Bütün ümit yarın sabahta...

Bütün ümit yarın sabahta...

Müjdeler en çok en kötü zamanların ilacıdır ya hani, ilaç niyetine döktü kadınlar içlerindekileri bu ay Ekmek ve Gül'ün sayfalarına.

Elimizden alınan biricik canlar değil sadece... Geride kalanlar olarak hayatlarımızın denetimi de ellerimizden alınan.

Hayatın elimizden alınmasına duyduğumuz öfkenin akacak mecra bulduğu her yerde bir denetimle karşı karşıyayız. Sokaklar çoktandır sese kapalı, haberler hep aynı dili konuşuyor; iktidarın dilini. Sosyal medya, hapishane kayıtlarına düşülecek yeni isimler rehberine dönüştü. Her kanlı olayın ardından öfkenin üstüne bir karanlık örtü serer gibi yayın yasakları geliyor. Ve bu hal giderek insanların içindeki öfkesini bile açıkça kabul etmesine izin vermeyen bir kuşatılmışlık halini doğuruyor.

Giderek içe büzüştüğümüz, kaygılı bir sıkıntının, sıkıntılı bir endişenin eline düşüyor yaşamlarımız. Ne harekete geçirecek sağlam ve şiddetli bir öfke, ne hepten teslim alan bir korku, ne tahammül gücünü berkiten bir gizli umut… Derin bir iç sıkıntısına sarılmış süreğen bir kaygı...

Bir yandan, belirsizlik içinde yaşıyoruz; yarına nerede patlayacak acaba bomba, bu “son dakika” kaç hayat için bir sonu duyuracak, sevdiklerimle yeni bir yılı görebilecek miyim... Bir yandan, şunu söyleyip duruyoruz yaşayabilmek için: “bi’şey olmaz”… “Bize bi’şey” olmazla “ne yapsak boş, biz ne yapsak bi’şey olmaz” arasında savrulan bir boşunalık duygusunun adı olarak “bi’şey olmaz”...

Nazilerin insanlık utancı toplama kamplarında insanlar farklı renklerde üçgenlerle imlenirlermiş. Yahudilere sarı, eşcinsellere pembe, siyasi suçlulara kırmızı, kriminallere yeşil, asosyallere siyah, çingenelere kahverengi… Orada bile ayrışsın insanlar, o ölüm kamplarında bile biri diğerinden aşağıda kalsın, akıbet ortaklaşmasın diye bulunan yöntemlerden biri. Göğüslere iliştirilen sarı, siyah, pembe, yeşil, kahverengi üçgenlerle kamp duvarının dibine dizilmezden önce her biri diğerinin başına gelenleri görmezden gelmiş, “bize bi’şey olmasın” suskunluğuna tutunmuşlar.  Sonra nihayetinde o duvarın dibinde buluşunca “ne yapsak boş, ben ne yapsam bi’şey olmaz”a varması istenmiş hikayenin sonunun...

Nazi kamplarından kurtulanların içimizi ışıtan “hayata tutunma” hikayeleri var ya hani; bir çoraptan yapılan topla hep birlikte futbol oynayışları, kendi çocuğuna bulduğu bir parça kuru ekmeği ikiye bölüp bir başka çocuğa pay etmeleri, “yat” emriyle karartılan odalarda söylenen şarkılara eşlik ederek yaratılan çokluk hissi... Ölümün ve korkunun yenildiği anlar... Göğüslerde imlenen siyah, pembe, kırmızı, sarı üçgenlerin anlam ifade etmediği anlar...

İşte bunlar hikayenin sonunu değiştirmiş herkes için...

Şimdilerde biz de her katliamda göğüslere değilse de beyinlere iliştirilmiş sarı, siyah, pembe, kırmızı, yeşil üçgenlere göre çekildiğini görüyoruz acıların. Henüz bir patlamanın “son dakika” kırmızısı geçmeden, yetkililerin pişkin suratlarını görüyoruz ekranlarda, ağızlarında “vatandaşlarımız normal yaşamlarına devam etsinler” cümleleri. Terör saldırısında hayatını kaybeden insanların ardından “zayiat az oldu” diye açıklama yapılan bir ülkede o gün zayi olmamışlığa tutunmaya çalışıyoruz.

Tarihin bu anında, coğrafyanın bu yerinde olmamayı diliyor insanlar. Ama tek tek kendimizi tarihin ve coğrafyanın “burasından” çıkarmak olduğunda derdimiz, bir araya geldiğimiz tarihi ve coğrafyayı yeniden yazmak değilse murat ettiğimiz... Bi’şey olmuyor. Olmaz.

Peki ne yapmalı?

Sait Faik bir hikâyesinde -tam da böyle bir vaziyetin içinde- şöyle diyordu: “Bütün ümit yarın sabahta.” Ufak da olsa, mütevazı da olsa “şimdi ben ne yapabilirim?” sorumluluğunda… Çünkü tarih de coğrafya da biraz “bütün bunlar olup biterken siz tam da o anda orada ne yapıyordunuz?” sorusuna verilecek cevaptır. Tarih kahramanlar yönetenler olsun diye kana bulanırken, soruya “susmadım, korkunun beni teslim almasına izin vermedim” diye yanıt verenler edenler kahramanların değişmesini sağlayanlar olurlar. Dünyanın gerçeğine, insanın hakikatine yaklaştırırlar bizi onlar. Onlardan olmaya var mısınız? İçimizde bir öfke olduğunu kabul etmemiz bile bir cesaret işiyken bunun bir adım ötesine geçip öfkemizi harekete dönüştürmeye var mısınız? “Bütün ümit yarın sabahta... Bütün ümit yarın sabah, bugün sabahki halimizle kalkmamakta...” diyenlerden olur musunuz?

Ekmek ve Gül’ün Ocak sayısı, yarın sabah başka uyanacak kadınların verdiği bir müjde gibi oldu bu ay. Müjdeler en çok en kötü zamanların ilacıdır ya hani, ilaç niyetine döktü kadınlar içlerindekilerini derginin sayfalarına.

Bu ay tek tek hikayeleriyle bizi kendimize bakmaya niyetlendiren pek çok kadın var dergimizde. Her biri, “bu zorluklardan kurtulmak için ben ne yapabilirim ki?” diye sorulan zor soruya küçük, gündelik direnişleriyle kolay yanıtlar veriyorlar. Bir makinenin başından bir gece vardiyası servisine, bir televizyon ekranının karşısında yapılan sohbetten, mahallenin bakkalında dile gelen hikayelere hepsi kadınların varolma çabasının hakikatine götürecek bizi. Bazen bir reçel kavanozunda, bazen bir kitap sayfasında, bazen bir hastanenin acil servisinde, bazen bir resim kursunun masasında hayat bulan bu “varolma mücadelesi” bütün zorluklara rağmen “umut var” diyebilmemizin nedeni.

Bir sonraki sayı, yaptıklarımızla, öfkemizle, değiştirdiklerimizle, değiştirmek için bir araya gelişlerimizle daha umutlu bir dergi olsun.

Umutlu yazılarınız bol olsun!

www.evrensel.net

Yorum yapın

Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.