Suudi Arabistan mı İran mı; kim kazandı?

Suudi Arabistan mı İran mı; kim kazandı?

Bu hafta Arap basınında Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin bölgede azalan etkisi, Cezayir’de artan protestolar, Suriye ve Türkiye geniş yer buldu.

Ali KARATAŞ

Arap dünyasının tanınmış yazarı Abdulbari Atwan’ın Suudi Arabistan’a ayırdığı makalelerinden birinde  2016’nın Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri için kötü bir yıl olduğu değerlendirmesini yaptı. Atwan, Suudi Arabistan’ın Suriye, Irak, Mısır ve Mağrip Birliği ülkelerinde gittikçe etkisinin azaldığına, buna karşılık İran’ın yükselen bölgesel güç olduğuna dikkat çekiyor.

SİLAHLAR İRAN’A KARŞI MI?

Rai al Youm gazetesi de başyazısında, Körfez ülkelerinin aldığı 40 milyar dolarlık silahı konu aldı. Körfez ülkeleri Katar, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin bu silahları muhtemelen rakip olarak gördükleri İran’a karşı aldıkları belirtiliyor. Yazı, “savunma amaçlı lüks harcama bu ülkelerin çoğunda daha önce görülmemiş şekilde kemer sıkma politikalarının uygulanmasına, dolaylı vergilerin artmasına,  birçok malın ve genel hizmetler olan eğitim, sağlık, elektrik ve su üzerindeki  sübvansiyonların kaldırılmasına neden oldu” diyerek faturanın halka çıkacağına vurgu yapıyor.

CEZAYİR’DE ZAM PROTESTOLARI

Coğrafyanın çok gündeme gelmeyen ülkesi Cezayir’de halk zamlara karşı ayakta. Yeni yılla beraber gelen yeni vergilerle birlikte tüketim maddelerinin fiyatı artmış durumda. Al Kuds al Arabi başyazısında Cezayir hükümetinin halkın mesajını almak yerine gösterilerin sebebini dış güçlere ve azınlık bir ulus olan Amaziglere havale etmesine dikkat çekiyor.

SALDIRI OLUMSUZ İMAJ YARATTI

Öte yandan Türkiye’yi yakından takip eden Lübnanlı Akademisyen Muhammed Nureddin İstanbul Reina saldırısındaki  dört faktöre vurgu yaparak  saldırının Türkiye’ye yönelik istikrar ve güven konusunda olumsuz bir imaj bıraktığını belirtti.

Suriye rejimine yakınlığı ile bilinen al Ahbar gazetesinde yer alan bir analiz ise Ankara’nın İncirlik üssünü Washington’a karşı bir şantaj olarak kullandığına yer verdi. Ayrıca yazıda Türkiye’nin bir seçenek olarak değil zorunluluk olarak Suriye politikasını değiştirdiği belirtildi.

 

 

SUUDİ ARABİSTAN’IN DARALAN NÜFUZU

Abdulbari ATWAN
Rai al Youm

İran’ın nüfuzu genişliyor. Suudi Arabistan’ın ise bölgesel ve uluslararası alandaki etkisi daralıyor. Sorumlu kim? “İran kemeri” uyarıları neden yeniden yükseldi?

2016 yılı tüm açılardan Suudi Arabistan ve genel olarak Körfez İşbirliği Örgütü üyesi ülkeler için kötü bir sene oldu. Bunun aksini söyleyen kafasını kuma gömmektedir. Yemen savaşı, barış veya savaş yoluyla biteceği yönünde herhangi işaretin bulunmadığı bir süreçte üçüncü yılına girecek. Finansal, askeri ve beşeri olarak sürekli ve hızla kanamaya devam ediyor. Türkiye’nin sürpriz bir şekilde Rusya- İran kampına katılması, 6 yıldır devam eden askeri ve mali pompalamaya rağmen Körfez ülkelerini tamamen Suriye krizinin dışına itti. Riyad, “inatçı” petrol politikalarından feragat etmesi ve günlük üretimi 500 bin varil azaltmayı kabul etmesine rağmen, aynı prensibi hasmı İran’a empoze etmede başarılı olamadı.

