Satranç düşmanlığı neyin dışa vurumudur?

Satranç düşmanlığı neyin dışa vurumudur?

Dini referanslı satranç düşmanlığı bile güncel hayatta karşılığını bulan, tarihsel bir gerçekliğe işaret etmektedir.

Emre BİÇEN
Kocaeli

Türkiye’nin etkili cemaatlerinden birinin vaizi olan ve halk arasında Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün satranç hakkındaki sözleri ne bir sürçülisandır, ne de öylesine sorulan bir soruya verilen cevaptır. Son zamanlarda iktidarın dini sembol ve kurumların politik işlevinden belki de hiç olmadığı kadar çok yararlandığı bilinmektedir. Diyanet fetvalarından da anlaşıldığı üzere devlet politikalarının dini referanslar vasıtasıyla meşrulaştırılmaya ve benimsetilmeye çalışıldığı görülmektedir. Laiklik ilkesi bu amaçla görünmez kılınmaya çalışılmaktadır. İçişleri Bakanlığının Okmeydanı’da gençlerin anayasanın değiştirilemez 2’nci maddesindeki hükmün vurgusu olan laikliği savunmasını bir suç unsuru olarak algılayıp, attığı tweetle bu gençleri hedef göstermesi bunun son kanıtı olmuştur. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda otoriter bir rejimin manifestosu diyebileceğimiz yeni anayasa teklifinin oylamaya sunulmasının arifesinde, dini referanslı satranç düşmanlığı bile güncel hayatta karşılığını bulan, tarihsel bir gerçekliğe işaret etmektedir.

OTORİTER REJİMLERİ DİNİ REFERANSLARLA BENİMSETMEK

İmam Kudame el-Makdisî ve İbn Kayyim gibi İslam bilginleri para için oynanmasa bile satrancın haram bir oyun olduğunu söyler. Öyle ki satranç oynamak para karşılığında zar oyunları oynamaktan bile daha kötüdür. Peki akla dayanan, insanın bazı kişisel yetenek ve becerilerini geliştirdiği dahi bilinen bu oyunu bu kadar kötü yapan nedir? Aydın Çubukçu’nun da vurguladığı gibi “Marx, mitolojinin insanın toplumsal hayatının ve insan ilişkilerinin bir yansıması olduğunu söyler.” Dini hurafe ve dogmalarda da mitolojilerde olduğu gibi belirli insan ilişkilerinin ters yüz edilmiş izlerini aramak gerekir.

Satranç düşmanlığının altında otoriter siyasal rejimleri dini referanslar yoluyla benimsetmek, meşru kılmak ve bunun aksini özendirecek ya da ima edecek şeyleri dinen gayrimeşru ilan etmeye yönelik bir bilinçaltı vardır. Bu nedenle de “Geleneksel otoritesi ya da kanından dolayı” değil de tahtada “Aklı ve zekasından dolayı hakkı olanın” iktidar olduğu bu oyuna düşmanlığın tarihsel nedenleri vardır. Bir defa satrançta Şah’ın kendisi de dahil olmak üzere bütün taşlar kendisini oynayanın “seçme iradesinden” bağımsız hareket edemez. Bir devlet nizamının temsil edildiği bu oyunda son tahlilde ipler seçme iradesinin faili olan bireyin elindedir. