Avrupa’nın iki önemli gündemi: Yolsuzluk ve Trump

Avrupa’nın iki önemli gündemi: Yolsuzluk ve Trump

Avrupa’da bu hafta Trump politikaları ve Fransa’da gerçekleşecek cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi dökülen kirli çamaşırlar gündemdeydi.

İngiltere’de Başbakanı Theresa May’in ABD ve Türkiye ziyaretlerindeki tutumu tartışılıyor. The Guardian, ABD Lideri Trump’ın ilk günlerinde bile Cumhurbaşkanı Erdoğan ile benzerliklerini öne çıkaran bir yazı yayımladı. İngiltere hükümetinin kendi çıkarları için demokrasi ve insan hakları ilkelerini ne kadar kolay çiğnediğini; Türkiye ve Trump ile ilişkilerinde daha ilkeli ve dik durması gerektiği belirtildi.

Fransa’da ise cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun yapılacağı 23 Nisan tarihi yaklaştıkça, burjuva siyasetinin kirli çamaşırları daha çok ortaya çıkıyor. Ana muhalefet partisi Cumhuriyetçiler Partisinin (LR) adaylık yarışmasını kazanan ve şimdiden gelecek cumhurbaşkanı olarak değerlendirilen François Fillon’un uzun yıllar boyunca meclisin tüm milletvekili ve senatörlere tanıdığı danışman çalıştırma hakkını ve maaşını, karısı ve çocuklarına ödediği ortaya çıktı. Ardından eşinin yakın dostu bir milyarderden hiçbir iş karşılığı olmadan 100 bin avro civarında maaş aldığı tespit edildi. Yolsuzluğa karşı savaş açacağını belirten adayın, bu düzeyde yolsuzluğa karışması sağ seçmenler ve partisi içerisinde de karışıklıklara neden oldu. Gelinen aşamada Fillon’un hâlâ aday olup olamayacağı dahi tartışma konusu oldu.

FRANÇOIS FILLON SONUNA KADAR DİRENEBİLECEK Mİ?

Stéphane SAHUC
Humanite Dimanche

“Canardenchaine” mizah gazetesinin ortaya çıkardığı yolsuzluk skandalı sönmekten çok giderek daha fazla alevleniyor. 30 Ocak’ta Fillon çifti, “Yolsuzluk, mali ve vergi kaçakçılığına karşı mücadele merkezi bürosu” polislerine 5 saat ifade verdi. Penelope Fillon, Ulusal Mecliste ve “Revue des Deux Mondes” adlı dergide, karşılığı olmayan sahte bir işte çalışmış gibi gösterilerek maaş almakla suçlanıyor. Fakat bunlara hukuksal karşılığı olabilecek başka davalar da eklenebilir. François Fillon’un çocukları meselesi bu eklenebilecek davalar arasında. Zira babaları “avukatlık yeteneklerinden” dolayı maaş verdiğini kabul etti ama sorun onların avukat olmaması. Cumhuriyetçiler partisinin Cumhurbaşkanı Adayı, eski UMP partisinin senatörler için ayırdığı “gizli kasadan” beslenmekle de suçlanıyor.

Sonuncu olarak da, Mediapart gazetesinin haberine göre Fillon dosyasına başka bir sahte iş daha eklenecek. (Fillon’un seçim kampanyasında görevli) Alexia Demirdjian adlı kadın, mart 2015 ile 2016 arasında Milyarder Marc Ladreit de Lacharrière’in kurduğu “Kültür ve Çeşitlik Vakfında” hiçbir iz bırakmadan resmi olarak çalıştırılmış görünüyor, yani Penelope Fillon’un çalışır göründüğü “Revue des Deux Mondes” dergisinin sahibi olan aynı milyarderin vakfında. Ama Alexia Demirdjian aynı dönemde François Fillon’un internet kampanyasından sorumluymuş.

Dosya daha da kabarabilir çünkü “Canardenchaîné” gazetesi başka vakaları da elinde bulundurduğunu belirtiyor. (...) Kabaran bu dosya, yıllardır oluşturulmaya çalışılan sert ama dürüst, her türlü yolsuzluktan uzak kişi imajını büyük oranda parçaladı. Öyle bir sarsıldı ki Cumhurbaşkanlığı adayı olarak kalıp kalmaması bile ciddi olarak tartışma konusu olmaya başladı. Üstelik François Fillon kendisi hakkında soruşturma açıldığı durumda çekilme ihtimalinden bahsetmişti. Bunlar yaşanırken kamuoyu yoklamalarında Emmanuel Macron ona büyük oranda yaklaştı, oysa ki sağın adaylık yarışını kazanan Fillon’un gelecek cumhurbaşkanı olacağını şimdiden kabul edenlerin sayısı hiç de az değildi.

