Anayasa değişikliği ve ‘hayır’ demenin yaşamsal anlamı

Anayasa değişikliği ve ‘hayır’ demenin yaşamsal anlamı

Tek adam sistemine yol açacak anayasa değişikliğine karşı çıkmalı, sağlıklı bir kitle demokrasisi oluşturmak için, hayır demekle işe başlamalıyız.

Yrd. Doç. Dr. Neval Oğan BALKIZ
Hukukçu - Akademisyen

Türkiye siyasal tarihinde yaşanmakta olan  kırılma süreci, en önemli dönüm noktasına gelmiş bulunuyor. Olağanüstü halin, neredeyse olağan bir sürekli   duruma  getirildiği bu koşullarda; Türkiye’de şiddet ve çatışma ortamı giderek yoğunlaşıyor. Sistematik hale gelmeye başlayan terör saldırıları toplumda güvenlik kaygılarını arttırıyor,  tedirginlik ve korku hakim oluyor. Bu koşullarda “insansal bir hukuk kurumu olan devlet, otoriter güvenlik devletine”  dönüşüyor. Her yerde gözü, kulağı  olan bir kurum”  haline geliyor. Yalnızca özgür, tarafsız, katılımcı bir müzakere alanı olma niteliğini kaybeden kamusal alanı değil, onun temeli olan ve her bireyin kişisel yaşamını koruyan özel alanı da denetimi altına almış bulunuyor. Temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırılıyor, işsizlik ve yoksulluk giderek artıyor, sosyal yıkımlara yol açacak, yapısal ve kalıcı etkisini giderek arttıran, en şiddetli sorunlardan biri olmayı sürdürüyor.

Nefret söylemi, her farklı kimlik özelliğini, düşünce ve yaşam biçimini hedef alacak şekilde yaygınlaşıyor. Nefret suçlarına dönüşüyor. Ötekileştirme ve ayrımcılık, halkı giderek daha fazla kutuplaştırıyor. Olağanüstü hal kararnameleriyle, herhangi bir soruşturma ve kovuşturma yapılmadan, delillere dayalı mahkeme kararları olmadan, savunma hakkı tanınmadan binlerce öğretmen, akademisyen, memur, asker, sivil vb. kişi işinden atılıyor; darbe ve darbecilerle hiçbir ilgisi olmayan avukat, gazeteci, yazar, aydın, sivil kişilere yönelik yoğun şekilde gözaltı ve tutuklamalar yapılıyor; dernek ve sendikalar kapatılıyor, mallara el konuluyor; şirketlere, belediyelere kayyım atanıyor; insanların pasaportlarına el konuluyor; suçların şahsiliği ilkesi çiğneniyor; televizyonlar, radyolar, gazeteler kapatılıyor, internet siteleri karartılıyor.
Toplumsal her kesimin, iyimser bir gelecek  tasavvurunu  yitirmeye başladığı  ve toplumsal gerilimin oldukça arttığı bu  koşullarda, yılgın bir suskunluk hakim oluyor ve demokratik her türlü muhalefeti örtüyor.
Korku ile oluşturulmuş zorunlu bir rıza, her türlü hukuksuzluğu, şiddeti ve yıkımı “milliyetçilik” söyleminde ve “istikrar” arayışında eritiyor, algı düzeyinde kabul edilir hale getiriyor. 

AKP ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ İLE NE YAPMAYI AMAÇLIYOR?

