlarımızı tartışaduralım, başkanın adamları Türkiye’deki kamu düzenine oldukça Althusserci bir biçimde baktıklarını bir kez daha gösterdiler. İndirgemeciliğiyle çokça eleştirilen bu Marksist, vaktiyle aklımıza gelen hemen tüm kamu kurumlarına devletin ideolojik aygıtı diyordu. Anlaşılan o ki siyasal iktidar da benzer biçimde düşünüyor. Buradan çıkaracağımız ders de basit. Siyasal iktidar, tüm örgütsel arızalarına, toplumsal işlevini yerine getirmekteki eksikliklere rağmen, yükseköğretim ve eğitim alanlarındaki kamu emekçilerinden öcü gibi korkuyor. Referandum ertesine bıraktıkları yükseköğretim kurumlarını ve devlet memuriyetini tanımlayan kanunlarda değişiklikleri beklemeden tasfiyeleri hızlandırmaları, mücadeleci kamu emekçilerine karşı geçmişten gelen korkularının yanında, referandum sürecinde bu emekçilerin ve kurumların oynayabileceği potansiyel roller karşısında bile dehşete düştüklerini işaret ediyor.

MAĞDUR DEĞİL MUHATAP

Kısacası hedef alınan emekçiler mağdur değil muhataplar. Meselenin küçümsenmeyecek bir yanı bu. Uygulamaların bütünü mağduriyet şemsiyesi altında hepimizi toplamaya uğraşıyor.  Öyle bir şey ki bu, mücadeleci kamu emekçilerinin özne olma hallerini, mücadele güçlerini kırmak için umarsızlıkla KHK’leri kullanıyor. İktidarın iddiası şu: Ne söz söylerseniz boş.

İlk bakışta, toplumsal muhalefetin bütününde, siyasal iktidarın bu iddiası belirli bir karşılık buluyor. KHK’lerle işlerinden uzaklaştırılan yoldaşlarımız buldukları alanlarda mücadele çağrısı yaparken, eğitim ve öğretim kurumlarında kalan emekçiler sıra beklemek ile kişisel beka stratejileri inşa etmek arasında sıkışmış gibi görünüyor. Oysa saldırının temel stratejilerinden birinin bu sıkışmışlığı inşa etmek olduğunu hatırlamamız gerek. Siyasal iktidar sadece kamu emekçilerini, Türkiye halklarını sindirmekle uğraşmıyor. Aynı zamanda muhataplarını göz ardı etmek, “mağdur etmek” yoluyla bu kesimlerin mücadeleyi bırakmasını umuyor. Gizli komisyonlarda liste hazırlayan üniversite personelinden, sorumluluğu birbirine atan idarecilerin (örneğin Ankara Siyasal’ın dekan vekili) edimlerine, mecliste Mithat Sancar’ın sorularına cevap vermekten imtina eden “hocalara,”başkanın adamları, bizleri muhatap almadıkları sürece kendi kendimize yenileceğimizi ümit ediyor, korkunun ve kaygının ruhumuzu kemireceğini düşünüyor.

Tüm emek örgütlerinin ve demokrasiden yana siyasetlerin çağrıları da bu saldırı stratejisini dağıtmak niyetiyle üretiliyor zaten. O yüzden birbirimize utanmadan sıkılmadan hatırlatmamız gereken nokta, mağdur değil muhatap olduğumuz gerçeğidir. Onurumuz dışında her şeyle bizleri tehdit edenlerin duyduğu korku, hoyratça kullandıkları güçten değil zayıflıklarından ileri geliyor. Bu korku kamu emekçilerinin ve Türkiye halklarının üzerine saçılan korkudan daha büyüktür. Bu iktidarın barış isteyen Kürtler kadar barış isteyen Türklerden de, grevdeki metal işçisi kadar kürsüsünde anayasa anlatan bilim emekçisinden, dersliklerde nitelikli bilimsel bilgiyi demokratik bir ortamda aktaran öğretmenden de korktuğunu aklımıza yazdığımızda bu farklı işkollarında yanana gelmek sorusuna daha etkin kafa yormaya başlayacağız. 

MÜCADELEYİ İNŞA ETMEK

China Mieville korku/kaygı ile materyalizm arasındaki ilişkiyi tartışırken bu duyguların temizlenmesi, ortadan kaldırılması gereken birer eksiklik olmadığını işaretliyordu. Korku/kaygı, geleceğe dair ihtimaller arasında bir tercih yapmak ve bu tercih doğrultusunda, irademiz ölçüsünde araç ve teknikler inşa etmek için ihtiyaç duyduğumuz bir olgu, gelecek tahayyülümüzü mümkün kılan bir öncül. Bu yanıyla bizim korkumuz/kaygımız evrimsel bir araç olduğu kadar “ya barbarlık ya sosyalizm” sloganını kuran üretim araçlarından bir tanesi. Sadece şimdimizi değil geleceğimizi ve olanaklarımızı isteyenlere karşı, korkumuz ve öfkemizle barışarak, bu duyguları dönüştürücü biçimde işe koşarak mücadele pratiklerini inşa etmek bu yüzden sadece psikolojik bir adım olmayacaktır. Aynı zamanda örgütlü mücadelemizin de bir ön koşuludur. İktidarın korkusu ise ancak ruhlarından arta kalanı kemirecektir.

*Araştırma görevlisi

www.evrensel.net