Trump ve Brexit gölgesinde Davos

Trump ve Brexit gölgesinde Davos

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta ABD başkanlık görevini alan Donolt Trump, ve Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu vardı.

Bu hafta Avrupa’nın gündemini dün resmen görevi devralan Trump’ın, başkanlığı öncesi NATO, AB ve Almanya’yı hedef alan açıklamaları ile İngiltere Başbakanı May’in Brexit konusundaki kararlı tavrı sonrası gelen tepkilerin yanı sıra Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu oluşturdu.

TRUMP VE AVRUPA’YA ELEŞTİRİLERİ

Trump’ın Avrupa, Almanya, Brexit, NATO ve Rusya konularında yaptığı birçok açıklama, Avrupa’nın önde gelen basını tarafından “Yeni bir dünya düzeninin başlangıcı mı?” sorusuyla karşılandı. Almanya Başbakanı Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Hollande “Dışarıdan öğütlere ihtiyacımız yok” yanıtı verdi. Fransa’nın en etkili gazetesi Le Monde’un yazı işleri müdürünün kaleme aldığı makalede ABD’nin saldırgan tavrına karşı AB’nin, özellikle de Almanya ve Fransa’nın daha saldırgan olması gerektiği savunuldu. 

AB-İNGİLTERE MUHAREBESİ BAŞLIYOR

Bu hafta İngiltere’de Brexit tartışması, Başbakan Theresa May’in yaptığı önemli konuşmalar sonucu bir kez daha alevlendi. Başbakan referandum sürecinde AB içinde kalma kampanyasında yer almasına rağmen Brexit pazarlığın öncülüğünü yapacak. May, Britanya’nın ortak pazardan çıkması gerektiğini ilk defa bu kadar, açık bir şekilde ifade etti ve Britanya’yı vergi cennetine çevirebileceğinin işaretlerini de verdi. AB’den çıkma yanlısı The Telegraph başbakanın yaptığı konuşmasında bir hayli memnun görünüyor ve AB’nin Britanya’yı cezalandırmaması konusunda uyarıda bulunuyor. 

KAPİTALİSTLER KAPİTALİZMİ ELEŞTİRİYOR!

Bu arada 2017 Dünya Ekonomik Forumu de geçtiğimiz hafta yapıldı. Davos’ta bir araya gelen dünyanın en büyük sermayedarlarının sözcüleri, ellerindeki 2017 Küresel Risk Raporu temelinde dünyayı nasıl yöneteceklerine karar vermek için kafa kafaya verdi. İngiltere’deki Brexit olayı, ABD’de Trump’un başkan olması, Avrupa ülkelerinde aşırı sağ partilere kayış, halkların sisteme ve düzen partilerine güvenlerinin azaldığı şeklinde yorumlandı. Bu nedenle kapitalistlerin güven tazelemek için sisteme şekilsel eleştirilerde bulunmaları, kendilerine çeki düzen vermeleri ve kapitalizmin bekası uğruna bazı küçük tavizlere hazır olmaları gerekiyor. Neues Deutschland’dan çevirdiğimiz yazıda; “Kapitalistler bile kapitalizmi eleştiriyorsa solun onlarla farkını ortaya koyması gereklidir” yorumu yapılıyor. 


AB, BREXIT’İN MANTIĞINI GÖRMELİ

Telegraph 
Başyazı 

Küreselleşmenin sembolü gibi; ağır yük taşıyan bir tren, uzak bir yolculuktan sonra, dün Doğu Londra’nın Barking bölgesine yanaştı. Çin’den yüklenen ürün dolu bir tren... 

14 gün önce Şangay’a 200 mil uzaktaki Yiwu’dan ayrıldı. Channel Tunnel (deniz altı yolu) üzerinden son durağı Britanya’ya gelmeden önce farklı mesafelerle ve vagonlarla yedi ülkeden geçti. 

Çin ve Avrupa arasında ticari bir anlaşma yok. Çin, Avrupa’nın gümrük birliğinin bir parçası değil ve Ortak Pazarın bir üyesi de değil. Ama 15 Avrupa şehri, İpek Yolu olarak bilinen ticari hattın üzerinde bulunuyor. Başbakan Theresa May’in, Britanya adına yapacağı müzakerelerden vazgeçeceği konusunda endişe edenler yukarıda sözünü ettiğimiz treni akıllarından çıkartmasınlar. Brüksel’deki siyasetçiler ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar ürünler kendi piyasasını buluyor. 