Tüm bu siyasal, ekonomik, sosyokültürel ve ideolojik  koşullardan, bunların  gündemde olan tarihsel bağlamlarından  sorumlu AKP iktidarı;  muhafazakar, milliyetçi İslamcı, otoriter yönetim anlayışını, çok daha katı bir tek adam/totaliter rejimine dönüştürmeyi amaçlıyor. 
İktidarın kendilerine "doğuştan bahşedildiğine ya da yetenekleri nedeniyle kendine verildiğine” ilişkin bir inanç taşıyorlar. Bu inançla; hukuksal bir insan kurumu olan devleti; tüm kurum ve kuruluşlarıyla, örgütlenme, işleyiş ve hukukun oluşturulması ve uygulanmasıyla, tekil bir iradeye, 'tek adam’a  bağlamayı amaçlayan anayasa değişikliği önerilerini, torba şeklinde, TBMM'ye getirmiş bulunuyorlar. 
Halktan ve politikadan kurtulma isteğinin aceleciliği ile; devletin tüm kurum ve kuruluşlarını oluşturma, kadrolarını atama, örgütleme, işletme, bunların ilke ve hukukunu yapma ve uygulama yetkilerini kendinde toplayan, ama hiçbir şekilde halka hesap verme sorumluluğu taşımayan, hem devleti kendi şahsında barındıran, hem de devlet üstü konumda bulunan bir şahsiyete teslim ederek, kendi ideolojilerine içkin olan bir amacı gerçekleştirmek istiyorlar. 
Böylece; devlet düzeni türünü,  toplum yaşam biçimini, bireysel ve kolektif  var olma biçimlerinin tümünü ve hakim olan  değerler sistemini, tek bir bütünde toplamayı amaçlıyorlar. 
Birey olarak her birimizi de, çoklukla uyumlu hale getirme, bütün birleri tek bir ‘herkeste birleştirme’ ölçüsü olarak da ‘bütün koyunlarına ihtimam gösteren  ve onların her biriyle tek tek ilgilenen ilahi çobanın’ ilgisi ve sevgisine teslim edecekler!
Bu değişimi bir an önce gerçekleştirmek için de, tek bir ağızdan; ortada herhangi bir sorun olmadığını, yalnızca var olan anayasal sistemin mantığını devam ettiren bir metnin onaylanmasının söz konusu olduğunu söylüyorlar.
Halktan da, sandık kavramına kendilerinin yüklediği anlama uygun biçimde  davranmalarını, onlara ‘onay vermesini’ istiyorlar.
Bu amaçla da halkın, bu sorunun seçmenlerin ‘onayı’ değil, ‘halkın egemenliği’ sorunu olduğunun farkına varmasını  tüm güçleriyle engelliyorlar. 

Tüm bu gelişmeler, Noam Chomsky’nin "Dünya Düzeni: Eskisi Yenisi" adlı kitabında demokrasinin araçsallaştırılması yönündeki tespitini bir kez daha doğrulamış oluyor. Chomsky, "...düzenin muhafızları terimin bir anlamıyla demokrasiyi kurmaya çalışırken, diğer bir anlamıyla bloke ettiler" tespitini yapıyor. Geçmişte olduğu gibi şimdi de erki ellerinde tutanların demokrasiyi; kendi erklerini meşrulaştırma, halkı hareketsiz ve karar süreçlerinin dışında tutmanın ideolojik bir aracı olarak kullandıklarını ileri sürüyor. 
Aynı şekilde Jacgues Ranciere Demokrasi Nefreti adlı eserinde bu tespiti tekrarlıyor. Kendini demokratik gibi gösteren oligarkların  iktidarının devamı adına, demokrasideki eşitlik ve halkın yönetimi fikrini benimsemeyip kendilerini mutlak ve doğal yönetici olarak  gördüklerini, demokrasiye karşı bir nefret oluşturduklarını ve yaydıklarını belirtiyor. Ama aynı zamanda iktidarlarını daha mutlak hale getirmek için demokrasiden yararlandıklarını, onu kullandıklarını söylüyor. “Bir tür demokratik tüketiciye dönüşen bu kesim,  iktidarının devamı adına demokrasiyi kendine göre düzenler ve bu yeni şekli sonuna kadar kullanır. Üstelik yönettiği kitleyi de kendi istediği kıvama getirmenin bir yolunu mutlaka geliştirir.” Demokrasiyi; “binip gidilen bir araç” ya da “kirli sepetine atılası bir gömlek gibi” ya  da “reklam arası” görmek de, demokrasiye karşı duyulan nefretin hızlandırıcısı oluyor. Bu tespitler,  gündemde olan anayasa değişikliği ile neyin amaçlandığını doğru değerlendirebilmek için, son derece önemli bir hareket noktası oluşturuyor. 

BİÇİMSEL SEÇİM DEMOKRASİSİNİN SONUÇLARI VE ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİN İÇERİĞİ

Tipik bir ‘biçimsel seçim demokrasisi’ olan Türkiye siyasal sistemi bugüne kadar; periyodik seçimleri kurumsallaştırmıştır ama, gerçek anlamda tam katılımcı olmaktan uzak, bir yönü ile otoriter bir siyasi ve ekonomik yapıyı korumuştur. Demokratikleşme, seçimlere biçimsel katılım düzeyi ile sınırlı kalmıştır. Böyle bir yapıda geniş halk kitlelerinin seçimlere katılması sağlanarak, daha radikal değişimlerin önü ve bununla birlikte antireformist geleneklerin sürekliliği garanti altına alınmıştır. Yeni demokratik süreçlerin kontrolden çıkıp solun gereğinden fazla toplumsal güç elde etmesine olanak vermeyen bu yapı, ‘yönetilemezlik’ halinde bir alternatif olarak ordunun hazırda beklemesini de sistemin parçası kabul etmiştir. Özellikle son dönemlerde artan şekilde, tek başına daha geniş halk katılımını ve daha fazla sosyal adaletin temelini oluşturan toplumsal reformu gündeminden tamamen uzak tutmuştur. Tek başına toplumsal reformsuz bir biçimsel demokrasi de, ekonomik eşitsizliği artırmış ve toplumdaki eşitsiz erk paylaşımını yoğunlaştırmıştır. 