ARABİSTAN SURİYE’DE YOK

Yeni yıl belki de daha kötü olacak. Çünkü Arabistan’ın dostları azalırken, düşmanları çoğalıyor. Bölge ülkelerinin çoğuyla ilişkiler kötü. Rusya ve Türkiye, Suriye’de ateşkes konusunda anlaştı. Ateşkes görüşmelerine çoğu Türkiye tarafından desteklenen on grupla devam ediliyor. Aralarında Riyad Hicab’ın başkanlık ettiği, merkezi Suudi Arabistan’ın başkentinde bulunan “Yüksek İstişare Konseyi” yok. Şam bölgesinde (Suriye ve Lübnan) Suudi Arabistan’ın rolü cidden sınırlı. Hatta Lübnan, Suudi pelerinin altından çıkıp İran pelerininin altına girdi.

Suudi Arabistan-Mısır ilişkileri, Mısır ekonomisine 35 milyar dolarlık yardıma rağmen gergin bir süreç yaşıyor. Suudi Arabistan’ın Mağrip Birliği (beş ülkeden oluşuyor) ülkelerindeki dış politikası da zayıf bir dönemini yaşıyor.

İRAN KEMERİ

Ürdün Genel Kurmaybaşkanı Mahmut Freihat BBC televizyonuna yaptığı açıklamada Suudi Arabistan’ın içinde bulunduğu durumun doğru bir açıklamasını yaptı. Freihat açıklamasında Afganistan’ın Mezar-ı Şerif kentinden başlayıp Lübnan sahillerine, Akdeniz’e kadar uzanan “İran kemeri” konusunda uyarıda bulunmuştu.

İran birbiri ardına kazanımlar elde ediyor. Buna karşılık Suudi Arabistan’ın kayıpları büyüyor. İran’ın içinde yer aldığı Rus ittifakı, bölgede nüfuzunu arttırıyor. Buna karşılık Suudi Arabistan’ın yanında yer aldığı ABD’nin etkisi daralıyor.

MISIR, KÖRFEZ ÜLKELERİNİ SAĞDI!

Birçok kişinin zeki olmamakla itham ettiği Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, bunun tam tersini kanıtladı. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle nasıl anlaşılabileceğini bildi. Süt ineğinden yaklaşık 50 milyar dolarlık süt sağdı. Ve (karşılığında) ballı sözlerden başka bir şey vermedi. İran etkisine karşı kendilerini koruyacağını vadetti. Sonunda kazan ata bindi. O da Rusya, Suriye ve İran ittifakıydı.

HAŞDİ ŞABİ’DEN TEHDİT

Dikkate değer bir diğer konu Haşdi Şabi liderlerinden birinin Mekke ve Medine’yi işgal etmekle tehdit etmesiydi. İran Devrim Yüksek Konseyi Mürşidi Ali Hamaney, Hac yönetiminin ve kutsal mekanların idaresinin, üzerinde mutabık olunan bir kuruma devretmesini talep etti. Eğer Suudi Arabistan güçlü bir konumda olsaydı bu tip tehditler yapılamazdı. 
Her zaman olduğu gibi bazıları bu makaleden sonra iç işlerine karıştığımızı söyleyecekler. Kelime oyununa gitmeden itirafta bulunuyoruz; biz hiç olmazsa yazarak, öneride bulunarak, aydınlatarak karışıyoruz; F16’larla, Abrams tanklarıyla, akıllı füzelerle değil.  Kardeş bir ülkeyi (Yemen) ve onun fakir halkını “Kararlılık Fırtınasıyla” vurmak için ittifak oluşturmuyoruz.  On binlerce kişiyi öldürüp yüz binlercesini yaralamıyoruz. Suriye’de, Yemen’de, Irak ‘ta ve Libya’da muhalifleri silahlandırmak için milyarlar akıtmıyoruz.

