Türkiye, Trump ve yoksulluk

Türkiye, Trump ve yoksulluk

Türkiye’deki gelişmelerden, Trump’a bir dizi siyasi meselenin yanında sert kış şartları da Avrupa'da haftanın öne çıkanları arasındaydı.

Avrupa’nın gündemi yoğun. Türkiye’deki gelişmelerden, Trump’ın yakında görevine başlayacak olmasına kadar bir dizi siyasi meselenin yanında sert kış şartları gibi insanların doğrudan etkileyen sorunlar geçtiğimiz haftanın öne çıkan konuları oldu.

ALMANYA’DA TÜRKİYE TARTIŞMASI

Türkiye’deki gelişmeler, terör saldırıları, liranın dolar ve avro karşısındaki değer kaybı ve başkanlık için yapılan anayasa değişikliği görüşmeleri, Almanya’da endişe ile izleniyor.  Medyada genel görüş AB ve Almanya’nın Türkiye hükümetine verdiği desteği kesmesi ve sert tavır alması. Deutschlandfunk’taki analizde ise Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik duruma dikkat çekilerek toplumsal barış ve dış ülkelerle iyi ilişkileri gözeten bir politik çizgi hayata geçirilmezse durumun giderek çok daha kötü olacağı belirtiliyor.

AVRUPA’DA TRUMP ENDİŞESİ

Öte yandan Trump’ın yakında göreve başlayacak olması tüm dünyada olduğu gibi Avrupa’da da gündemi meşgul ediyor. Trump’ın İngiltere’nin ABD ile ilişkisini nasıl etkileyeceği uzun zamandır gündemde. Başbakan Theresa May, şubat ayında Trump ile bir görüşme gerçekleştirecek. Bu “özel” olarak tanımlanan ABD-İngiltere ilişkisinin bundan sonra nasıl devam edeceği oldukça merak konusu. Diğer yandan Trump’ın bu hafta yaptığı basın açıklaması tek adam rejiminin medyayı nasıl susturabileceğini açık bir şekilde gösterdi. The Guardian gazetesi başyazısında Trump’ın mercek altına alınması gerektiğini ve ABD halkının siyasete dahil olup anayasal haklarına sahip çıkması gerektiğini söylüyor.
Tüm alanlardaki mücadeleleri desteklemek lazım.

EN ZENGİN 5’İNCİ ÜLKEDE YOKSULLUK

Havaların soğumasıyla birlikte sokakta yaşayan insanların durumu Fransa’nın önemli gündemlerinden birisi oldu. Dünyanın en zengin 5. ülkesinde yoksulluğun boyutları gözler önüne seriliyor. Fransa İşçileri Komünist Partisi yayın organı La Forge’un aralık sayısından çevirdiğimiz yazı, bu gerçekten hareket ederek Fransa’nın genel durumuna dair bir tablo çiziyor ve mücadelenin dinamiklerine vurgu yapıyor.