Böyle bir biçimsel seçim demokrasisinde, AKP’nin sivilleştirilmiş muhafazakar/otoriter, İslamcı iktidarı, açık otoriter bir rejimin karşılaşabileceğinden daha az halk direnişiyle karşılaşmış, on dört yıl süresince, hegemonik/ideolojik  bir rejim olarak daima tercih edilir durumda kalmayı başarmıştır. Bu rejim, daha fazla zarara uğramadan acı, hatta daha baskıcı toplumsal ve ekonomik politikalar izlemiş, ilerici reformları engellemiş ve statükoyu korumuştur.
Gelinen noktada AKP, MHP’yi de eklemleyerek, parlamenter sistemi ortadan kaldıracak, M. Steven Fisch'in tanımıyla “süper başkanlık” getirecek  bir anayasa değişiklik öneri paketini, TBMM gündemine getirmiş bulunuyor. Bu değişiklik önerileri, Meclisteki siyasi partiler ile herhangi bir uzlaşı aranmadan ve toplumsal kesimlerin bilgisi ve önerilerine sunulmadan, kamuoyunda ve üniversitelerde tartışılmadan, Anayasa Komisyonundan geçiyor ve Meclis Genel Kurulunda görüşülmeye başlanıyor. 

Getirilen değişiklik önerileri ile;
Türkiye Büyük Millet Meclisi fiilen işlevsiz/göstermelik bir kurum haline getiriliyor; yasama, bütünüyle başkanın kontrolü altında oluyor.
Başkan - gerekçe sunmaksızın - Meclisi feshedebilme, Meclis seçimlerini yenileyebilme yetkisine sahip oluyor. Böylece başkan Meclisin üstünde, Meclise hakim bir konuma getiriliyor. Meclis her an başkanın "erken seçim" baskısı altına alınıyor.  Özellikle  başkanın aynı zamanda partili olmasıyla birlikte ele alındığında, başkanın bu fesih yetkisini parti çıkarları için kullanacağı, partisinin Meclis’te çoğunluğu elde edememesi halinde, seçimleri yenileme yoluna gideceği olasılığı mutlak hale geliyor. 
Başkan, aynı zamanda partisinin de genel başkanı oluyor. Parti örgütüyle ilişkisi devam ediyor. Yani milletvekili listelerini başkan yapıyor. Meclis çoğunluğunu kontrol ediyor. Böylelikle  Meclis çoğunluğunun başkanın sözü dışında hareket etmesinin önüne geçiliyor, Meclis bütünüyle başkanın kontrolü altına alınıyor.

Bu durumda anayasal bir sorun daha ortaya çıkıyor. Hukukçu Rıza Türmen’in dile getirmiş olduğu gibi; “Anayasa’nın 104. maddesi gereğince, “Cumhurbaşkanı... Türk milletinin birliğini temsil eder... Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.” Başka bir deyişle, Anayasa devlet başkanına partiler üstü, tarafsız, bir hakem rolünü vermiş bulunuyor. Anayasal bu rol ile seçilecek başkanın bir siyasal partinin başkanı olması nasıl bağdaşacaktır?”
Uygulamada bu iki rol arasında çelişki olması halinde  seçilecek başkan,  bir parti başkanı gibi mi yoksa bir devlet başkanı gibi mi davranacaktır? 

