Öğrencisi, ihraç edilen akademisyen için yazdı: Kimin yası?

Öğrencisi, ihraç edilen akademisyen için yazdı: Kimin yası?

Ankara Üniversitesi öğrencisi, KHK’yle üniversiteden ihraç edilen Barış Akademisyeni Doç. Dr. Sevilay Çelenk'in bir yazı kaleme aldı.

Çiğdem Dağdeviren
İLEF mezunu

Son dönemlerde yakından yaşadığımız “şiddetin” ne olduğunu, nasıl gerçekleştiğini ve ne kadar etkilendiğimizi sorgulamayı anlamlandırmayı derslerimizde, okulumuzda öğrendik biz. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki (İLEF)  hocalarımız her fırsatta gündeme taş gibi düşen meseleleri, aslında hepimizin gözden kaçırdığı meseleleri görmemizi sağladılar. Üniversiteyi meslek edinmek için değil de, hayata nasıl bakacağımızı öğreneceğimiz evimiz gibi sahiplendik, her verilenden en güzel şeyleri almayı başardık.

Geçen sene mezun oldum ve hala hayatımı şekillendiren en önemli dersleri aldığım hocalarım bir bir uzaklaştırılıyor, evlerinden. Son sene almış olduğum iki önemli ders vardı. Haber sosyolojisi ve ayrımcılığa karşı dersler. Sevilay Çelenk’in verdiği haber sosyolojisi dersinde Judith Butler’ın “Kırılgan Hayat” kitabını okutmuştu. Devlet şiddeti doruk noktalara ulaşmışken, biz bu dersi almış, bu şiddeti incelemiştik. Sevilay hoca bize okuttuğu bu kitapla neden Barış İmzacısı olduğunu, neden okulundan uzaklaştırıldığını anlatmıştı aslında. Butler’ın bu kitabını okuduktan sonra yazmıştım. Geçen sene bugüne döndüğümde üzüntüsünü yaşadığımız birçok şeyi anlamamızı sağlayan, hayatımıza şekil verecek ve insanın insan olmasından kaynaklı bir değeri olduğunu anlatan hocalarımızı bizim aramızdan söküp alarak yaşatıyorlar bize acıyı. Sevilay hocamızın özelinde bizden uzaklaştırmaya çalıştığınız bütün hocalarımız yazdıklarıyla, söyledikleriyle bizimle birlikteler. Öğrettiğiniz ve sizden öğreneceğimiz birçok şey için çok teşekkür ederiz hocam. Sıcacık sarılmalarınız, gülüşünüz, umudumuz. Bundan sonra yazdıklarım, benim için hocalarımızın neden imzacı olduğunu, neden “Barış” dediklerini anlamamı sağlıyor. Aradan bir yıl geçmesine rağmen Sevilay hocamızın haber sosyolojisi dersi için anlattıkları hala anlam taşır ve taşımaya devam edecektir. Sevilay hocamızın bende bıraktığı izdir bu yazdıklarım.

ŞİDDETİ ANLAMAK

“Şiddete bir insanlık meselesidir” diyerek yaklaşan Judith Butler, yazdıklarıyla şiddeti anlamamızı yakından sağlıyor. Eleştirel bakış açısı ile bakmak, olayları ne kadar yaşasak da içeriden baktığımız durumlara biraz da dışarıdan bakarak şiddetin var olup olmaması gerektiği ve şiddete maruz kalan kişilerin “yas”ının tutulup tutulamamasını sorgulatır. Butler yazdıkları ile bize şiddete maruz kalmamızın sonucunu zarar görebilir olmamız, yara alabilmemiz olarak tanımlar. Toplumsal bir varlık olmamızdan kaynaklı yaratılan kimlik, kültürel bağlar, bizim duygusal olarak yakın olduğumuz kişilerin ve halkların yasını tutmamızı normal kılmıştır. Ancak kendimizden olmayan veya bizi kendilerinden saymayan kişiler için nasıl düşünmeliyiz? Küresel bir şiddetin var olduğunu bunu çeşitli şekillerde yaşayabileceğimizi söyler; örneklememiz gerekir ise bir kadınsan, Aleviysen, kısacası toplum içinde yer alan “biz”lerin egemenlerin karşısında öteki olması şiddete maruz kalması için yeterli. Kültürel olarak farklara sahip olmamıza rağmen ötekiler olarak bir “biz”den bahsedebiliriz. 

Bir yaşamı, yası tutulabilir kılan “İnsan” olmasıdır aslında. Fiziksel olarak yaşadığımız dünyada duygusal olarak, kültürel olarak bağlarımızın olması bizi yaşama bağlayan değerlerdir. Yani bizim sadece karşımızdaki kişinin insan olmasından kaynaklı yas tutabilir olmamız gerekir. Ancak son dönemlerde yaşadığımız şeyler “kimin yası tutulur” sorusuna verilen yanlış cevabı ne yazık ki yüzümüze vuruyor.

YAS YAS SAYILMADI

Evet ne oldu da bizim yasımız yas sayılmadı, yok sayılan bir halka uygulanan şiddet görülmedi… Batıda her şey yolundayken, ülkenin batısı gözlerini kapatmışken: öldürülen çocuklar, sokak aralarında 7 gün bekleyen anne cenazeleri, öldürülen yurttaşların yası tutulmadı. Öldürülen bebekler, anneler iktidar tarafından “terörist” ilan edildi. Evet “Kimin yası tutulur, kimin tutulmaz?” sorusunda asıl belirleyici yine iktidarın kendisi oluyor burada. İnsanlık meselesi olarak yaklaştığımız bu soruna, Çınar Patlaması sonucu ölen çocuklar ve sivil yurttaşların yasını tutacak mıyız? Yoksa sosyal medyadan biz de “Oh olsun”, “Bizden değillerdi” diyerek yaratılmaya çalışılan savaşın içine mi düşeceğiz? Ya da bu durumun karşısında yer alarak “yaşamanın bir hak” olduğu vurgusunu yapıp, barış için mücadele mi edeceğiz? “Biz” diyerek, yaratılan öteki tarafın aldığı acı içimizde rahatlamaya yol açıyorsa biz de yaratılan tuzağın içine düşmüşüz demektir. Biz yasımızı tutarken nasıl milliyetçilik, faşizanlık ile aynı anda mücadele ettiysek şu anda kendi içimizde verdiğimiz mücadele de kendi benliğimize karşı verdiğimiz bir savaştır. Barış isteyenlerin yok sayıldığı içinde bulunduğumuz dönemde biz barış diyerek yaşam hakkını savunmalı, ölümlerin karşısında yer almalıyız. Uğradığımız her saldırı bizi daha fazla yara almaktan ileri götürmeyecek.
 

www.evrensel.net