Avrupa Birliği’nin yeniden inşası

Avrupa Birliği’nin yeniden inşası

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta, ABD’nin 45. Başkanı Donald Trump’ın Avrupa Birliği’ne karşı söyledikleri ön plana çıktı.

Geçen hafta görevi devralan ABD’nin 45. Başkanı Donald Trump’ın Avrupa Birliği’ne karşı söyledikleri tartışma konusu olmaya devam ediyor. Uzun zamandır yaşanan iç krizlerden (ekonomik kriz, Ukrayna krizi, avro para krizi, mülteciler krizi, Brexit ve AB karşıtı aşırı sağcı güçlerin yükselmesi vs...) dolayı zaten varolan tartışmalar, Trump’la birlikte farklı bir boyuta sıçradı. “Dünyanın artık eskisi gibi olmayacağı” üzerine yapılan tartışmaların, dengelerin yeniden oluşturulmasına dair hamlelerin atıldığı bugünkü koşullarda daha da derinleşerek süreceği görülüyor. 

Üstelik 2017 yılı, Almanya ve Fransa gibi AB’nin en büyük iki ülkesinde seçim yılı. Dolayısıyla başka dönemlerde belki kapalı kapılar arkasında yürütülecek tartışma ve sürtüşmeler de açıktan yürütülebiliyor. AB’nin geleceği, yeniden inşanın ne üzerinden olacağı, Putin’in Rusyası ile ilişkiler, Trump’ın ABD’si ile müttefikliğin neler üzerinden yürütüleceği, NATO’nun geleceği gibi konular Avrupa’nın farklı ülkelerinde alevlenen tartışma konularının başında geliyor. Örneğin Almanya “özgür batının lideri” olma tartışmalarına ağırlık vermeye başladı. Fransa daha farklı bir noktadan Almanya ile yakınlaşma taraftarı ama 3 ay sonra gerçekleşecek. Cumhurbaşkanlığı seçimleri şimdilik her şeyin muğlak bırakılmasına neden oluyor. İngiltere ise sert bir Brexit gerçekleştirerek AB’yi daha da zayıflatma hesapları yapıyor. 

LİDER VE SADIK İZLEYİCİLERİ

German-Foreign Policy

“Federal Almanya, özgür dünyanın kurtarıcısı olmak için AB’yi Donald Trump’a karşı etkili bir güç haline getirmeli.” Almanya’nın ana akım medyası bunu talep ediyor. Bunu başarmak için ise; “Almanya AB içinde liderlik fonksiyonu üstlenmeli ve diğer üye ülkelerin onun sadık izleyicileri/maiyeti haline gelmesini garanti etmeli.” 

Trump’ın başkan seçilmesiyle Almanya’nın dünya politikasında dominant olma iddiası üzerine tartışmalar da arttı. Federal Almanya, 8 Kasım’daki başkanlık seçimi sonrası kendini yeni başkana karşı çıkanların çekim noktası haline getirmek için çaba harcamaya başlamıştı. Örneğin Angela Merkel, seçim sonrası ilk açıklamasında Atlantik ötesi ortak çalışmayı belli koşullara bağlayıp Trump’ın liberal rakibi olarak prim yapmaya kalkıştı. Muhalifler, dış politika uzmanları bu fikri beğendiler, öyle ki liberal Die Welt gazetesi bile manşetine‚ “Özgür dünyanın lideri? Neden olmasın?”ı çıkardı. Şansölye, özgür dünyanın kurtarıcısı olabilirdi. Trump’ın başkanlık döneminin başlamasıyla Alman medyası yine Merkel’i Trump’ın rakibi olarak gösteren manşetler atıyor: Onun özgür batının lideri olabilecek potansiyele sahip olduğu vurgulanıyor.

Alman elitleri, Almanya’nın kurtarıcılık rolünü ağırlıklı olarak AB içinde lider rolünü üstlenmesine bağlıyorlar. Die Zeit Gazetesinin Eski Şef Redaktörü Theo Sommer, Almanya’nın liderlik sorumluluğunu üstlenmesinin zorunlu olduğunu, bunun için ise geri kalan ülkelerin sadakatini garantilemesi gerektiğini yazıyor. Diğer AB ülkelerini saygısızca ‘maiyet’ olarak görmek Almanya’nın nasıl bir zafer sarhoşluğu içinde olduğunu ortaya koyuyor. Sommer, AB’nin ikna edici bir gelecek konseptine, ikinci kuruluş öyküsüne ihtiyacı olduğuna, bunu da sadece Angela Merkel’in yapabileceğine dikkat çekiyor. Kısa süre önce de Münih Güvenlik Konferansı Yöneticisi Ischinger, Almanya’nın AB içindeki dominant rolünü ‘merkezi güç’ kavramıyla açıklamış ve geçen yıllarda Fransa’ya karşı verdiği liderlik mücadelesinde başarılı olamadığını, ikinci sıraya düştüğünü söylemişti.