“Siyasi Partiler Yasası’na göre, partiyi temsil yetkisi genel başkana aittir. Oysa Anayasa, Cumhurbaşkanı’nın Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ettiğini belirtiyor. Bir kişi hem partiyi, hem devleti nasıl temsil edecektir?
Başkan, tek başına geniş kapsamlı kararnameler çıkarabiliyor. Kanunlarla düzenlenmesi gereken konular dahil,  yürütme etkisine ilişkin  tüm konularda,   kararname ile kural koyma yetkisi başkana tanınıyor.  Olağanüstü hal ilan etmek  ve OHAL kararnamesi çıkarma yetkisi de veriliyor. Bu kararnameler Meclis denetimine/onayına sunulmuyor. Meclis iradesine başvurulmuyor, bu irade yok sayılıyor. Böylece Meclis’e ait olan yasa yapma, hukuk kuralı vaaz etme yetkisi  yürütmeye/başkana devrediliyor. Başkanın çıkaracağı kararnameler, Danıştay ön incelemesine tabi olmuyor, Danıştay’ın bunları inceleme yetkisi bulunmuyor. Ancak çok sınırlı hallerde; belli bir milletvekili çoğunluğu veya Meclis'te bulunan  iki büyük siyasal parti üyeleri tarafından veya görülmekte olan bir davada, anayasaya aykırılık iddiası halinde Anayasa Mahkemesine götürülebiliyor.
Başkan aynı zamanda,  milli güvenlik politikalarını belirleme ve gerekli tedbirleri almak yetkisine de sahip oluyor.
Dolayısıyla da  başkan, tek başına alacağı karar ile tüm ülkeyi sürekli bir olağanüstü hal koşullarında tutma ve tek başına çıkaracağı kararnamelerde aldığı kararlar ve koyduğu kurallarla sonsuza kadar yönetme yetkisine sahip oluyor.

BAŞKAN KANUNLARI VETO EDEBİLİYOR

Başkan, bütçeyi de belirliyor. Böylece ekonominin nasıl ve ne kadar büyüyeceğine, üretimin yapısına ve gelişimine, mali finans kaynaklarının nasıl kullanılacağına, Merkez Bankasının nasıl hareket edeceğine, faizlerin ne olacağına, yeni rant alanlarının nasıl yaratılacağına, bunların kimlere kullandırılacağına, hangi mega projelerin yapılacağına, bunların işsizlik fonundan mı,  kıdem tazminatı fonundan mı destekleneceğine, sermayenin hareketlerine, iş piyasalarına, yaratılacak yeni iş alanlarına, kaç kişinin iş bulacağına ve  işsiz kalacağına, iş kazaları oranlarına, her birimizin eğitim ve sağlık olanaklarından ne kadar yararlanacağımıza, hangi yaşımızda emekli olacağımıza, hangi sendikaya üye olacağımıza, kaç parayla geçineceğimize, kaç ekmek tüketeceğimize vb. başkan tek başına karar veriyor. Milletvekillerini kendisinin belirlemiş olduğu ve her an feshedebileceği Meclis, başkanın hazırladığı bütçeyi onaylamaz ise (!) eski yılın bütçesi yürürlükte oluyor.
Başkanlık ve milletvekili seçimlerinin aynı zamanda yapılması öngörülüyor. “Böylece; başkan ve Meclis için aynı çoğunluğun geçerli olması isteniyor. Ayrıca  devlet başkanının parti başkanı olarak seçime katılması ve kendi partisi için oy istemesi amaçlanıyor.” Seçimlere eşit koşullarda katılım ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayan bu durum ile, başkana bağlı bir yasama organı oluşması garanti altına alınıyor.

Başkanın 3 dönem seçilebilmesi öngörülüyor. Tasarıya göre, başkanın görev süresi beş yıl ve en çok iki kere seçilebiliyor. Ancak, ikinci döneminde seçimlerin yenilenmesine karar verdiği takdirde, bir kere daha aday olabiliyor. 
Başbakan ve Bakanlar Kurulu/hükümet kurumu kaldırılıyor. Bakanlar Kurulunun tüm yetkileri başkana devrediliyor. Dolayısıyla yürütme yetkisi, mutlak, sınırsız ve kontrolsüz bir güç olarak başkanın oluyor. Başkan, kendi yardımcılarını ve bakanları atıyor ve görevden alıyor. Başkanın elindeki bu gücü kontrol edecek, dengeleyecek ve  sınırlayacak; bağımsız güçlü bir Meclis, tarafsız ve bağımsız etkin bir yargı, özgür bir basın, duyarlı ve etkin bir sivil örgütlenmenin hakim olduğu kamusal alan ve duyarlı bir kamuoyu  olmadığı/olanlar da etkisiz hale getirildiği için başkanlığın diktatörlüğe dönüşeceğini dünya örnekleri açık ve acı bir biçimde gösteriyor. 

Başkan, kamu tüzel kişilikleri kurabiliyor. Mevcut durumda bunlar ancak kanunla kurulabilirken, başkan kararname ile bu kuruluşları oluşturabiliyor. Ayrıca Merkezi İdare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının kuruluş, yetki ve görevlerini kararname ile düzenliyor.

