Dükkanda erkek, evde anne... Kadınlığımı unuttum herhalde

Dükkanda erkek, evde anne... Kadınlığımı unuttum herhalde

Hayatı boyunca yaşamak için mücadele eden bir kadın: Nuray... “Kendim için hiç yaşamadım ki” diyor.

Hülya ÖZDEMİR

Nuray... “Kendim için hiç yaşamadım ki” derken gözlerinde tomurcuklanan yaşları tutan, “oğlumla beraber ortaokulu dışarıdan bitirmeye çalışıyorum” derken yüzünde güller açan, etrafında olanlara karşı duyarlı, zorda olana yardım eli uzatmaya çalışan bir kadın....
Her gün uğradığım büfenin sahibi. Başlarken ‘Sen anlatırken, ben yoruldum’ diyeceğimi hiç düşünmemiştim sohbetimizin sonunda.

Dersim’de doğmuş. 9 yaşındayken kendi ifadesiyle yoksulluktan devlet yurduna bırakılmış. “Yurtta büyüyen bir çocuk nasıl yaşıyorsa, ben de öyle yaşadım, şu anda olduğu gibi tacizler, şiddet, dayak hiç eksik olmadı. Yemek vermezlerdi. Biz açlıktan marketlerden bisküvi, çikolata çalardık. Hırsızlık değildi yaptığımız, sadece karnımızı doyurmaya çalışıyorduk.” Kendisi ile birlikte üç abisi daha yurda verilmiş, “Onlar benden büyüklerdi, 18’i doldurunca yurttan çıkarıldılar. Beni de abilerim aldı yurttan...”
Yurttan alındığına değil ama ilkokul 5’i bitirmesine 2 ay kala okuldan alınmasına öfkeli. ‘Kim bakacak bize?’ demiş abileri. Yemek, bulaşık, çamaşır 11 yaşında bir çocuğun görevi olmuş. Çocuk Nuray’ı küçük bir kadına dönüştürmüşler. Okuyamamış olmanın zorluğunu anlatırken “Yetmezmiş gibi, 19 yaşında beni hiç tanımadığım bir akrabamla da evlendirdiler. Ben çocuğumu asla vermezdim” diyerek uzaklara dalıyor... İstanbul'a gelişi de bu evlilikle olmuş. Hiç dinlenmeden başka bir mücadele içinde bulmuş kendini.

Eşi 2-3 sene çalışamayınca, Nuray için yaşam daha da ağırlaşmış. Çocuğu da olunca sorumlulukları artmış bir kat daha. Ev temizliğine gitmiş, fabrikalarda çalışmış... “Sadece yaşamın içinde kalabilmeye uğraşıyordum” diyor anlatırken.

Şimdi bir tekel büfesi işletiyor. Eşiyle dönüşümlü çalışıyorlar. Yetmiyor ama. Ek iş olarak bir yaşlının bakımını da üstlenmiş,ve neredeyse günde 18 saat çalışıyor.

“Sabah kalkıp oğlumu okula yolluyorum. Alt katımda oturan yaşlı amcanın bakımını üstlendim. Onun kahvaltısı, yemeği derken işlerini bitirip eve çıkıyorum. Evi topladıktan sonra dükkana gidiyorum, akşam 5-6 gibi eve dönüyorum. Yine amcanın akşam yemeği, evdeki işler derken kısır bir döngü yeni baştan... Kendimi unuttum. Mutlu değilim, kendime ne bir zaman ayırabiliyorum ne de sosyal bir yaşamım var. Dükkanda da işler iyi değil, bu son zamlarla beraber satışlar yarı yarıya düştü, günlük kazancımız sadece karnımızı doyuruyor. Bir aldığımız malı bir daha aynı fiyata alamıyoruz.”
‘Sigortasız, güvencesiz karın tokluğuna çalışmak’ diye tanımlıyor çalışmasını...

 “Kimseyle muhatap olmamaya gayret ediyorum. Sonuçta tekel büfesi. Kadınsın ya, yanlış anlaşılmaya müsait. Sarhoşu da geliyor, ayık olanı da. İnsanlarla uğraşmak zor. Dükkanda erkek, evde anne... Kadınlığımı unuttum herhalde...”
Kendi yaşamından, geleceğinden endişe ettiği gibi, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullardan da rahatsız. Gelecekten çok da umutlu olmadığını söylerken, iktidardakilerin şikayet ediyor. “Kendilerini sağlama almak için ülkeyi kana buladılar. Her gün gençler ölüyor. İnsanlar tutuklanıyor. Geleceğimiz karartılıyorken rahat ve huzurlu olunabilir mi? Allah sonumuzu hayır etsin. Ama hayır etsin demekle de olmuyor ki... Uyanıp silkelenmek gerek. Tek bir ağız, tek bir yürek olsak ve bize dayatılanlara karşı çıksak, oturduğumuz yerden  şikayet etmek yerine, birlik olsak...”

Son Düzenlenme Tarihi: 04 Şubat 2017 15:34
www.evrensel.net