Zaten böyle de olması gerek. Başbakan, Lancaster House’da Brexit’le ilgili ne sert, ne de yumuşak bir konuşma yaptı. Onun yerine rahatlatıcı bir Brexit konuşması hazırlamaya tercih etti. Britanya, demokratik hakkını kullanarak AB’den çıkmayı seçti ve iki taraf da yaşanacak yol ayrımından başarılı çıkabilir. AB liderleri Brexit pazarlığından en iyi sonucu elde etmek istiyorlarsa, bu sürecin iki tarafın avantajına olabileceği konusunda ikna olmak zorundalar. AB’den çıkma kararı aldığı ve diğer ülkelerin de bu yolu izleyebileceği endişesiyle Britanya’yı cezalandırmamalılar. 

Ne yazık ki AB liderlerinin bazıları durumu böyle değerlendirmiyor. Fransız Cumhurbaşkanı, François Hollande, müzakereler başladığında koltuğunu devretmiş olacak ama buna rağmen Brexit kararı için Britanya’nın bir bedel ödemesi gerektiğini söyledi. Bunun ardından İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson, her zamanki renkli tavrı ile Hindistan’da katıldığı bir konferansta cevabı yapıştırdı ve “İkinci Dünya Savaşı filmine benzeyen bir ceza dayağını” kabul etmeyeceğimizi söyledi. Tabii ki yaygara koptu, Belçikalı bir milletvekili bu yorumu “tiksindirici” olarak tarif ederken, diğer yandan İşçi Partili ve liberal siyasetçiler bu yorumu kınamak için adeta sıraya girdi. 

Başbakanımız AB’deki ortaklarımızı yatıştırmak için uğraşırken, belki de dışişleri bakanı benzetmelerini daha dikkatli seçmeliydi. Ama bu sahte ve asıl tehlikeli meselelerin yanında çok önemsiz bir tartışma. 

Hiç beklenmedik bir şekilde en yerinde yorum; AB Komisyonu Başkanı Jean Claude Juncker’dan geldi. Juncker “adil ve dengeli” bir anlaşmaya varılması gerektiğini söyledi. Tek istediğimiz ve küresel bir ekonomide AB’nin ihtiyacı olan da bu. (Çeviren: Çağdaş Canbolat )


TRUMP VE ALMAN DÜŞMANLIĞI ZEHİRİ

Arnaud LEPARMENTIER*
Le Monde 

(Almanya Başbakanı) Angela Merkel büyük şok yaşadı. Donald Trump’ın 16 Ocak pazartesi günü Bild Zeitung’a verdiği mülakattan çok gücendi. Seçilmiş ABD başkanı NATO’nun “artık kullanılmaz” olduğunu, AB’nin “Almanya’nın hizmetinde bir alet” olduğunu, Alman başbakanın; “illegal” olarak adlandırdığı mültecilere kapıyı açarak “felaketsel bir hata” yaptığını, Alman otomobil üreticilerinin New York’ta BMW veya Mercedeslerini satmak için yüzde 35 gümrük vergisi ödeyeceklerini belirtti. Kuşkusuz gerçekte öyle olup olmayacağına bakıp, Trump’ın tutarsızlıklarına dikkat çekebiliriz ya da Trump’ın Avrupa’da bildiği tek şeyin golf sahaları olduğunu belirterek kendimizi teskin edebiliriz. Fakat gerçekler bundan daha ağır. ABD başkanı bilinçli bir şekilde Almanya’nın istikrarını bozma operasyonu başlattı. Vladimir Putin’in kesinlikle yadırgamayacağı bir saldırıdır başlatılan. Trump modern Almanya’nın dört temeline saldırıyor: NATO tarafından garanti altına alınan güvenliği; sanayi ihracatı sayesinde sağlanan refah, mültecilere kucak açmayla kendini gösteren değer ve insan hakları ile Avrupa kurumsal düzeni. (...) 

Ekonomik ve siyasi gücünün zirvesinde olan Almanya için söz konusu olan yıkılan bir dünya. Almanya’nın tarihsel dramı bilinen bir şey: Kıtayı yönetmek için çok zayıf, komşu ülkelerin korkmaması için ise çok güçlü. 1945’den sonra bu çelişkiye çözüm bulabilmişti: Batı’yı Sovyetler’den koruyan “Pax Americana” ve NATO’nun nükleer şemsiyesi. Bu barış garanti altına alındıktan sonra Almanlar yeniden inşaya başlamış ve Fransız komşularıyla anlaşabilmişlerdi. Barack Obama’nın geri çekilmeyi başlatması ve Vladimir Putin’e karşı NATO’nun tekrar sorgulanmaya başlanması bu dengeleri bozdu. 