Başkan, tüm devlet teşkilatını ve bürokrasiyi belirliyor, bütün “üst düzey kamu yöneticilerini” (Bakanları, Genelkurmay Başkanını, Devlet Denetleme Kurulu Üyelerini, Büyükelçileri, Rektörleri ve YÖK Üyelerini vs) hiçbir denetime tabi olmadan atayabiliyor. Bu üst düzey yöneticilerin kim oldukları açıkça sayılmıyor, başkanın takdirine bırakılmış bulunuyor. Bu konuda başkanı sınırlayacak herhangi bir ölçüt konulmuyor. Başkanın aynı zamanda parti başkanı olduğu göz önünde tutulursa, kamu kurum ve kuruluşları ile bunlara bağlı yarı kamusal kurum ve kuruluşlar ile devlete  bağlı özel kuruluş ve kurumlara, teşebbüslere vb. yapılacak her derece ve düzeyde atama ve görevlendirmelerde, liyakat yerine, siyasal tercihin egemen olacağı bugüne kadar yaşanan deneyimlerle ortadadır. Bu durum, toplumsal bölünmeyi ve ayrımcılığı çok daha büyük bir kırılma noktası haline getireceği gibi, şeffaf, etkin ve kamusal yönetim ilkesinin de açık ihlalini oluşturacaktır.

BAŞKAN, YARGIYI  BÜTÜNÜYLE ŞEKİLLENDİRME YETKİSİNE SAHİP OLUYOR

Başkan, Hakimler Savcılar  Kurulunun (HSK) 12 üyesinden 5’ini kendisi atıyor. 6 üye ise  başkanın partisinin çoğunluğunu oluşturduğu ve dolayısıyla başkanın hakim olduğu TBMM tarafından seçiliyor. Başkanın atayacağı Adalet Bakanı, HSK’nin Başkanı olmaya devam ediyor.
Başkan, Anayasa Mahkemesinin de, 15 üyesinden 12’sini kendisi seçiyor. Mahkemenin 3 üyesi ise TBMM tarafından seçiliyor. Böyle oluşmuş bir Anayasa Mahkemesinin başkanı denetleyebilmesi düşünülebilir mi? 

Başkan, uluslararası anlaşmaları (artık yalnızca onaylamayacak) bizzat  akdetme ile yetkili oluyor. 
 
Başkan, Milli Güvenlik Politikalarını belirleme ve gerekli tedbirleri almak yetkisine sahip oluyor. Bu kapsamda milli güvenliğin sağlanması, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetimi, Savunma Bakanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının düzenlenmesi başkanın kararname ile düzenleyeceği konular oluyor. Ayrıca başkan Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını  (“TBMM adına” ibaresi olmadan) temsil etmekle yetkili oluyor.

Bütün bu  geniş, mutlak ve  sınırsız yetkilere karşılık başkan denetimden muaf ve  sorumsuz kılınıyor.

Değişiklik önerisiyle her ne kadar başkanın cezai sorumluluğu olduğu düzenlenmiş bulunuyor ise de,  gerçekleşmesi çok güç koşullara bağlanmış olduğundan, bu sorumluluğun gerçekleşmesi maddi olarak neredeyse imkansız hale getirilmiş bulunuyor. Çünkü; Meclis’in başkan için soruşturma açması için üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu, Yüce Divan’da yargılanması için üçte iki çoğunluğu (400 Milletvekili) aranıyor. Dolayısıyla başkanın partisi iktidarda bulunduğu sürece, başkan suç işlese bile, bu çoğunluklara ulaşmak olanaksız durumda olacağından, bu cezai sorumluluğun gerçekleşmesi de engellenmiş oluyor.  

Görüldüğü üzere öngörülen değişiklikler ile “istikrar” sağlama gerekçesine dayanılarak; tüm güç, tek bir elde toplanıyor. İktidar, tek adam şahsında  kişiselleştiriliyor. Gücü  dengeleyecek ve sınırlayacak denetim mekanizmaları kaldırılıyor. Hesap verilebilirliğin olmadığı bir diktatörlüğe yol açılıyor. Siyasal rejim değiştiriliyor. Dolayısıyla siyasal sistem, kalıcı şekilde dönüştürülüyor.

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ KABUL EDİLİRSE NE OLUR?

Bu değişiklik teklifinin kabul edilmesi halinde: "Partili Cumhurbaşkanı” adı altında, süper yetkilerle donatılmış, politik tüm gücü (yasama, yürütme ve yargı) elinde toplayacak, ama herhangi bir sorumluluğu olmayan bir başkan ve “süper başkanlık” sistemine geçilmiş olur.

