Günay’ın türküsü

Günay’ın türküsü

Hani çocukluğumuzun hatıra defterleri vardı. “Hayatın dikenli yollarında ilerlerken” ile başlayan cümlelerle içini doldurduğumuz defterler...

Meltem TEKER

Hani çocukluğumuzun hatıra defterleri vardı. “Hayatın dikenli yollarında ilerlerken...” ile başlayan cümlelerle içini doldurduğumuz, birbirimizin dünyasına “izler” bırakmaya çabaladığımız defterler...

Günay ile tanışmamız, kısa ama dolu dolu sohbetimiz, işte tam da böyle, eski bir hatıra defterini karıştırmak, “kalbi kadar temiz sayfalarda” izler aramak gibi bir şeydi.

Kırk dokuz yaşında, üç çocuk annesi Günay... Uzaktan bakıldığında, narin yaprak misali sandalyesine ilişmiş muayene sırasını bekleyen bu kadın, yanına yaklaştığınızda, hele de sohbete daldığınızda, hiç kimsenin dalını bile sarsamayacağı yerli, köklü bir ağaca dönüşüyor, dimdik duruyor karşınızda.

“Belim, boynum, eklemlerim. Ağrımayan yerim yok Hocam.” Göz göze geliyoruz aniden. Her gün görüşüp konuşan iki komşu kadının sohbetini yakalamışız. “Kadın olmak kolay mı? Ne bel kalıyor insanda ne baş!”

Hakkında sorduğum her soruyu, büyük bir iştahla cevaplıyor Günay. Samimiyetimiz ilerledikçe, hiç gocunmadan kurduğu gönül sofrasında, hayatı boyunca yaşadığı ne varsa tek tek sunuyor önümüze. Hem de evvelden beri tanıdığı paylaşmanın, dayanışmanın tadıyla, tuzuyla...

BİR KEZ BİLE ADET GÖRMEMİŞKEN

Günay, Malatya’nın merkezinde, bilinen saygın ailelerden birinin kızı olarak dünyaya gelmiş. “Babam devlet sanatçısıydı” derken göğsünü kabartıyor hafifçe. Henüz beş yaşındayken kaybetmiş babasını. Sonra da çocuk yaşta evlendirmişler kendisini. İtiraz dolu bir cümle savuruyor; “Şimdi düşünüyorum da, o küçücük yaşta, ne babamın ölümünü aklım aldı ne de daha bir kez bile adet görmemişken evlendirmelerini..”

Acı hatıralarla dolu evliliği beş yıl sürmüş. İlk çocuğunu on dört yaşında doğurmuş. İstanbul’un varoş bir semtinde, görümcesinin evinde sığıntı şeklinde yaşamaya başlamışlar. Yaşadığı travmalar, henüz çocuk ve bakımsız olması göğsündeki sütü de kesmiş. Komşuların acıyarak getirdiği süt ve nişastayla beslemiş bebeğini. Sefaletle geçen o yıllarda iki çocuğu daha dünyaya gelir Günay’ın. Ailesi duyup da üzülmesin diye hiç kimseye anlatmaz çektiklerini. Bir zaman sonra, ziyaretine gelen annesi, tanıyamaz kızını. Ne gözünde feri kalmıştır, ne dizinde dermanı. “İlk iş, hastaneye götürdü annem beni. Doktor bana hayretle bakıp Afrika’dan mı geldiğimi sordu. Kaşeksi (ileri derecede beslenme yetersizliğine bağlı kas erimesi) teşhisi koyuldu. İleri safhada açlık çekmiştim.”

SEVMEK NEDİR BİLMEDEN...

Sorgusuz sualsiz, annesi ve üç çocuğuyla Malatya yolcusudur artık Günay. Vardıkları yerde pek de toz pembe bir hayat beklemiyordur onu elbette. Geride kaldı sandığı mücadele yılları, değişmiş çehresiyle boy gösterir yeniden. Hiç kıyılmamış resmi nikah, çocukların olmayan kimlikleri, toplum baskısı, gündelik kaygılardan birkaçıdır sadece. Daha yirmili yaşlarda dul kalan annesinin, geçmişte bıraktığı, oysa şimdi kızında izlediği kaygılar... Ana kızın düşünüp taşınıp buldukları çözüm, yine bir kadın dayanışmasında saklıdır. Çocuklar, anneannenin nüfusuna geçirilir. “Annem bana önce babalık, sonra da kocalık görevini üstlendi” diyor usulca...