(Aşırı sağcı) Ulusal Cephe ise “hepsi aynı” propagandasını öne çıkartarak bu durumu değerlendirmek istiyor. Fakat Le Pen’in partisinin bu konuda önce dönüp kendine bakması gerekiyor. AB, aşırı sağcı partiyi Avrupa Parlamentosu milletvekillerinin danışmanlarını kendisi için çalıştırmakla suçluyor ve Marine Le Pen’den 300 bin avroyu iade etmesini istiyor.

François Fillon için -eğer hâlâ cumhurbaşkanlığı için aday olabilirse- belirleyici olan kaçan seçmenleri durdurmak olacaktır: Bir yandan liberal önerileri ile sağın önemli bir kesimini etkileyen Macron’a doğru kaçışlar ve en radikal sağcıları kendisine çekmeye çalışan Le Pen’e doğru kaçışları.

30 Ocak’ta Villette’deki mitinginde Fillon, “Melenchon, Hamon, Macron, Le Pen... hepsi de soldur” türü aşırı basitleştirilmiş söylemlerle bu iki taraflı kanayışı durdurmaya çalıştı. Yani tek sağcının kendisi olduğunu ifade etmeye çalıştı. Sağcı olduğu kesin, hatta konuşmasının ve seçim programının özüne bakıldığında aşırı sağın sınırlarına ulaştığı bile söylenebilir. Referans olarak gösterdiği “Fransa’nın içgüdüsü”, çalışma saatinin uzatılması, memur ve vergi bürokrasisinin teşhiri, göçmenler dalgası tarafından sözde tehdit edilen “Avrupa uygarlığının” savunulmasından tutun da göçmenleri ekonomik ihtiyaçlara ve ulusun entegre edebilme kapasitelerine bağlayarak kotalar sayesinde en asgariye indirmeye kadar uzanan siyasi programı ikiz gibi 2. Dünya Savaşı öncesi sağın ve burjuvazinin geliştirdiği reflekslere benziyor. Tüm bunlara ek olarak ise “Fransızların Fransızlığını ifade etme hakkını savunuyor”... Ama öyle görülüyor ki François Fillon’un eli söylediği kadar temiz değildir.

(Çeviren: Deniz Uztopal)

  • Fransa’nın cumhurbaşkanı adayları, ortadaki François Fillon.

AMERİKA’NIN GELECEĞİNİ GÖRMEK İÇİN TÜRKİYE’YE BAKIN

Liz COOKMAN
The Guardian

Britanya Başbakanı Theresa May’in kuşku uyandıran Washington ve Ankara turunda, ziyaret ettiği dünya liderlerine bakılırsa; -Brexit’den sonra İngiltere dostlarına çok ihtiyaç duyacak- Donald Trump’ın Müslümanlara uyguladığı yasak ve Recep Tayyip Erdoğan’ın muhalif olan herkese yaptığı baskılara bakınca, böyle dostlara gerçekten ihtiyacımız var mı diye sormak lazım?

Birçok Türk, Trump hükümetinin şok edici ilk günlerini izlerken, tek bir şey akıllarından geçiyordu: “Bizim dünyamıza hoş geldiniz”. İç sorunları dış güçlerin (yabancıların) üzerine yıkma. Medyaya saldırılar. Konuşmalarına sıkça “terör” kavramını serpiştirerek, din üzerinden toplumu bölmek. Türkiye bu yoldan daha önce yürüdü.

Eğer dünya Trump’a karşı durmazsa neler olabileceğini anlamak için ikaz olarak Türkiye’nin giderek otoriterleşmesine bakmak akıllıca olur. ABD başkanının yapacağından korktuğunuz her şeyi Erdoğan büyük ihtimalle zaten yapmıştır. Bunlar ben merkezci insanlar; ülkelerini geleceğe taşımak yerine kendi ellerindeki gücü önemsiyorlar. Theresa May’in ticari anlaşmalarla kontrol edebileceği insanlar değiller.

Dünyanın öbür ucundan oturup, Türkiye hakkında birkaç yazı okuduktan sonra Erdoğan’ın diktatör olduğunu ve insanların uyanması gerektiği söyleyen yorumlar yazarak oyalanmak kolay, fakat ABD’ye bir bakmak lazım; diktatörlükler böyle başlar. Sinsice zihinleri neredeyse kontrol etmek. Bölmek ve yönetmekle başlar.