Alman olmayan gözlemciler ise çoktan beri Almanya’nın dominantlık hayallerini eleştiriyorlar. İngiliz Hans Kundnani, 1871’deki Alman Birliği dönemi ile paralellikler kuruyor. Berlin’de zafer sarhoşluğu ve misyon duygusunun egemen olduğunu belirterek; “Almanya, diğer AB üyelerine doğru yolu gösterip peşinden sürüklemeye çalışıyor. Almanya’da‚ ‘Biz her şeyin doğrusunu biliyoruz, diğer Avrupa ülkelerinin ise dünyadan haberi yok’ duygusu politikayı belirliyor.” diyor. Kundnani’ye göre bu tavır özellikle Fransa’ya yönelik aşağılamada kendini gösteriyor: Bazı yüksek kariyerli Alman bürokratlar, Fransızları aptal ve dalga geçilecek olarak değerlendirip “Hiçbir şeyden haberi olmayan ve disipline sokulması gerekenler” olarak tanımlıyorlar. 

Kundnani, Berlin’in liderlik beklentisinin Avrupa içinde ona karşı yeni koalisyonların oluşmasına yol açacağı düşüncesinde. Almanya, yıllardır izlediği zayıf AB üyelerine yönelik ‘tasarrufu dayatma’ politikasıyla nasıl acımasız bir çizgisi olduğunu kanıtladı. Avrupa içinde bu politikaya karşı koalisyon oluşturma eğilimi oldukça fazla. Ancak koalisyon sorununda farklı yaklaşımlar var. Fransız, İtalyan ve İspanyollar bile, AB içindeki Almanya karşıtı koalisyonun AB’yi tamamen çökerteceği endişesini taşıyorlar. Gerçekten de Almanya şimdiye kadar AB içinde  kendine muhalif olanları bastırmayı, susturmayı başardı. 

Bir süre önce Alman Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Marcel Fratzscher Almanya’ya karşı yeni koalisyonlar oluşmasını engellemek için bir çağrı kaleme aldı. Çağrıda AB içinde hâlâ Almanya’dan şikayet edenlerin varlığı kabul edilmekle birlikte bunların çoğunun haksız ve egoistçe davrandıkları iddia edildi. Tabii ki geriye bakıldığında bazı hatalar yapılmıştı ve eleştirilebilirdi ama Merkel tüm eleştirilere hoşgörü, samimiyet ve dikkatle  cevap vermişti. Bu nedenle ‘diğer’ AB ülkeleri kendi yanlışlarını gizlemek için Almanya’yı kurcalamaktan vazgeçmeliydiler. 

Bu tartışmalara paralel olarak Federal Hükümet, Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ve Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu Başkanı Elmar Brok aracılığıyla AB üyelerine sadece Rusya’ya karşı değil yeni ABD yönetimine karşı da birlik içinde olma çağrısı yaptı. Donald Trump’ın başkanlığı sadece AB içinde eleştirileri bir yana bırakıp kaynaşmak için değil Almanya önderliğinde dünya çapında bir güç olmak için de araç yapılıyor. 

(Çeviren: Semra Çelik)

