İlknur’a geç kalmış bir veda mektubu

İlknur’a geç kalmış bir veda mektubu

Sevda Karaca, 1 yıl önce hayatını kaybeden Hayat Televizyonu ve Evrensel gazetesinin emektarı, belgesel yönetmeni İlknur Yılmaz'a mektup yazdı.

Sevda KARACA 

İlknur’um,

Tam 1 yıl oldu sen göçeli. Ben düne kadar, sevdikleri öldükten sonra insanların yaşadığı o ilk inkar aşamasında kalmıştım. Şimdi ne olduysa oldu, beni inkarı aşıp gerçeğe varmaya zorlayan o “ne olduysa oldu”yla oturup yazıyorum. “İnkarla” baş etme çabası belki bu... Sen, zaten elinin değdiği herkese baş etme gücü vermekle ünlüsündür. Yine yaptın... 

Ben tarihin çok zor geçen zamanların, koşullarına karşıt başka türden gelişmelerin önünün açılmasından ibaret olduğunu kitaplarda okumuştum. Bunun ne demek olduğunu senden öğrendim. Çok şanslıyım. Mesela senin anlatılarınla karşılaşana kadar darbe sürecinin karanlıkta bırakan, yıkan, yıldıran bir “kaybedenler” tarihi olduğunu anlatmışlardı. Senden öğrendiğim kahkahasıyla, dayanışmasıyla, kendine yeniden bir hayat kurma mücadelesiyle, yoktan var etme çabasıyla direnenlerin olduğu bir “feyz” tarihiydi. 

12 Eylül karanlığında gülmenin nasıl da bir direniş halini aldığını, gözaltında, cezaevinde, işkencede kadınların birbirini kollayan yoldaşlığının nasıl da sağalttığını, yalnız bir kadının bir küçük çocukla kaçak yaşamasının ne demek olduğunu, bütün zorluklara rağmen “ben varım” deme cüretinin neyi nasıl da değiştirebileceğini...
Yoktan var çıkarılabileceğini öğrendim. 

Bugün bu karanlık günlerde insanların yüzüne bakarken bir gülücüğü ihmal etmiyorsam, en düştü düşecek günlerimizde kadınca bir yoldaşlığın insanı güçlendiren, değiştiren yönlerine tutunarak yol alabiliyorsam, türlü çeşit dertle yoğrulan, dört bir yandan ayar verilen anneliğime dair zorlukları, kafa karışıklıklarını, endişeleri bir biçimde çözebiliyorsam içimde, o ışıklı hikayelerinden öğrendiğim bir şey olduğu için yapabiliyorum bunları:  

“Haysiyetle yaşama çabasının, yoldaşlığın ve örgütlülüğün dönem neyi getirirse getirsin, neyi dayatırsa dayatsın karanlıktan çıkaran, insanı insan yapan yegâne şey olduğu bilgisi...”

Asla açık açık böyle söylenmeyen ama hep buraya varılan kalıcı bir bilgi...
Anlatılamaz bir bilgiyi her anısıyla, her hikayesiyle, her yaptığıyla anlatmak sana hastı... Sanki masal anlatır gibi... 
***
Hani çocukluğumuzun masallarında kahramanlar, zorbalar, iyiler, kötüler vardır ya... Hani kahramanlar kötülükle savaşır, devleri yener, zalim padişaha karşı gelir, çözülmez düğümleri çözer, dermansızlara derman bulur, yeraltında canavarlara kafa tutar, canavar bildiğimizin canavar olmadığını gösterir ya... 
İmkânsıza muhakkak bir imkân vardır ya hani o masallarda... 

Kimsenin yerine getiremeyeceği işlerle baş etmek zorunda olan, herkesin dalga geçtiği hayalin peşine düşen kahramanın imkansız gibi görünen bütün zorlu işleri başardığını, ne yapıp edip o hayali gerçekleştirdiğini görürüz ya... 

Kendinden, amacından, inancından, hayalinden bir an bile şüpheye düşmeyişin, herkesi ve her şeyi o amaca ulaşmak için hikayesine katan etiyle kemiğiyle bir insanın bütün zorlukları nasıl da alt ettiğini anlatır ya o masallar...

Dile gelen kurtlar kuşlar, omza konan periler, bir bilge baykuş, bir parlak ay, şişeden çıkan bir cin yolundan dönmemeye ahdetmiş kahramana yardım eder ya hani. Yani eğer inanmışsan, eğer amaç edinmişsen, eğer doğru bildiğin yoldan şaşmazsan seni yolundan alıkoyacak hiçbir şey olamayacağını anlar, çevreni saran herkes ve her şey o yola yoldaş olur ya hani... 
İçimize hiç unutulmayacak bir yaşam bilgisi olarak işlediklerini işte böylesi masallar gibi anlattın. 
***

Bugüne; karmaşa, karanlık, umutsuzluk, kaygı ve endişeden başka bir şey vermeyen tüm bu olup bitene bakarken o anlatıdan öğrendiklerime sığınıyorum. 

Yokluğunda geçirdiğimiz şu 1 yılda olup bitene bakıp, senin bize öğrettiğin ama zalimlerin bizden unutmamızı istediği şeyleri yokluyorum. İnkarı bırakıp gerçeğe dönmeye, sana bir mektup yazmaya o yoklama neden oluyor belki de...

Bugünün zalimlerinin her dönemin zalimlerinden öğrendiği şeyler var; beraber yaşayabilmek 
için en gerekli, en vazgeçilmez araçlarımızı kaybetmemizi, bırakmamızı istiyorlar.

Karşılıklı oturup konuşabilmek gibi... Sevdiğin insanın iyi olmama halini görüp “aman benim de bin derdim var” dememe, kendinden önce onu sarıp sarmalama gibi... Birlikte yol yürüdüğün kişi tökezlediğinde, amacın sadece bir noktaya varmak olmadığını görmek, o noktaya birlikte varmanın esas olduğunu anlamak ve tökezleyene omuz vermeyi zul saymamak gibi... İnsanı insan yapan gururu incitmemek gibi... Karşına ne çıkarsa çıksın yılmamak, düşmemek, bıkmamak gibi... Hayatta kalabilmek için insanlıktan taviz vermeyi salık verenlere karşı “insanlığımdan vazgeçmeyeceğim, sen de vazgeçme” deme cüreti gibi... 

Senin ışıldayan ve hayrete düşüren yaşam azmin neyin içinden geçersek geçelim, yer yer o şeyin altında kalmış gibi hissetsek bile yazmak, konuşmak, dertleşmek zorunda olduğumuzu, birbirimize sahip çıkmak zorunda olduğumuzu, zorbaların da en çok bu en insani araçlarımıza saldırdığını, eğer onlara sahip çıkmazsak tükenip gideceğimizi öğretti bize...

Yani İlknur’um, senin masal anlatın, dirençli yaşamın, vazgeçmeyen inadın ve örgütlü bilincin; haysiyetin bir kişilik özelliği değil, bir ilişki biçimi olduğunu öğretti sana dokunan herkese... 

Böyle yaşayan, bunları öğreten ölür mü İlknur? 

Bunları senden öğrenen, yenilir mi hiç?

* "Masal"ı zihnimde açan sevgili Hazal Halavut'a teşekkür ederim.

Son Düzenlenme Tarihi: 22 Ocak 2017 07:19
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.