 

 

40 MİLYAR DOLARLIK SİLAHLAR NE İÇİN ALINDI?

Körfez ülkeleri geçen sene niçin 40 milyar dolarlık Amerikan silahı aldılar? Bu silahları hangi düşmana karşı kullanacaklar? Katar bu sefer Suudi Arabistan’a niçin yaklaşıyor?

(…) Amerikan Dışişleri Bakanlığı geçen yıl Körfez ülkelerine (Katar, Suudi Arabistan, Kuveyt ve BAE) 40 milyar dolarlık silah sattı. Katar Savunma Bakanlığı geçen yılın son iki ayında alınan silahların en büyük ithalat olduğunu açıkladı. Katar (11 milyar dolar ile ilk sırada), Suudi Arabistan ve BAE’nin aldığı 72 F15 uçağına, 21 milyar dolar ödendi.  
Açık olan, Körfez ülkelerinin çoğunluğunun (Umman Sultanlığı hariç) İran’ı stratejik bir tehdit olarak görüyor olması. Siyasi ve askeri olarak bu tehdide karşı durmak için, kendi bakış açılarına göre, düşman kampından müttefik kampına taşınan işgalci İsrail devletiyle gizli görüşmeler yapıyorlar.

Dikkate değer diğer bir nokta ise savunma amaçlı lüks harcamanın bu ülkelerin çoğunda daha önce görülmemiş şekilde kemer sıkma politikalarının uygulanmasına, dolaylı vergilerin artmasına,  birçok malın ve genel hizmetler olan eğitim, sağlık, elektrik ve su üzerindeki sübvansiyonların kaldırılmasına neden olduğu.

Burada bir teori, İran tehdidinin gerçekten var olduğunu, ancak Amerika ve Avrupa’nın silah sanayilerini içinde bulunduğu krizden kurtarmak için bu tehdidin büyütülerek Körfez ülkelerini silah almaya zorladıklarını söylemektedir.

İran’a karşı koymanın en iyi yolu diyalogdur. 6 büyük ülkenin İran’ın nükleer programını durdurmak  için yaptığı anlaşma gibi. Ama eğer Suudi Arabistan’ın ve Körfez ülkelerinin kararı askeri olarak karşı koymaksa, silah biriktirmek iyi bir seçenek değildir. Birbirine entegre olmuş bir Arap projesi olmalı. Irak ve Suriye’ye askeri müdahalenin gölgesinde böyle bir proje bulunmamaktadır. Böylesi bir yönelim Mısır’ı altın tepside İran’a sunacaktır.

Cephaneliklerini en yeni ve en gelişmiş silahlarla dolduran bu hükümetler, iki yılını doldurmak üzere olan Yemen savaşında başarısız olan büyük kardeş Suudi Arabistan’ın önderliğindeki Arap koalisyonuna katılmaya karar verdilerse  (Yemen Arapların en fakir ülkesidir ve dünyanın en fakir 20 ülkesi arasında yer almaktadır, yeni silahlara sahip değildir) bölgenin en büyük cephaneliğine sahip İran’a nasıl karşı koyacaklar?

Sorunun cevabını Körfez ülkelerinin sorumlularına bırakalım. Biz aslında cevabı çok iyi biliyoruz ama  halklarına yanıtı kendileri versinler. (RAİ AL YOUM)

 

İSTANBUL SALDIRISINDAKİ 4 FAKTÖR

Muhammen NUREDDİN
Eş Şark

Türkiye, yeni yıl kutlaması sırasında İstanbul Reina’daki saldırı ile sarsıldı. Saldırı birden çok faktörü içeriyor.