Bu durumda:
Demokratik değişim yönünde halk hareketlenmesinin gerçekleşebileceği yasal alan bütünüyle ortadan kalkacaktır. Güçler dengesinde demokratik değişim   olanaksız hale gelecektir. Devletin; antidemokratik olan örgütlenme biçimini,  yapısını ve işleyişini “insan hak ve özgürlükleri temelinde bir nebze olsun!” değiştirme umudu ve buna yönelik oluşacak demokratik gelişmelerin önü kapanacaktır. Devleti, bireyin hizmetinde olan “insan haklarına dayalı demokratik bir hukuksal, insansal kuruma” dönüştürmeyi amaçlayan her söylem, politik araç ve oluşum engellenecektir. “Kutsal ve mutlak devlet anlayışı” tek adam şahsında birleşecek ve vesayet rejimi şahsileştirilecektir. Devletin özgürlüğü tehdit eden güçlerinin hukuk dışına çıkarılması, istisnai alanların yaratılması artacaktır.
Emekçilere, öğrencilere, sola, insan hakları savunucularına karşı alışılmış baskı ve insan hakları ihlalleri ağırlaşarak devam edecektir. Her demokratik muhalefet hareketi, radikal talepleri eklemlemiş görüntüsünü yaratacaktır. Bu belli kesimlerde toplumsal istikrarsızlığın arttığı kanısının uyanması olasılığını güçlendirecek, bölünmeler ve toplumsal kutuplaşmalar artacak; diğer yanda toplum denetiminin azalmasından ve yerleşik çıkarların tehlikeye düşmesinden hep kuşkulanan kesimler, toplum üzerinde gözcü ve denetçi olma konumlarını artırmaya devam edeceklerdir. Sol partiler dahil tüm partilerin seçimlere eşit katılımı olanağı azalacak, hukuki ve fiili engeller çoğalacaktır.
İş topluluğunun yakın desteğine sahip muhafazakar politikacılar, sınırlı biçimsel demokrasiyle yetinen orta sınıfın oyu ile öne geçmeyi sürdüreceklerdir. Ekonomik gücün küçük bir kesimin elinde yoğunlaşması artacak, demokrasi önündeki yapısal bir engel olamaya devam edecektir. Bu sınıflar zaten, siyasi desteğini merkezci ve muhafazakar parti ve politikacılara ayarlamış ve hareketsizleşmiştir. Böylelikle bu yönetici koalisyonun konumunu ve ekonomik gücün bölüşümünü koruyan muhafazakar ekonomik ve toplumsal politikaların güçlenmesi sürerken, işçiler ve diğer halk kesimleri üzerindeki baskılar her biçim altında artarak devam edecektir. 
Mevcut siyasal yapı, ekonomik statükonun korunmasını sağlayan hakim muhafazakar partiler yaratmayı sürdürecektir. Emek karşıtı yasalar ve halk kesimlerinin örgütlenmelerini sınırlayan diğer yasalar,  ağırlaşacak ve artacaktır. Ekonomik büyüme hedefli neoliberal politikalar devam edecek, daha az ayrıcalıklı olan insanların ekonomik sıkıntıları artacak, küresel sermaye ve rekabetçi rüzgarları kısa vadeli ekonomik krizlerin yapısal etkilerini arttıracaktır. Savaş politikalarıyla tahkim edilen piyasa koşullarında, çoğunluğun ekonomik sıkıntılarının daha demokratik bir politik kültürün yararlarıyla dengeleneceği beklentisi bütünüyle ortadan kalkmış, siyasi gerilim merkezi ve sürekli bir durum almış olacaktır. 
Toplumsal yaşamın her alanında; muhfazakar, otoriter, Sünni İslamcı AKP iktidarının yaratmış olduğu biz/onlar karşıtlığı, hasımlar arasındaki bir siyasal cepheleşme olarak kalmayacak, doğru/yanlış arasındaki bir mücadeleye dönüşecek, iyi ve kötü arasındaki ahlaki bir karşıt olma durumu kazanacaktır. Bu çerçevede, kendilerine oy vermeyen muhalif kesimlerin hepsinin düşmana dönüştürülmesi ve bastırılması, sistemden dışlanması durumu yaşanacaktır. “Çatışmacı bir kültürün egemen olduğu ve zaten son derece kutuplaşmış bir toplumda, kazananın her şeyi kazandığı, kaybedenin her şeyi kaybettiği bu sistem, kutuplaşmayı ve toplumsal çatışmayı arttıracaktır”. 
Oysa unutulmamalıdır ki demokrasi; “tüm devlet biçimlerinin ötesinde bulunur. Uzlaşmayı zorunlu kılan ve birinin başkasının üstüne çıkmasını, kanunların güvencesi altına alan bir yönetim şekli olarak, denge unsurudur”.
Siyasal tarihimizde, demokratik yönetim birikimi ve cumhuriyetçi ahlak/gelenek, parlamenter sistem içinde gelişmiş, demokrasinin denge unsuru  deneyimi, bu sistemde oluşmuştur. Bu deneyim ve birikimi; eksik yönlerini tamamlayarak, katılımcı ve çoğulcu özelliklerini kazandırarak ve bunları kurumsallaştırarak sürdürmek yerine, bu şekilde ortadan kaldırmayı amaçlamak, demokrasiyi bütünüyle kaybetmek anlamı taşıyor. 

