Postala, savaşa, skolastiğe hayır!

Postala, savaşa, skolastiğe hayır!

'Twitter'da bir paylaşım: 'Polisin elinden öğrencilerimiz alıyor bizi...' İsme bakıyorum, DTCF Tiyatro Bölümü’nden Elif Çongur atmış. Düşünüyorum...'

Ercüment AKDENİZ

Twitter'da bir paylaşım:

Polisin elinden öğrencilerimiz alıyor bizi...

İsme bakıyorum, DTCF Tiyatro Bölümü’nden Elif Çongur atmış.

Düşünüyorum...           

Doksanlı yıllarda tam tersi olur, öğrencileri polisin elinden hocalar alırdı!

Nerden nereye..?

Cuma günü, SBF’de yaşananlar;

Postal altında ezilen cübbeleri, gaza boğulan anfileri, yüzü örselenen, üzerine köpek salınan, yerde sürüklenip gözaltına alınan öğretim üyeleriyle, örtüsüz bir “Yeni Türkiye’ye Giriş” dersiydi!

Peki neydi dert?

Neydi (TOMA’larla, plastik mermilerle kampüslere dalan) bu celal, bu hiddet?

Aslında mevzu iki temel meselede düğümleniyor.

Bunlardan birincisi “Savaş mı barış mı?” ikileminde akademinin yaptığı “barış” tercihiyle ilgili.

İkincisi ise; “Bilim mi yoksa dini referansları temel alan ilim mi?” ikilemindeki “bilim” ısrarıyla ilgili.

AKADEMİSYEN NEDEN BARIŞ DER?

İktidar sözcüleri, ihraç ve operasyonları ne kadar “terör” ya da “terör örgütüne destek” başlığı altında toplamaya çalışırsa çalışsın gerçek bambaşka. Zira barış meselesi sadece Kürt sorunuyla sınırlı bir iç mesele değil ve Türkiye uzunca bir süredir Suriye’de cereyan eden savaşın içinde. Şüphe yok ki bu savaş bölgesel ve küresel özellikleri olan, çok denklemli felekatlere de açık çek veren haksız bir savaş.

“Yeni Türkiye”nin bekasını Lozan sınırlarının ötesinde arayan ve bu ilginç harita tartışmasını “eski Osmanlı” coğrafyasına bağlayan bir aklın elbette “barış” kelimesine tahammül etmesi beklenemez. Trump, Le Pen, Putin ve bilcümle savaş borazanlarının yükselişe geçtiği ve felaketin hangi coğrafyada başlayacağı ya da hangi ülkenin başına patlayacağının kaygıyla tartışıldığı bir dünyada “barış” demenin enternasyonal bir karşılığı da var elbette. 

George W. Bush Irak işgali öncesi, Saddam rejimini devirmesi için tanrıdan olur mesajı aldığını söylemiş ve Amerikan toplumunu bu berbat yalana ikna etmeyi başarmıştı. Savaş karşıtı aydınların dirseklenerek kenara itildiği bu süreçte (2003) evangelizm ya da tutucu hristiyanlık, kitleleri hem savaşın hem de Bush’un peşine takmıştı. 1 Mart tezkesindeki itiraz olmasaydı eğer, bizim devletlular da tepe taklak bu yalanın peşinden koşacak ve Irak’a dalmış olacaktı! Bir çok muhafazakar ideoloğun bu “geri dönüş” kararından dolayı hala nasıl içerlendiği de köşe yazılarıyla sabit.

Dolayısıyla SBF’de cübbesi çiğnenen her bir akademisyen, Türkiye ile birlikte yerküreyi paylaşım savaşlarından, toplu boğazlaşmalardan uzak durmaya çağırdığı için cezalandırılıyor. Tarihte bunun sayısız örneği var.

Cezayir işgalinde Fransız emperyalizminin karşısında tutum alan Jean Paul Satre, Albert Camus ve Francis Jeanson bu örneklerden sadece bir kaçı. Nitekim bütün Fransız milliyetçileri ayağa kalksa, bütün Fransız kiliseleri savaşı kutsasa onlar “barış” demekten vazgeçmeyecekti.

O nedenle bugün SBF’de yarın ODTÜ’de, Boğaziçi’nde; yere cübbe sererek gerçekleşen her bir direniş, savaş tehdidi karşısısında üniversitenin halkına duyduğu sorumluluğunun bir gereğidir.  

BİLİMSEL YÖNTEMİN YERİNE NE KONACAK?