ERDOĞAN’I DURDURACAK TEK ŞEY VAR

Gunnar KÖHNE
Deutschlandfunk

Türkiye’de terör eylemleri bitmek bilmiyor. NATO üyesi ve AB üye adayı Türkiye, sanki Boğaza nazır bir Irak’a dönüşürcesine şiddet sarmalında ilerliyor. Birkaç yıl önce böyle bir durumla karşı karşıya kalınacağını kimse tahmin edemezdi.
Hükümet yandaşı basın her ne kadar dış güçleri terör eylemlerinin sorumlusu yapmaya kalksa da sorumluluğun öncelikli olarak bir kişinin üzerinde olduğu açık: Cumhurbaşkanı Erdoğan. Ülke içinde bölünme, ülke dışında da Suriye ile ilgili hayallerine dayalı politik çizgisi Türkiye’yi kontrol edilemez duruma soktu.
Belki Kürtlerle barış sürecini bitirmeyip tüm Kürt şehirlerini yerle bir etmeseydi Kürt teröristleri kanlı mücadelelerinden vazgeçebilirlerdi. Belki Suriye’de her renkten İslamcıyı desteklemese, katil IŞİD’liler bu desteğin çekilmesinden sonra Türkiye’den böylesine kanlı intikam almazlardı.
Terör tehlikesi nedeniyle ülke içinde birlik sağlanacağını, değişik düşünen, yaşayan gruplar arasında köprüler kurulacağını düşünenler korkunç bir hayal kırıklığı içindeler. Yılbaşı gecesi katledilen 39 kişinin ardından ortak yas tutmak yerine, “iyi olmuş!” deyip sevinenler, dış güçlere yönelik komplo teorileri üretenler oldukça fazla.
Erdoğan, ölenlerin cenaze törenlerine katılma gereği bile duymadı. Yıllardan beri Türkiye’de muhafazakar Müslümanlar, İslami olmayan davranış formlarına, bayramlara, şenliklere karşı hükümet partisine mensup politikacıların destek verdiği bir duruş içindeler. Yılbaşı gecesi olan saldırı da zaten bunun sonucu.
Türkiye’de laik çevreler kendilerini hiçbir zaman bu kadar yalnız hissetmemişlerdi. Ancak onların bu duyguya kapılmalarına sadece yaşam tarzlarına müdahale edilmesi yol açmıyor;  yasama, yürütme ve yargının bir kişide toplanması, demokrasinin son kırıntılarının da yok edilmesi onları endişelendiriyor.
Hiçbir zaman istenilen oranda bağımsız olamayan hukuk kurumları, şimdi kendilerinin bile karikatürüne dönüştü. Hızla imam hatip okulları açılırken laik eğitim kurumları her türlü baskıyla, kapatılmayla karşı karşıyalar. Basın özgürlüğü de parlamentonun gücü de tamamen yok edildi. Önümüzdeki yıl bunlara ilaveten başkanlık sistemi gelecek. Ondan sonra Tayyip Erdoğan ülkeyi Orta Asyalı bir hükümdar gibi yönetme hakkına sahip olacak.
Bu gidişatı durduracak kimse yok. Ülkenin aydın ve demokratları ya hapiste ya da ülke dışına kaçmaya çalışıyor. Güçlü ve birbiriyle koordine içinde hareket eden örgütlü bir muhalefet yok. Parlamentonun yetkileri yok edilmiş durumda ve dünya, yalnızca Avrupa değil, Erdoğan’ın tavırlarını değiştirme yönündeki etkisini çoktan yitirdi.
Erdoğan’ı tek adam olma yolunda engelleyebilecek tek güç var: Ülkenin ekonomik açıdan çöküşü! Hemen hemen saat başı Türk lirası değerini kaybediyor. Türk bankaları milyarlar değerindeki ödenemeyen kredilerle baş başa ve yabancı yatırımcılar paralarını tümüyle Türkiye’den çekiyorlar. Ekonomik çöküş, Erdoğan’a toplumsal barış ve dış partnerler olmadan refahın olamayacağını hatırlatarak, politik çizgisini değiştirmesini sağlayabilir belki. Ancak onun böyle bir tepki vereceğine, politik çizgisini değiştireceğine inanmak saflık olur. Ekonomik açıdan çökmüş bir Türkiye ise Avrupa için şimdikinden çok daha kötü bir senaryo anlamına gelir. Dış sınırlarımızda yeni bir Irak’la karşı karşıya oluruz. Berlin ve Brüksel bu senaryoya şimdiden hazır olmalı.
(Çeviren: Semra Çelik)