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ  VE  ‘HAYIR’  DEMENİN YAŞAMSAL ANLAMI 

Kitle Demokrasisini oluşturma ve savunma zorunluluğu!

Bilindiği üzere siyasal nitelik taşıyan hukuk belgeleri olan anayasalar, genel olarak  devletin; kuruluş ilkelerini, bu ilkelerin türetildiği felsefeyi, kurum ve kuruluşlarıyla örgütlenme biçimini, işleyişini ve bunlara hakim olan anlayışı belirtir. Devlet karşısında hak öznesi birey (ve grupları) tanımlar, öznesi oldukları hakların içeriğini ve güvencesini sayar ve devlet ile bunlar arasındaki iletişimin alanı olan kamusal alanı belirler, iktidarın sınırlarını çizer.
Anayasalar tanım gereği siyasi iktidarı sınırlamaya ve iktidarı gayrı şahsi kılmaya hizmet eder. Bunlar iktidarın otobiyografisidir.
Hukuksal ve siyasal nitelikleri itibariyle en özgürlükçü ve işlevsel kabul edilen günümüz batı tipi anayasal (modern) demokrasiler;  bir anayasada en azından üç öğeyi bir araya getiren, kurumsal bir çerçevede biçimlenir. Bu kurumsal çerçeve yurttaşların; devletin üyesi olarak kamusal özerkliği, toplumun üyesi olarak özel (kişisel) özerkliği  ve devlet ile toplum arasında aracı olarak iş gören kamusal alanın bağımsızlığını esas alır. 

Bu çerçevede moderen demokratik sistemlerde; 
- Herkesin, eşit iletişim ve katılma hakları tanınarak ve bu haklar güvenceye altına alınarak, siyasal katılımı güvence altına alınır.
- Herkese aynı özgürlükleri tanıyan bir temel özgürlükler sistemi kurulur ve işletilir,  temel hak ve özgürlükler; bağımsız mahkemelerce sağlanan eşit hukuki koruma ile güvence altına alınır;
- Yasama, yürütme ve yargı arasındaki güçler ayrılığı; kamu yönetiminin hukuka bağlı kalmasını sağlayan ve denetleyen kuvvetler ayrılığı ilkesi yoluyla,  kişilerin  özel alanının hukukun egemenliğiyle korunması güvence altına alınır.
- Basın özgürlüğü, haberleşme özgürlüğü ve medyanın çeşitliliği yoluyla; sivil toplum aktörlerinin kamusal alana kendiliğinden geçmesini kolaylaştıran ve kamusal iletişim alanlarının belli çevrelerin örgütlü toplumsal ve ekonomik gücü tarafından işgal edilmesini önleyen düzenlemeler yoluyla, sivil toplumda kök bulan  bağımsız bir kamusal alanı güvence altına alır.

AKP ve MHP'nin anayasa değişikliği önerileri, bu öğelerden herhangi birini içermekte midir? HAYIR? 

Bu düzenlemelerle: Devlet demokratikleşiyor mu? Devlet kendi başına kutsal bir varlık olarak değil; hukuksal bir insan kurumu olarak, meşruiyetini  insan hakları ve halkın egemenliğinden alan bir hizmet örgütü olarak mı kurgulanıyor? Devletin özgürlüğü tehdit eden güçleri hukuk içine mi alınıyor? Devletin bireyin siyasal katılımına müdahalesi en aza mı indiriliyor? Bireyin kişisel alanını en geniş şekilde koruyan garantiler mi getiriliyor? İdari güç toplumun tek tek üyelerinin çıkarlarının hizmetine sunulacak şekilde mi düzenleniyor? Devletin  “insan haklarına saygılı değil, insan haklarına dayalı” olduğu mu belirtiliyor?