THERESA MAY, DONALD TRUMP’A KARŞI DİK DURMALI

Martin KETTLE / TheGuardian

İngiltere Başbakanı Theresa May’in, Donald Trump’la yapacağı erken görüşme zamanında iyi bir fikir olarak düşünülmüş olabilir. Britanyalı başbakanlar, yeni bir ABD başkanı seçildiğinde, onunla Beyaz Saray’da ilk buluşanlar arasında olmak için büyük çaba sarf ederler. Trump da durumun böyle olduğunu biliyor ve yabancı ülkeleri sevdiği kadar Britanya’yı da seviyor. İki ülke arasında bir dostluk var. Yeni liderlerin yüz yüze görüşme ihtiyacı da var.
Bu buluşma süreci zaten küçük düşürücü bir tören ama şimdi hiç önceden olmamış kadar küçük düşürücü. Tabii ki Transatlantik ilişkisi çok önemli. Ama erken buluşma ihtiyacı gerekli miydi? Britanya başbakanı, ABD başkanıyla ocakta buluşacağına şubatta buluşsaydı ne fark ederdi? Kaybedeceği hiç bir şey yoktu. Washington’la açılış buluşması yapmaya İsrail hariç hiç bir ülke bu kadar meraklı değil.
Buluşmak istediğimiz kişi Abraham Lincoln veya Franklin Roosevelt değil, sözünü ettiğimiz kişi Başkan Trump. Trump sadece ABD’yi değil, dünya çapındaki siyaseti rahatsız ediyor. Her sabah medeni duruşa bir darbe vuruyor. Britanya’da sevilmiyor ve Başkan May’in yapacağı her hangi bir konuşma bunu değiştirmeyecek.
Washington ziyareti Başbakan Theresa May için fırsatların aksine tehlikeler içeriyor. Üst düzey danışmanları bile bu ziyaretin olumlu yanlarını görmekte zorlandıklarını söylüyor. Danışmanlar ve başbakan açısından, ziyaret sürecinde, talihsiz bir durum gerçekleşmediği sürece bu ziyaretten büyük ihtimal tatmin olacaklar.
Bu ziyaretin çok tehlikeli yanı da var. İlk göze çarpan yanı, Trump’ın kendisi. İşkence, ülkeler arası duvar örme, Çin, ABD’ye girişe engel koyma konusunda çok sorumsuz açıklamalar yapıyor. Uzmanların en çok korktuğu şey, Theresa May’in yanında yapabileceği uygunsuz açıklamalar. Theresa May’e yakınlaşmak kolay değil. Trump’da zaten nahoş bir kişilik. Theresa May veya danışmanları aptal değil. Bu sürecin avantajları ve dezavantajları var. ABD seçimlerinden önce Trump ve onun yakın çevresi konusunda alaycı olabiliyorlardı. Bu kişi Trump da olsa artık ciddi bir siyasi ilişkiye ihtiyaç olduğunu karar vermişler. Bu konuda haklılar. En azından istihbaratı koordine etme ve Trump’ı Vladimir Putin ve Doğu Avrupa’ya yönelik yürüttüğü siyasetten uzaklaştırma açısından önemli.
Bunu ne pahasına olursa olsun yapmamalı. Eğer Theresa May, Trump’ın yaptığı bazı konuşmalara karşı bir mesafe koymazsa kendi ülkesinde itibar kayıp eder. En azından işkence konusunda bir kırmızı çizgisi olması gerek, hem pratikte hem de prensipte böyle yaklaşmalı. Tony Blair sürecinde de öğrendik, kaçamaklı cevaplar vermek itibar kaybettiriyor. Theresa May, kul olmanın tehlikeli yanını görmeli. (..)
(Çeviren: Çağdaş Canbolat)

NATO VE AVRUPA ARASINDA BİR TERCİH YAPMAK LAZIM

Jack DION
Marianne Dergisi 

İki tavşanı birlikte kovalarsan genelde ikisini de yakalayamazsın. Oysa ki François Fillon, NATO ve Avrupa konularına dair Le Monde gazetesine verdiği bir mülakatta tam da bunu yapmaya çalışıyor. General De Gaulle’ün bir mirasçısı olarak, Cumhuriyetçiler partisi (LR) Cumhurbaşkanlığı adayının Fransa’nın (...) NATO’nun silahlı kolundan giderek uzaklaşacağını belirtmesi gerekirdi. Fakat bunu beklemek (...) General Charles De Gaulle’ün 1966’da terk ettiği NATO’nun silahlı koluna Fransa’nın tekrar girmeye karar verdiği Sarkozy döneminde, François Fillon’un başbakan olduğunu unutmaktır. Tam da bu karara yaslanarak eski başbakan, NATO’nun “gerekli” olduğunu belirtiyor ama hemen sözlerine “Avrupa’nın kendi savunmasını inşa etmesi gerektiği”ni ekliyor. Peki bunlardan hangisi ayakta kalacaktır? Donald Trump’ın, Atlantik ittifakının artık “çürümüş” olduğunu ilan etmesi Avrupa’da tepki çekti ve François Fillon bunun kesinlikle doğru olmadığını ifade ediyor. Ona bir dizi hassas ruhlu insanlar da eklenerek ABD Başkanına çağrıda bulunuyorlar: “Hayır Donald, bizi terk etme”. 