DEMOKRASİ SADECE SEÇİMLE GELMEZ

The Guardian
Başyazı

Donald Trump’ın bir saatlik basın açıklamasına bakılırsa, önümüzdeki hafta ABD başkanı olduktan sonra tavrı, tarzı ve vereceği mesajlar bugüne kadar Twitter’de gösterdiği kimliğine benzer şekilde devam edecek. Yani beklenmedik ya da şaşırtıcı kararlar açıklamaya, kafa karışıklığı yaratmaya, sorumsuzca etrafına saldırmaya devam edecek. Trump’ın kampanyasında yansıttığı kişilikten farklı olarak daha ılımlı, düzgün bir başkan olabilmesinin hayallerini kuranlar New York’taki basın açıklamasından sonra üzülmüş olmalı. Hatta altı aydan beri ilk defa yaptığı basın açıklamasında daha fazla zalimlik, küstahlık ve duygusal narsisizm vardı.
Böylece Trump’ın neden denetimden kaçabildiğini hatırlamış olduk. Trump vereceği mesajları genellikle sosyal medya aracılıyla vermeyi tercih ediyor. Medya tarafından sorgulanmak yorucu bir şey o yüzden böyle şeyleri kısa kesmekte fayda var. Çarşamba günü hem gazetecilere karşı zorbalık yaptı hem de kendisine karşı komplo çevirdiğini düşündüğü ABD istihbaratını da azarladı. Nazi Almanyası ile yaptığı çirkin benzetme de bundan sonra tavrında bir yumuşama olmayacağını gösterdi. Fakat Rus ajanlarının derlediği söylenen tartışmalı iddialarla ilgili uygunsuz materyaller Trump’ın saldırgan olduğu kadar savunmada olduğunu da gösteriyor. Bu sürecin popülerliğini etkileyip etkilemeyeceğini anlamak henüz mümkün değil. Trump bir çok vatandaşın oy verdiği en günahkar kişilerden biri, yapabileceği provokasyonların ve müstehcenliğinin sınırları yok, ve bunlara rağmen ayakta kalmayı başarıyor.
Kendisine karşı yapılan saldırılar ne kadar asılsız olursa olsun bu tartışmalar devam edecek. Görevini kötüye kullandıkları iddialarını kullanarak bu memurlara dava açılacağı spekülasyonları bile bölünmüş bir ülkenin ruh hali hakkında çok şey söylüyor. Barack Obama’dan Trump’a geçişin pürüzsüz olmayacağı biliniyordu ama şu anda çatışmanın dibine tamamen vurulmuş durumda. Moskova tarafından maniple edilmiş bir Mançuryalı manşet oluyor. Ama Rusya’nın kuklaya ihtiyacı yok, itibarını yitirmiş bölücü bir ABD başkanı yeterli. Hiç bir ABD lideri Rusya’nın söylediklerinden şüphe etmeyip, beraber çalışması gereken istihbarat örgütüyle bu kadar şiddetli bir çatışmaya girmemiştir.
Tabii ki, teşhis edilebilir ve doğrulanmış kaynağın olmaması nedeniyle Trump’ın, iddiaları “pis insanlar” tarafından yapılan “uydurma haber” ve üretilen “saçmalıklar” olarak karalaması kolay. Rusya yetkilileriyle kendisinin seçim kampanyasının bir iletişim kuruldu mu sorusunu tamamen es geçti. Bir konuda netlik olduysa o da şu: İlk defa rakiplerinin maillerini hackleme konusunda Rusya’nın rolünün olabileceğini onayladı.
Bu soruların cevaplarını bulmak medyayı zorlayacak. Sayın Trump’ın vergi beyanını açıklamaması ve aile şirketinin menfaati olduğu suçlamalarını kapatmak için yaptığı kötü açıklamalar, daha fazla sorgulanması gerektiğini gösteriyor. Başkanlığı başlamadan önce tartışmalı oldu ve skandallarla dolu. Şu ana kadar mağduriyeti oynayarak ve gücüyle ortalığı karıştırarak başarı sağladı. Geçen hafta yaşanan olaylardan sonra Trump’ın Amerikan kurumlarla ilişkisi çok daha sert ve sorumsuz oldu.
Theodore Roosevelt bir zamanlar ABD başkanlığını “ahkam kesme kürsüsü” olarak tanımlamıştı. İnsanların görüş açısını şekillendirmek için önemli bir mevki olarak görüyordu. Bu hafta bu kürsünün eskisi gibi kasılarak, acısını çıkararak veya uzlaşarak değil, aksine bu kürsünün bir zorba tarafından kullanılacağı görülüyor. Çelişkili ve tutarsız kabine adayların seçiminden görüyoruz ki Trump bölünmüş bir ülkeyi bir araya getirecek bir kişiliğe sahip değil.
Sayın Obama da bırakacağı mirasın tehlikede olduğunun farkında. Bu yüzden veda konuşmasında, kaygılı Amerikan vatandaşları için önemli açıklamalar yaptı ve şunları söyledi:
Varlığınızı belli edin. Dört elle sarılın. Azimle devam edin.
Anayasa çok güzel ama sadece bir kağıt… Ama biz insanlar ona güç veriyoruz. Medya, Demokratlar ve özellikle Trump’ın kendi siyasi partisinin, onu denetleme gibi bir sorumluluğu var. Ama sonuç olarak en önemlisi vatandaşların aktif bir şekilde siyasete dahil olması gerekiyor.
(Çeviren: Çağdaş Canbolat)