Üniversitelerin cebren işgal edilmesinin ikinci nedenini izah etmek için küçük bir örnek. İktidarın akademi ve medya dünyasında ideolojik sözcülüğünü yapan Prof. Dr. Hüsamettin Arslan bir panelde şöyle konuşuyor:

"Zihinsel kodları modern bilime göre şekillenmiş Türkiye'nin aydınları, bürokratları, elitleri devletin kurtuluşunu burada gördüklerinden Cumhuriyet Türkiye'sini modern bilimden öğrendikleriyle dizayn etmek istediler. Türkiye'yi değiştirmek için modern bilim ve teknolojik verileri kullanarak halka karşı mücadele etmek zorunda kaldılar. Çünkü idealleri ile halkın yaşayışı arasında uçurumlar vardı. Yeni bir Türkiye kurmak için bu uçurumları kapatmak ve halkı değiştirmek gerekiyordu. Ellerindeki yegane silah bir kutsal kitapları olmadığına göre modern bilimdi. Dolayısıyla modern bilim elitler tarafından halka karşı savaşta bir faydalı alet olarak işlev gördü."  

Kutsal kitaplarla modern bilim arasına sıkıştırılan üniversitenin önüne bundan daha net bir yol ayrımı konamazdı herhalde! Alın siz bu yol ayrımını SBF’nin, ODTÜ’nün, Boğaziçi’nin başına gelenlerle mukayese edin; ne demek istediğimizi o zaman daha iyi anlarsınız.

Prof. Arslan ve beraberindekilerin derdi sadece Cumhuriyet dönemi ile de sınırlı değil elbette. Onlar, birçok defa işi 1789 Fransız devrimine kadar götürdüler ve uluslara ilham veren, aydınlanmanın önünü açan bu devrimi Osmanlı’yı parçalamakla ve İslam ilerlemeciliğinin altını oymakla suçladılar.    

Öyleyse karşımızda sadece “94 yıllık Cumhuriyet parantezi”ni kapatacak bir projeksiyon yok; tarihi Fransız devriminin de gerisine götürerek filmi yeniden başlatacak olan iki asırlık bir rövanşist hareket var.

Cumhuriyet döneminin açmazlarından ve kimi sakatlıklarından faydalanarak materyalizme ve bilimin evrensel değerlerine topyekun savaş açmanın, bu ideologların sıklıkla başvurduğu bir yöntem olduğunu da bir kenara not edelim.

Peki bilimsel yöntemin topyekun reddedildiği ve bütün kriterlerin kutsal kitaplara ya da dini referanslara göre belirlendiği bir üniversitede nasıl bir “akademik” üretim gerçekleşbilir?

Kaderin cilvesi midir nedir; KHK’ların açıklandığı ve Cebeci’ye TOMA’larla girildiği o talihsiz günlerde 10 Ekim Ankara Katliamı’nın da davası görülmekteydi. Yukarıdaki sorunun cevabı bir parça da o duruşmada saklıydı. Nitekim katliamı organize etmekle suçlanan IŞİD zanlıları, Mahkeme Başkanına “sadece Allahın koyduğu kuralları tanıyabileceklerini ve insan elinden çıkma hukuk kurallarını tanımadıkları için tutuklandıklarını” söylemişlerdi!

SBF’de yere serilen o cübbeler, her alanda inşası gerçekleşen işte bu karanlık gidişe dur diyordu. Keza hukukun yerine şerri hükümlerin, bilimin yerine skolastiğin, üniversitenin yerine medresenin getirilmesine karşı direniyordu akademi.

Ve hocaların hocası Korkut Boratav’ı 82 yaşına rağmen SBF önündeki direnişe taşıyan kaygı da buydu!

HER ÜNİVERSİTEYE BİR BAŞKAN

KHK ihraçları ile Anayasa değişikliği bu kadar mı iç içe geçer arkadaş?

Sen tut Anayasa değişikliği yapayım derken dünyaca ünlü bir Anayasa Hukukçusunu ihraç listesine koy, iyi mi?

Ibrahim Kaboğlu hocanın simgesel bir isim halinde geldiği bu süreçte, en ufak bir fikri bile alınmamış, üstüne üstlük KHK’ler ve polis şiddetiyle bastılmaya çalışılmış üniversitelerin “başkanlığa” evet demesi de beklenemezdi herhalde. 

Postal altında çiğnenen akademik namus, sadece bir başkana değil ona biat etmek için atanan/atanacak olan her bir “üniversite başkanına” da Hayır diyor çünkü.

www.evrensel.net