Vatandaşların temel hak ve hürriyetlerden yararlanmasında, bu hakları millileştirme vurgusu mu kaldırılıyor? Temel hak ve özgürlükler, ödev ve sorumlulukları içerir şekilde değil, kişinin ödev ve sorumluluğundan tamamen  bağımsız şekilde mi düzenleniyor? Temel hak ve özgürlüklerin sınırlamaları mı kaldırılıyor? İdarenin hak ve özgürlükleri sınırlama yetkisi mi kaldırılıyor? Temel hak ve hürriyetler alanında; kişisel ve siyasal hakları önceliğe alan,  sosyal ve ekonomik hakları ihmal eden, ikincil ve daha az önemde gören anlayış   terk mi ediliyor? Sosyal ve ekonomik haklar alanında “devletin görevinin sınırı” mı kaldırılıyor? Bu hakların, Kanun Hükmünde Kararnamelerle değil, kanunlarla düzenlenmesi mi öngörülüyor? Olağanüstü rejimler hukuktan istisna tutulabilecek rejimler değil,  hukuk kurallarıyla belirlenen ve denetlenen rejimler olarak mı düzenleniyor? Hak arama özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü önündeki  hukuki ve fiili  engeller  mi kaldırılıyor? Bütün devlet işlem ve eylemleri yargı denetimine mi tabi tutuluyor? Anayasa Mahkemesi, iktidarın keyfi davranışlarını sınırlayacak bağımsız bir yapı ve denetim yetkisine mi kavuşturuluyor? Yargı bağımsızlığı ve yargıç teminatı eksiksiz şekilde ve tüm erkler karşısında (özellikle yürütme karşısında), mutlak olarak sağlanıyor mu? Adalet Bakanının HSYK'de yetkisi azaltılıyor mu? Tüm kurum ve kuruluşların  örgütlenme ve işleyişinde; demokratik, sivil, şeffaf bir  anlayış getiriliyor mu? Cumhurbaşkanının görevleri; parlamenter hükümet sisteminin gereği olarak, arttırılmak yerine klasik görevler düzeyine çekiliyor mu? Yasama dokunulmazlığı demokratik sistemin gerekli kıldığı içerik ve çerçeve ile sınırlandırılıyor mu? TBMM’de  adil bir temsil sağlayacak siyasal katılımın önündeki engeller, seçim barajı kaldırılıyor mu? Basın haber alma ve düşünce özgürlüğü önündeki engeller kaldırılıyor ve kamuoyu bağımsızlaştırılıyor mu? Anayasa değişiklik süreci, toplumsal mutabakat ile müzakereci demokrasi geleneğinin gerekli kıldığı şekilde gerçekleştiriliyor mu? 

O zaman evet diyecek olanlar, neye evet demiş olacaklar?

Bu koşullarda bizler; E.H Carr’in söylediği gibi; “Bugün onlarca yıldır veya yüzyıllardır bildiğimiz ve sahip olduğumuz bir şeyi savunurmuşçasına... demokrasiyi savunma değil, oluşturma ihtiyacı ile karşı karşıyayız… Bunun ölçütü geleneksel kurumların varlığını devam ettirmesinde değil, iktidarın nerede bulunduğu ve nasıl kullanıldığı sorusunda aranmalıdır. Bu açıdan bakıldığında... Kitle demokrasisi zor ve bugüne kadar keşfedilmemiş bir alandır; demokrasiyi (yalnızca) savunma değil, oluşturma ihtiyacından bahsedeceksek hedefe çok yakın olmalıyız”. Çünkü; gerçek katılımcı bir demokrasi, salt biçimsel özgürlüklerin korunmasından fazlasını gerekli kılar. 

Bu amaçla bizler toplum olarak; ‘her izleyicinin bir müşteri olduğu, tartışmanın üsluplar arasındaki rekabete indirgendiği, en son kamuoyu araştırmasına, gelecekle ilgili ortak bir beklentiden daha çok itibar edildiği ve kendi kendini övmenin zorunlu olduğu”  bir ortamda, susmaya ilişkin zihni yorgunluğumuzu bozmalıyız.’
Bize dayatılan süper yetkili tek adam sistemine, diktatörlüğe yol açacak anayasa değişikliğine karşı çıkmalı, sağlıklı bir kitle demokrasisi oluşturmak için, hayır demekle işe başlamalıyız.

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.