Politik bir müsabaka sahası olarak satranç

Politik bir müsabaka sahası olarak satranç

Ercüment Akdeniz, Cübbeli Ahmet Hoca'nın 'Satranç tavladan, kumardan da beter' açıklaması üzerine Stefan Zweig’ın “Satranç” adlı öykü kitabını yazdı.

Ercüment AKDENİZ

Satranç tavladan da kumardan da beter. Satranç oynamaktansa ateşi tutmak daha hayırlı” diye buyurmuş Cübbeli Ahmet hoca.

Hoca efendinin tartışma yaratan, hatta sonrasında Satranç Federasyonu tarafından yargıya taşınan sözlerinin devamı da şöyle:
“...Satranç oynayan kişi insanların en yalancısı. Oynayanlara ölürken kelimeyi şehadet nasip olmayabilir. Satranç oynayan lanetlenmiştir. Oynayana bakan da domuz eti yiyen gibidir. Bu oyunları oynayacağınıza elinize tespih alın, sübhanallah çekin”

Cübbeli’nin sözleri üzerine başlayan tartışma, aklıma ister istemez Stefan Zweig’ın “Satranç” adlı öykü kitabını getirdi.

DR. B’NİN SAVUNMA DUVARI

Zweig’ın kitabındaki hikaye, New Yok’tan Buenos Aires’e hareket eden bir gemide başlar. Öyküde, sıradan bir satranç oyuncusu olan anlatıcı ile birlikte üç kahraman vardır. İkinci kahraman Czentoviç dünya satranç şampiyonu bir Macardır. Üçüncü kahraman Dr. B ise Avusturyalı bir avukat.

Genç şampiyon Czentovic ile Dr. B, kendilerini bir tesadüf sonucu müsabaka masasında bulurlar. Zweig’ın anlattığı kapışma ve karakterlerin yaşadığı psikolojik gerilim, gerçekten okumaya değer. Fakat -tartışma konumuzdan uzaklaşmamak için- bizi daha çok Dr. B’nin, müsabakadan başlayıp geçmişe uzanan hikayesi ilgilendiriyor.

Dr. B’nin satranca olan ilgisi, Gestapo’nun elinde tutuklu bulunduğu sorgu günlerine rastlar. Hitler’in Viyana’ya girişinden bir gün önce tutuklanan Dr. B, imparatorluk döneminden kalan topraklara ait dava bilgilerini SS’lerden saklamakla suçlanır. Naziler, işgali yağma eylemiyle tamamlamak istemektedir.

Gestapo’nun eline düşen Dr. B toplama kampları yerine özel bir otel odasında izolasyona tabi tutulur. Tecrit altında aylarca sorgulanan Dr. B’ye gazete, kitap, oyun ya da arkadaş yasaktır. Gestapo’nu taktiği, avukatı içten çözüp çökerterek hedeflenen bilgilere ulaşmaktır.

Kafayı yemekle yememek arasındaki o kritik eşiğe geldiğinde, Dr. B’nin yardımına, askıda gördüğü bir pardösünün cebindeki kitap yetişir. Tam 150 parti santranç oyununu anlatan kitap Dr. B’nin direncini artırır. O, sorgu sürecinde hem kitaptaki 150 oyunu ezberlemiştir hem de bir siyah, bir beyaz taşların tarafına geçerek; iki taraflı oyun kurabilen usta bir oyuncu haline gelmiştir.   

Özetle, “64 siyah-beyaz kare ve 32 taşın etrafında dolanıp duran bu beyin çabası”, herhangi bir oyun olmanın çok ama çok ötesine geçerek; faşizme karşı direnmenin hatta onu mağlup etmenin enteresan bir “oyun” sahasına dönüşmüştür. Başka bir deyişle, izolasyonun hedeflediği “entellektüel ölüm”, muhteşem bir savunma duvarıyla karşılaşmış ve nihayetinde mat olmuştur.  

SONSUZ ESKİ, SONRASIZ YENİ

Tıpkı Dr. B’nin hikayesi gibi, kitabın yazarı Stefan Zweig’ın satranç hakkındaki görüşleri de son derece kıymetli. Nitekim kitaptan alıntılayarak aşağıda sunduğum cümleler, Zweig’ın sadece kendi çağının gericiliklerine değil, bizim çağımıza da ne denli güçlü yanıtlar verdiğini gösteriyor.

Zweig kitapta şöyle soruyor:
“Eski çağlardan beri kralların oyunu olarak bilinen bu oyunun esrarlı çekiciliği nereden ileri gelmekteydi?”

Ve yine kendi sorduğu soruya şu cevabı veriyor:
“İnsanoğlunun icat ettiği öteki bütün oyunlar arasında, rastlantının her türlü tiranlığına uzak bir oyun olmasından!”

Bu şık cevabın altını da şöyle dolduruyor:
“Satranç, kuruluşu anlamında mekanikti ama imgelem ona çok farklı anlamlar kazandırıyordu... Geometrik anlamda kaskatı bir uzamla sınırlı olsa da kombinasyonlar bağlamında sınırsızdı. Bu nedenle satranç kendini sürekli geliştiriyordu. Varlığı ve oluşu açısından bütün kitaplardan ve eserlerden daha kalıcıydı. Çünkü o, bütün halklara ve bütün zamanlara aitti. Satranç zıtların birliğiydi. Sonsuz eski ama buna rağmen sonrasız yeniydi. Ve bütün bu nedenlerden ötürü; satrancı bir oyun olarak adlandırma gafletinde bulunan insan; kendini, hakaret etmek anlamını taşıyan bir küçümsemenin vebali altına sokmuş oluyordu. Satranç can sıkıntısını öldürmek, duyuları bilemek, ruhu gergin tutmak için dünyaya inmiş bir oyundu...”

SATRANCI SAVUNMAK

Dini referanslara dayanarak satranç oynayan insanları lanetleyen, izleyenleri domuz eti yemekle eş tutan bir kafa, bu fikrini sadece kendine saklasa elbette satrancı -hem de Zweig üzerinden- bu kadar uzun savunmaya gerek olmazdı. Ne var ki, diyanetin yılbaşında verdiği o tartışmalı hutbe örneğinde de olduğu gibi; hutbe ile fetva arasındaki makasın bu kadar kısaldığı bir süreçte, satrancın da dini referanslarla kıstırılıp bir “hutbe” kazasına uğraması işten bile değil.

O nedenle ülkede gerçek laiklik isteyen ve bunun için mücadele eden kesimlerin, bu saatten sonra mücadele sahasına satrancı da dahil etmeleri gerekecek.

Laik, demokratik, bilimsel bütün değerlerin “Batıl” olarak suçlandığı ve bu değerleri savunmanın mürted (yani İslam dininden dönmüş) sayıldığı bir siyasal iklimde, satranç gerçekten de sadece bir oyun değil ideolojik-politik-kültürel bir müsabaka figürüdür artık.

Son Düzenlenme Tarihi: 08 Ocak 2017 09:29
www.evrensel.net