Söz konusu dezangajman aynı sırada Almanya’nın ekonomik modelinin de şiddetli bir şekilde masaya yatırılması sürecine paralel olarak işledi. Almanlar serbest ticaretin doğanın bir kanunu olduğuna inanmaya başlamışlardı. Fakat yanıldılar. Tüm dünyaya makine aletlerini ihraç ederek işsizliklerini ve serbest ticarete karşı tepkileri de birlikte ihraç etmişlerdi. İnanılmaz büyüklükte olan ticaret fazlalıkları (GSYİH’nin yüzde 9’u) küreselleşmenin yeni kuralları sayesinde daha da arttı: Kazanan her şeyi silip süpürür. Oysa ki Alman sanayi emperyalizmi artık yuhalanıyor, Trump’un korumacılığı ise fırsattan istifade buna daha da yükleniyor. 

Üçüncü saldırı ise değerlere karşı. Eleştiri iğrenç: Aşırı güçlü ve sinik olduklarından dolayı (Sanayi örneğinde gördüğümüz gibi) topladıkları tepkiler kadar, Almanlar mülteciler örneğinde görüldüğü gibi naif aşamasına varacak kadar cömert olduklarında da eleştiri konusu oldular. Uzun lafın kısası Almanlar ne yaparsa yapsınlar nefret konusu oluyorlar. Saldırının can alıcı noktası ise burada: Trump, Le Pen, Farage ve benzerleri gibi her türden popülistin üzerinden yükseldiği rüzgarı, yani Alman düşmanlığını teşvik ediyor. Onlara göre AB, halkları, Almanya lehine soyan bir aygıtmış. Trump’ın belirttiklerine gösterilen dikkat ölçülerin kaçırılmış olmasından değil, sınırlı ve kısmi de olsa bir doğruluk payı taşımasındandır. Bu sözler aslında kendi savunması için para harcamayan, fakat gösteriş yapmak için banker olan büyük ve bencil “İsviçre” ‘yi teşhir etmeyi hayal edenlerin değirmenine su taşıyor. Fakat bu şeytani bir tuzaktır. Aslında Trump sadece Almanya’ya değil, tüm Avrupa’ya saldırıyor. François Hollande ve Angela Merkel de bunu gayet iyi biliyorlar ve mülakatın yayımlamasından sonra birbirleriyle telefonlaştılar. Avrupalılar buna karşı cevap vermeli ve dört eksende hareket etmelidirler: Rusya’ya karşı savunmada Avrupa kendi üzerine düşen maliyeti karşılamalı ve böylelikle Washington’u kendi görevleriyle yüz yüze bırakmalıdır; popülistlere karşı, ne değerlerinden ne de mülteciler hakkından taviz vermeksizin göçmenlik dalgasını denetim altına almalıdır, kaldı ki bunu yapmaya başladı bile. Göze göz, dişe diş: En azından Alman otomobilleri kadar emperyalist olan GAFA’lara karşı (Google, Apple, Facebook, Amazon) AB saldırmalı ve onları şiddetle vergilendirmelidir, fakat Alman ticaret fazlalığı azaltılarak Güney Avrupa’ya yatırım yapılmalıdır. Son olarak ise, kendi kendini kamçılayan Paris’in sandığı ve kimileri tarafından gösterilen Germen küstahlığının belirttiği gibi Avrupa sandıklarından daha az Almancıdır. Son yılların en fazla öne çıkan fikirleri (avro para bölgesi, Avrupa savunması, ortak göçmenlik politikaları) Almanya’dan çok Fransızlarındır. Sahte bir saflığa kapılmaktan artık vazgeçelim: Almanya’yı hedefleyerek Trump aslında Fransa’yı da hedeflemiştir, ülkemizin isminin kullanılıp kullanılmaması bunu değiştirmez. 
(Çeviren: Deniz Uztopal)
* Le Monde Gazetesinin Yazı İşleri Müdürü 


SERMAYE ELİTLERİ KAPİTALİZMİ ELEŞTİRİRSE

Guido SPECKMANN
Neues Deutschland

Tersine dünya? Bankerler, tekel şefleri, menajerler, servet yöneten kurumlar ekonomide kısa vadeli düşünmeyi eleştirerek kapitalizmin reformu ve kârın şimdikinden daha iyi dağıtılmasını talep ediyorlar. Dünya Ekonomik Forumu Kurucusu ve Yöneticisi Klaus Schwab, kapitalist ekonomik modelin artık insanlara hizmet etmediğini, bunun sorumlusunun rüşvet, kısa vadeli düşünmek ve gelişim kârlarının adaletsiz dağılımı olduğunu söylüyor. Bu, Schwab’ın bireysel görüşü değil; Davos’ta buluşan sermaye elitlerinin üzerinde tartıştığı 2017 Küresel Risk Raporu’nun tespitleri. 