Kuşkusuz kendi kendini korkutmak yasak değildir. Fakat tedirgin olanları rahatlatalım: Donald Trump NATO’yu, yani Amerikan egemenliğine gerekli olan bir aygıtı, gemiden aşağı atmayacak. Yalnız üye olan ülkelerin mali yükün daha fazlasını taşımaları için kasadan geçmelerini zorunlu kılacak. Bunu ne için yapmış olursa olsun, Amerikan başkanının (NATO’nun çürümüşlüğüne dair) tespiti nadir görülen doğru bir tespittir. 

Ne yazık ki LR’den tutun da Sosyalist Parti yöneticilerine kadar, oradan da Soğuk Savaş nostaljisi yapan Fransa’nın birçok siyasi sorumlusu aynı tespiti yapmıyor. Le Monde gazetesindeki köşe yazısında (Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni) Arnauld Leparmentier NATO’nun Avrupa’nın güvenliğinin “garantisi” olduğunu belirtiyordu. Kurtuluş savaşından itibaren başlayarak “Paxamericana” ve NATO’nun nükleer şemsiyesinin” Batıyı Sovyetler’den koruduğunu anlatıyordu. Bu tespitler tarihsel olarak yanlış değil fakat artık tüm kör ve sağırların da bildiği gibi Sovyetler Birliği haritadan silindi. Soğuk savaş yıllarında kalmış üzüntülü ruhlar bu küçük detayı görmek istemiyor ve bugünkü Rusya’ya, SSCB’nin kopyasıymış gibi davranıyorlar. NATO, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, belirli bir coğrafik alanda olan, Doğu’ya karşı blok oluşturmak için kuruldu. O zaman birbirine antagonist olan iki sistemin varlığı söz konusuydu. 

Fakat, 1990 ve 1991’de tarih’in büyük rüzgarları SSCB’yi devirdi. Mantıksal olarak ona karşı savaşı yürütmek için kurulan askeri örgütün de kendi varlığını sorgulaması gerekirdi. Yok olan bir düşmana karşı savaş yürütmenin ne anlamı var ki? Fakat öyle olmadı ve NATO, kafası kesilmiş bir ördek gibi ilerlemeye devam etti. Daha da kötüsü, bu askeri blok, sanki dünya doğru yola sokulması gereken vahşi halklardan oluşuyormuş gibi kendi kendisini (Batı) dünyasının jandarması ilan etti. Hatta Moskova’nın eski uyduları, kendilerini rahatsız eden komşularına karşı bir yandan NATO’ya diğer yandan ise AB’ye üye oldular. (...) Fakat Moskova’ya gerekli ve başlatılması gereken bir diyalog yerine Rusya’nın etrafı çevrildi ve Vladimir Putin’in giderek rahatsızlığı arttı. (...) 
Bu konuda diğerlerine göre daha temkinli davranan François Fillon, NATO ile AB’yi yan yana var etmek istiyor. Ama bu mümkün değil çünkü Avrupa tamamen NATO’laştırılmış. AB’nin 28 üyesinin 22’si NATO üyesi. Avrupalı olmadan çok NATO’cu olan bu üyelerin çoğu için Avrupa’nın savunmasının adı NATO’dur. 2003’de, (Fransa Cumhurbaşkanı) Jacques Chirac’ın Irak savaşına karşı olduğu dönemde bunların çoğu savaşı büyük içtenlikle savunmuşlardı. WikiLeaks’ın belgeleri sayesinde bugün o dönemde Sosyalist Partinin kimi sorumlusunun ABD’nin Paris konsolosluğuna gittiği ve Fransa’nın bu tavrının ne kadar yanlış olduğunu ifade ettiğini öğrendik. François Fillon’un daha açık bir tavrının olmaması da üzüntü verici. Bir yandan “Avrupa savunma ittifakı” kurma ve Rusya ile bir anlaşma yapmayı savunuyor, diğer yandan ise, bitmiş bir dönemin kalıntısı olan NATO’yu kurtarmak istiyor. Atlantik ittifakı mı Avrupa’mı, artık bunların arasında bir tercih yapmak lazım. 
(Çeviren: Deniz Uztopal)

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.