Unutmayın ki daha bir kaç sene öncesine kadar Türkiye, Ortadoğu’daki demokrasi örneği olarak parmakla gösteriliyordu. Sadece bir kaç yıl sonra abartılarak körüklenen korku ve paranoya ülkenin İslamiyet’e geçişi ve insanların 1980 darbe sonrası geride bıraktığını zannettiği sıkıyönetime geri dönüş gerçekleşti.

Türkiye artık muhalefeti susturmak için, karşıt fikirli olanları tutukluyor; üstelik tecavüz dahil, işkence ve şiddet kullanıldığı da iddia ediliyor. Geçen sene yaşanan darbe girişiminden sonra, binlerce insan -güvenilemez deliller kullanarak- darbe girişiminin sorumlusu olan grubu desteklediği gerekçesiyle işlerinden atıldı. Bu insanlar işsiz ve parasız bırakıldı; işten atılmalar ardından intihar edenler oldu. Türkiye’nin en son unvanı, dünyada en çok gazeteciyi hapseden ülke olması.

Tüm bunlara rağmen Britanya Başbakanı çoğunlukla susmayı ve 100 milyon sterlin değerinde iki savaş uçağı alış verişini yapmayı tercih ediyor. Bu iki liderle görüşmesi Britanya adına çok net bir mesaj verdi: Biz para alabildiğimiz sürece, siz istediğinizi yapabilirsiniz.

ABD’nin çoğunlukla Müslüman halkı olan yedi ülkeye uygulayacağı yasağa karşı May’in gösterdiği zayıf tutum hiç yeterli değil. Trump, işkence kullanılmasından yana olduğunu da söylemişti.

Üstelik Trump ve Türkiye liderinin benzerlikleri burada bitmiyor. Her ikisi de konuşmalarında vatan sevgisini milliyetçilik boyutunda kullanıyor, kürtaja karşı tutum alıyor, kadınları bir obje olarak görüyor ve feminizmi yanlış anlıyor. Her ikisi de damatlarını önemli görevlere aldı ve -özellikle komedyenler ve gazetecilerden gelen- eleştirilere tahammülsüzler.

Daha önce Trump ve Erdoğan birbirinin medyaya karşı tutumunu açıkça destekledi. Türkiye’de zaman geçiren herkes için, New York Times’da basılan olumsuz haberleri “sahte haber” diyerek Trump’ın karalaması çok tanıdık bir davranış gelecek. Aynı zamanda geçtiğimiz cumartesi ABD’de Trump’a karşı düzenlenen yürüyüşlerin haberlerini yapan aşırı sağcı yayın organı Brietbart’in haber başlıkları da oldukça tanıdık geliyor; “Trump ülkeyi korurken, terör bağlantılı grup Cair, protesto ve davaları körükleyerek kaos yarattı” (Brietbar’in kurucusu olan Steven Bannon, aynı zamanda Trump’ın stratejilerinden sorumlu üst yöneticisi).

Bu tamamen Erdoğan’ın izlediği bir tutum; muhalefeti terörle ilişkilendirerek karalamak ve kendi liderliğini yüceltmek. Alternatif gerçekliğin ana vatanı Türkiye.

Medyayı düşman yapan bir ülkede insanlar iktidar tarafından fazla kolay maniple edilebilir. Türkiye’de hükümet yanlısı bir organda çalışmayan gazeteciler sürekli gerçekleri haber yapmak ve tutuklanmayacak kadar haber yapmak arasında bocalıyor.  

Yabancı haberciler bile otosansür uyguluyor, bilmeden “hakaret”sayılacak ve başlarını belaya sokacak şeyleri gözden geçiriyor. Gazeteciler beklenmedik bir anda kapının çalmasından ürküyor ve her yurt dışına çıktıklarında acaba ülkeye geri giriş yapabilecek miyim diye düşünüyorlar.

ABD’deki özgür basına yapılan saldırılara şimdiden, iş işten geçmeden, karşı çıkmalıyız. Trump’ın ABD’ye zararlı olduğu gibi, Erdoğan da artık Türkiye için iyi bir lider değil. Ülkelerinin kimliklerini değiştiriyorlar(…) Bu gibi liderlere sırtımızı dönmek daha fazla yalnızlaşma ve başka aşırı durumlara yol açabilir, ama bu kadar yakın olmak zorunda mıyız?

Sessiz durarak, ortak çalışma yaparak ve Trump gibi insanları davet ederek onları daha fazla güçlendiriyoruz. Biz de suç ortağıyız, hükümetimiz artık dik durmalı.

(Çeviren: Çınar Altun)

www.evrensel.net