Ne oldu böyle? Patronlar birdenbire kapitalizmi eleştirenlerin saflarına mı katıldı? Birdenbire değil... Temmuz ayında Financial Times gazetesinde aralarında General Motors, yatırım bankası JP Morgan ve servet yönetimi şirketi Blackrock’un olduğu firmalar tarafından verilmiş bir ilan yayımlandı. İlanda, kapitalizm, “Finans piyasalarımız kendilerini üç aylık kâr tahminlerine kaptırmış gidiyorlar” sözleriyle eleştirilmekteydi. İlanı veren firmaların hedefi tekellere sadece kısa süreli  kârı gözetmeyen  bir yöneticilik anlayışının yerleştirilmesiydi. Bu metin, dünyanın en etkili 13 tekel şefi ve yatırımcısının bir araya gelip uzun uzun tartışmasından sonra ortaya çıkmıştı. Daha önceleri de ABD’de finans kapital  halkı yanına almayıp karşısına geçiren kapitalizm modellerine yönelik uyarılarda bulunmuştu.

Almanya’da da, 2008 yılında Lehman Brothers Bankasının çevresinde dünya ekonomisini sarsan bir kriz başlayınca ve federal hükümet bankaları milyarlık paketlerle kurtarmaya girişince sermaye sözcülerinden kapitalizm eleştirileri yükselmişti. 

Muhafazakarlar kendilerine, solcular haklı mıydı sorusunu yöneltmekteydiler. Sol ise birden bire kapitalizmi tek eleştiren olmaktan çıkıverince kimlik krizine girdi. Frankfurter Allgemeine Zeitung, “IG Metall sendikasının kapitalizmin kendi kâr hırsı tarafından rehin alındığı eleştirisiyle bir televizyon programında rakip bankaları daha fazla kâr için insanları felakete sürüklemekle suçlayan banker arasında fark yok” diye yazmaktaydı. 
Şimdiki Davos raporu, neoliberal kapitalizmin hegemonya krizi olarak algılanmalı. Elitler, artık her şeyin istedikleri gibi gitmeyeceğini kavramış görünüyorlar. Menajerler arasında da küreselleşmeye endişe ile bakanların sayısı arttı. İngiltere’de Brexit, ABD’de Trump’ın başkan seçilmesi, halkın finans ve politika elitlerine güveninin oldukça azaldığını ortaya koydu. 

Davos da kapitalizm eleştirisi yapılacak ama  kapitalizmin temeline yönelik değil tam da tersi onu daha fazla yaşatmak için. Örneğin bazı biçimsel değişiklikler gündeme getirilebilir. Davos’ta bir araya gelenlerin bazıları reformlara, servetlerinden çok az da olsa pay vermeye, kâr oranlarını göreli düşürmeye hazır olacaklar. 

Bu durum ‘Sol’u, bir problemle karşı karşıya getiriyor: Liberal ve sağ popülistlerin kapitalizm eleştirisiyle solun kapitalizm eleştirisi arasındaki fark ne? Sermaye çevrelerinden bile kapitalizmdeki yozlaşma ve hatalı gelişmelere karşı eleştiriler geliyorsa solun eleştirilerinin daha radikal olması gerekmez mi? Ekonomi politiğin Marksist eleştirisinde yapıldığı gibi okların kelimenin tam anlamıyla kapitalizmin köküne yöneltilmesi doğru değil mi? 

Geçen yıllarda solun bir kesiminin kendini neoliberal kapitalizm eleştirisiyle sınırlandırması büyük bir yanlıştı. Bu yanlış nedeniyle kapitalizm eleştirisi arka planda kaldı. Kapitalizmi hedef almakla neoliberal kapitalizmi hedef almak çok farklı şeylerdir. Neoliberal kapitalizmin alternatifi sosyal devlet tarafından kuralları belirlenen bir kapitalizmdir. Kapitalizmin alternatifi ise en önemli üretim araçlarının özel mülkiyetinin kaldırıldığı bir üretim biçimidir. 
(Çeviren: Semra Çelik)

 

Son Düzenlenme Tarihi: 21 Ocak 2017 07:28
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.