Birincisi; Rus Büyükelçi Andrey Karlov’un Ankara’da katledilmesinin üzerinden on gün geçmeden gerçekleşen ikinci saldırı olması. Suikast, Avusturya Veliaht Prensinin öldürülmesinden sonra Birinci Dünya Savaşının başlamasına neden olan uluslararası suçlar kapsamına giriyor. İkincisi; İstanbul saldırısı çoğunluğu Avrupa’dan değil Arap devletlerinden gelenlerin oluşturduğu yabancı turistleri hedef aldı. İki yıldan beri kıvranan turizme ölümcül bir darbe oldu. Üçüncüsü; hedefte olanlar orada bir Hıristiyan gecesi münasebetiyle bulunuyorlardı. Saldırgan esas amaç bu olmamakla birlikte  “Allahu ekber” diye bağırarak bir dini boyut vermek istedi.  Dördüncüsü; saldırı olayı Türkiye’ye istikrar ve güven konusunda olumsuz bir imaj verdi.

 

 

CEZAYİR; BAHARI HİCVETMEK DEĞİŞİMİ DURDURACAK MI?

Al Kuds al Arabi
Başyazı

Cezayir Başbakanı Abdul Malik Selal etkileyici bir açıklamada bulundu. Cezayir’in farklı yerlerinde yapılan 2017 bütçesindeki vergi artışlarını protesto gösterileri ile ilgili, “ne ülkesinin ne de kendisinin Arap Baharı diye bir şey bilmediğini” söyledi.  Eylemlerin az sayıda yerde gerçekleştiğini ve yapanların ülkenin istikrarını sarsmaya çalıştıklarını düşündüğünü ifade etti.

Cezayir başbakanı istikrarı sarsma konusundaki aynı beyanları Arap rejimlerindeki alışkanlıkla tekrarladı ve diğer konuyu da eklemeyi unutmadı; “dış güçlerin komplosu”! Hükümetin rolünü ve protestoların esas sebebinin “tüketim mallarının fiyatların yükselmesi” olduğunu inkar etti. Petrol ve doğal gaz denizinin üzerinde yaşadıkları halde, milyonlar için hayat artık daha zor.

Protestolar her zamanki gibi baskıyla karşılandı. Bu durum halkın fiyatların artmasında simgesel bir yeri olan vergi müdürlüklerine yönelmesine ve yakmasına yol açtı.

Hükümetin medyası bölgede yaşayan Amazigleri, Cezayir’den ayrılmak için isyan etmekle suçladı. İçişleri Bakanı muazzam bir kağıt olan jokeri çekti; terör! Politikasına yönelik herhangi bir protestoyu durdurmak için her hükümetin başvurduğu kart.

Ekonomik koşulların kötüleşmesine, yetkililerin ve generallerin karıştıkları yolsuzluklara veya kamu parasının çalınmasına karşı sokağa çıkarlarsa, Cezayir’in, Libya, Suriye ve Yeme’nin karşı karşıya kalacakları örtülü tehdidiyle.

Protestoları reddeden başbakanın ifadesiyle Cezayir ekonomisi geçen üç yıl boyunca 80 miyar dolar büyüklüğündeydi. 2016, son üç yılın en kötü yılıydı. Bunun nedeni Cezayir’in ekonomisinin petrol ve doğal gaz girdilerine dayanması. Rantiye ekonomisinden çıkışta ve gelecek nesilleri güvence altına almak için yeni yatırım alanları açmada devlet başarılı olamadı.

Buna karşılık Cezayir yönetici elitinin önceliği, herhangi bir siyasi hareketi önleyerek otoriter rejimi sağlamlaştırmak. Yine ordudan, polisten ve siyasilerden oluşan elitin, fakirlerin yükselmesini engelleyen tiranlığını korumak.

Cezayir’in güvenliğini ve istikrarını kaybetmesini, geçmişteki kara günlerine dönmesini ve iç savaş yaşamasını kesinlikle istemeyiz. Lakin bunun güvencesi demokrasiye doğru evrilme, baskıdan ve kendilerini zenginleştirmekten kaçınma, içerde baskıya başvurmama dışarda ise diktatörleri desteklememedir. İstikrarın bozulmaması ve Cezayir yönetici elitinin “ne kendisinin bildiği, ne de bizim bildiğimiz “ Arap Baharını önlemenin yolu da budur.

www.evrensel.net