TÜM ALANLARDAKİ MÜCADELELERİ DESTEKLEMEK LAZIM

La Forge*
Başyazı

21. yüzyılda, zenginlerin her geçen gün biraz daha zenginleştiği bu toplumda insanlar dışarıda soğuktan ölüyor, evsiz liseliler geceleri dışarıda yatmak zorunda kalıyor, birçok okulda sınıflar ısıtılmıyor ve yetkilileri harekete geçirmek için mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Her gece yüzlerce insan sokaklarda dolaşarak kafalarını koyabileceği bir yer arıyor (...).
Sorun o kadar büyüdü ki (Ülkede 9 milyon yoksul var) artık saklanacak gibi değil. Acil yardım hatları, arayanların çokluğu nedeniyle cevap veremez oldular; yardım kuruluşları doldu taştı. Konut bakanının hükümetin tüm önlemleri aldığına dair yaptığı açıklamalar içler acısı ve sosyal demokrasiyle emekçi kesimler arasındaki uçurumun ne kadar açıldığını gösteren iyi bir örnek. Birçok dernek devletin boşluğunu ellerinden geldiği kadarıyla doldurmaya çalışıyor. Bunlar insani ve mali dayanışmanın önemine dikkat çekiyor, ve (aşırı sağcı) Ulusal Cephe (FN) partisinin, ulusal öncülük adı altında, yabancıların yurtlardan atılması gerektiğinin propaganda yapmasını teşhir ediyorlar. Fakat (merkez) sağ parti ve adayı Fillon da sosyal sigorta hakkının kısıtlanmasını isteyerek FN’den geri kalmıyor. Yoksulluğun ve sosyal güvencesizliğin yükselmesi kapitalist sisteme özgüdür ve artık, sadece bunu günlük yaşayanlar değil yaşamayanlar açısından da, katlanılmaz bir hale geldi.
Her şey bizi korkutmak, yıldırmak, kafamızı öne eğdirmek için kullanılıyor. Hollande’ın her konuşmasında “savaştayız” diye basa basa vurgu yapması da bu amaca hizmet ediyor. Fakat tersten bu durum artık birçok insanın bu savaş politikaları ve ona eşlik eden OHAL’in bitirilmesi ve kaldırılmasının gerekliliğine inançlarını arttırdı. Giderek birçok insan bu savaşlardan tek faydalananların silah tüccarları ve “güvenlik” şirketleri olduğunu, daha fazla uçak, silah, nükleer deniz altı gemisi isteyen genel kurmayın milyarları harcadığını, bu politikaların devam etmesinin daha fazla savaşa neden olduğunu ve bunların tek kurbanlarının ise savaş koalisyonları ile cihatçı gruplar arasında sıkışan, kafasına bombalar yağdırılan, yaşadıkları şehirlerin tamamen yok edildiği halklar olduğunu daha açık bir şekilde görüyor.
El Khomri iş yasasına karşı mücadelenin sonuçlarından birisi kimi durum ve zamanlarda gerici yasalara, “var olan düzene” uymamak, yasalara boyun eğmemek gerektiği fikrinin daha da yaygınlaşmış olmasıdır. Bu fikir birçok alanda, özellikle de mültecilere yardım etme konusunda kendisini gösteriyor. Mültecileri barındırdığı, götürdüğü, yardım ettiği için haklarında dava açılan 2 kişinin duruşması bunun çok açık olarak görülmesine neden oldu.
(...) Kafasını öne eğmeyen, mücadele eden, harekete geçen bu insanların örnekleri toplumda sempatiyle karşılanıyor. İş yerlerinde de aynı şeylerden bahsedebiliriz. Grevler, verilen mücadelelerin sayısı çok yüksek, ama elbette ki basın bunlardan bahsetmiyor. Fakat dayanışma eylemleri ve yardımlar da aynı oranda yüksek (...) El Khomri yasasına karşı mücadeleden bu yana mücadele azmi ve mücadele edenlerle dayanışma oranı da çok yüksek.
Başlayan yıl iki  büyük eğilim taşıyacak. Bir yandan cumhurbaşkanlığının hazırlanması ile bizi meşgul etmek isteyen eğilim, diğer yandan ise patronların ve hükümetin neoliberal saldırılarına, savaş politikalarına ve polis devletinin inşasına karşı direnme eğilimi. Bizim tercihimiz açık: Her alanda direnişleri destekleme, bunları örgütlemeye çalışma ve kısmi bile olsa zaferler kazanma. Yanı sıra devrimci inancımızı da besleme, ona daha fazla işçi, genç, emekçi kadın kazanma. Onları küflenmiş kapitalist-emperyalist sistemi yok etmenin gerekliliğine kazanma ve onu yok etme. İşte bunun için gelecek 11 Kasım’da Ekim Devrimi’nin yüzüncü yıl dönümünü kutlama ve hâlâ güncel kaldığını ilan etmek için hazırlanan şenliğin hazırlıklarına şimdiden başladık.
* Fransa İşçileri Komünist Partisi yayın organı.
(Çeviren: Deniz Uztopal)

Son Düzenlenme Tarihi: 14 Ocak 2017 14:35
www.evrensel.net