‘IŞİD’liler tutukluyken de örgütsel ilişkiyi sürdürüyor mu?’

‘IŞİD’liler tutukluyken de örgütsel ilişkiyi sürdürüyor mu?’

10 Ekim davasında IŞİD’lilerin ifadeleri ‘tutuklularken de ilişkiyi sürdürüyorlar mı’ sorunu akıllara getiriyor. Cem Gurbetoğlu izlenimlerini yazdı.

Cem GURBETOĞLU
Ankara

10 Ekim Ankara Katliamı’nın ikinci duruşmasının dün gerçekleşen ilk oturumunda sanık ifadelerinde dikkat çeken ve haber arasında kaybolabilen birkaç noktaya dikkat çekmek gerekiyor.

Öncelikle bir önceki duruşmada iddianameyi okumadıkları gerekçesiyle ifade vermeyen Talha Güneş ve Abdülmubtalip Demir’in savunmalarında anlattıkları olay kurgusu her ne kadar görüntü kayıtları, diğer sanık ifadeleri ve açığa çıkan gerçeklerle çelişse de, birbiriyle aynıydı. Bu gösteriyor ki Güneş ve Demir ya yakalanmadan önceden nasıl ifade vereceklerini detaylarıyla konuşup belirlemişler, ya da yakalanıp tutuklandıktan sonra da birbiriyle iletişimlerini sürdürerek ortak bir tutum almışlar. İkisi de İslami referanslarla başladıkları konuşmalarını önceden yazmışlardı. Her ikisi de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Fetullah Gülen yapılanması için kullandığı “Kandırıldık” ifadesine atıf yaparak, Gülen Cemaatiyle birlikte hareket eden siyasetçilerin sorgulanmadıklarına dikkat çektil. Aynı zamanda, 10 Ekim Katliamı’nın da sinir uçlarına dokunduğu Kürt sorunu konusunda “terör” söylemi üzerinden kendilerini devletin geleneksel konumuna yerleştirip, özetle “HDP’li siyasetçiler (sanıklar ‘PKK’lı’ diye ifade ediyor) sokakta gezerken, biz Müslümanlar neden içerideyiz” demeye getiriyorlar. İşin ilginci Diyarbakır’da HDP mitingine yönelik bombalı saldırının sanığı Orhan Gönder de, yargılandığı davada hemen hemen aynı minvalde bir ifade vermişti. Bu üç ismin avukatlarının aynı kişi olmasına ve bu avukatın, Abdulmubtalip Demir’in yaptığı el işaretinin anlamı üzerine yapılan tartışmaya o el işaretini tekrarlayarak katılmasına da dikkat çekmek lazım.
 
Sanıkların bu ifadeleri katliamın kilit ismi, 10 Ekim Katliamı’nın organizatörü Yunus Durmaz’ın evinde bulunduğu iddia edilen belgelerdeki yazışmaların içeriğiyle de uyumlu. Durmaz’dan elde edilen dökümanlardaki yazışmalara göre IŞİD’in Türkiye yapılanması, kitle tabanı bulmanın en kolay yolunun “ikinci bir Hizbullah olmaktan” (Türkiye Hizbullahı) geçtiğini düşündü. Bunun için hedef olarak kendilerinin ve tabi ki “devlet aklı”nın “PKK” olarak kodladığı HDP, DBP, Kürt siyasi hareketinin taraftarı Kürt yurttaşlar ve ülkenin barış güçlerini seçti. Yazışmalarda, Hizbullah örgütlenmesi örnek gösterilerek, bu kesimlere karşı yapılacak eylemlerde devlet tarafından korunmanın yanı sıra, devletin Kürt sorunu konusundaki geleneksel propagandasından etkilenen kesimlerde bir kitle tabanı sağlanacağı açıkça tartışılıyor.
 