“Peki, kocandan hiç haber almadın mı?” Bakışlarını, yatırdığı yerdeki döşemeden, acıyla kaldırdı Günay. Puslu bir ses tonuyla “Ne beni ne de çocuklarımı sormadı bile...” Kısa bir sessizlik, eksik bir cümleye bıraktı yerini. “Evlenmiş…”

Kim bilir kaçıncı kez kanatarak tekrarladığı cümlesinin sonunu getirirken, yere düşen bir defter sayfasını, göz ucuyla takip ediyordu adeta. Yaşadığı tüm haksızlıkları, satır satır işlediği temiz, naif bir sayfa...

“Sevmek nedir bilmeden evlendirdiler beni Meltem Hanım. Hiç de yaşamadım bu duyguyu. Kocam bana çok cefa çektirdi. Dövdüğü de oldu, aç bıraktığı da, hovardalığı da... Üç günlük bebeğimin sütünü kuruttu içimde. Hepsini çektim sineme. Bir şeyi affedemedim. Çok sonra duyduğum ‘Aşık oldum evlendim’ dediğini. Göğsüme bıçak sapladılar desem yeridir.”

Onuruyla oynanmasını, yaşadığı her şeye denk düşüren bu kadın, açtı gözlerini kocaman. Gür bir ses tonuyla “Karar verdim” dedi. Artık konuşmuyor, şimşekler çaktırıyordu sesinde... Kendime de çocuklarıma da yaşatacağım hayatın ne olması gerektiğinin kararıydı bu. Hayat sana değil, sen hayatına sunacaksın  altın tepsiyi de, içindekileri de...

ARTIK GÜCÜNÜN FARKINDA

Günay İstanbul’a döner tekrar. Ne kocasıdır aradığı ne de onu edilgen kılacak başka herhangi biri. Tekstil atölyesinde işçidir artık. Çalışan, üreten, feleğe minnetsiz emekçi kadın olmaktan yanadır tercihi. Artık haklılığının olduğu kadar, gücünün de farkındadır. Kurduğu mütevazı hayatını, güzel sesiyle söylediği türkülerde şenlendirmiştir bile. İşyerinde, paydos aralarında söylediği türkülerle başka başka dillere, gönüllere ulaşmış, ortaklaşmıştır hatta…

Bir gün, arkadaşları Günay’ı, ünlü sanatçıların organizatörlüğünü yapan bir kadınla tanıştırır. Karşısına yeni bir iş teklifi çıkmıştır. Bu teklif, zorlu bir süreci de beraberinde getirir. Ünlü bir sanatçının (Mine Koşan) yanında çalışacak, kendisine ne iş verilse yapacak, düzenli sanat eğitimi alacak, daha bir sürü sorumluluk... İlk turne zamanı gelir. Adana’ya gidilecektir. Burada da teyze kızından destek gelir Günay’a. Çocukları emin ellerde, güvenilir kişilerle sağlam bir yolculuk daha başlamıştır. Yirmi yıl süren, emeğiyle onuruyla bugüne kadar gelen yolculuk... Önce alaylı, sonra da profesyonel eğitim almış halk müziği sanatçısı olarak kat etmiştir yolunu. Temizlik görevlisi de olmuştur icabında, vokalist de, en sonunda solo sanatçı da…

“O günden bu yana hiç yorulmadan çalıştım desem yeridir. Ta ki ağrılar sızılar başlayana kadar. Çocuklarımı okuttum. Bu benim olmazsa olmazımdı. Dilerim okumayan evladımız kalmasın, hiç kimse kimsenin kölesi olmasın!”

www.evrensel.net
ETİKETLER Günay