Şimdi sanıklar da, Durmaz’ın taraftar/sempati kazanma stratejisini sürdürmeye çalışıyorlar; katliamda yakınlarını kaybedenlerin, yaralıların ve duruşmayı takip edenlerin “terörist” ve “asıl suçlu” olduklarını ima etmeye çalışıyorlar. Üstelik benzer bir stratejiyle şimdi devletin himayesini almak için devletin yeni “baş düşmanı”, FETÖ’yü de, FETÖ’ye yönelik AKP hükümetinin “kandırıldık” söylemini de rahatlıkla kullanıyorlar. Ancak önceki IŞİD duruşmalarından farklı olarak bu sefer “kandırıldık” söylemini, “o zaman o siyasetçiler de tutuklansın” şeklinde sertleştirdikleri görülüyor. Bu da El Bab operasyonu sonrası IŞİD’in Türkiye’yi “tatlı-sert” hedef alan tutumuyla benzerlik gösteriyor.

Sorular karşısında sıkışınca tehditler savuruyorlar. Özetle; sanıkların ifadeleri, aylardır tutuklu olmalarına rağmen özgüvenle tehditler savurmaları, sanıkların örgütle ve birbirleriyle ilişkilerinin sürdüğüne işaret ediyor. Üstelik bunun sadece 10 Ekim sanıklarıyla değil, diğer IŞİD sanıklarıyla da sürüyor olması şüphesi de güçlü. Öte yandan 10 Ekim davasında savcı ve mahkeme heyetinin bugüne kadar ki tutumu gayet olumlu. IŞİD’lilerin bu stratejisine prim vermediler, hatta zaman zaman müdahale ederek olaya ilişkin ifadelerini yoğunlaştırmalarını istediler.

‘AÇIK KAPI’ IŞİD’E BIRAKILMIŞ

10 Ekim Ankara Katliamı’nı gerçekleştiren bombacıların Ankara’ya taşınmasını organize eden Halil İbrahim Durgun’un eşi Esin Altıntuğ hakkında, tutuklama kararı çıkması da önemli. Çünkü Altıntuğ’un, savunmasında iki nokta dikkat çekiyor:

Birincisi; Altıntuğ, Antep’te insanların Suriye’de IŞİD’in kontrolündeki bölgelere gidip gelmesinden olağan ve alışılmış bir şey gibi bahsetti. IŞİD’lilerle eşinin Suriye’ye gidip gitmediği, kendisinin de gidip gitmeyeceği konusunda görüştüğünü de açıklıkla anlattı.

Sanıklardan Abdülmubtalip Demir de, canlı bombaların hazırlandığı binaya girip çıkmasını “Suriye’ye giden kayınvalidesinin dönmesine aracılık edenlerle görüşmek” olarak açıklıyor. Öyle anlaşılıyor ki, o dönem Suriye’ye savaş bölgelerine gidip gelmek, geçiş kolaylığıyla bilinen Gürcistan’a resmi yollardan gidip şarap alıp gelmekten bile kolaymış.  

SANIKLARIN KAÇMASINA KİMLER YARDIM ETTİ?

İkincisi; hem Altıntuğ’un, hem de Demir’in kaçak oldukları döneme dair anlattıkları (Demir’in bir yıl kadar Antep’te kaçak olarak gezdiği de düşünüldüğünde) 10 Ekim sanıklarının kaçmasına, saklanmasına, aileleriyle irtibata geçmesine, hatta ailelerinin kaçırılmasına yardım edenlerin hala dışarıda serbest bir şekilde gezdiklerini ortaya koyuyor. Üstelik tutuklu sanıkların, kaçak oldukları döneme dair anlattıkları şu an hem 10 Ekim dosyası, hem de diğer IŞİD davalarında aranan sanıkların hala birbiriyle temas halinde olabileceğini gözler önüne seriyor. Altıntuğ’un ifadesinde kaçmasına ve eşi Durgun’la temasa geçmesine yardımcı olduğunu anlattığı isimlerin başka IŞİD davaları nedeniyle yargılansalar ya da aransalar da, neden 10 Ekim dava dosyasında yer almadıkları da ayrı bir soru işareti.

www.evrensel.net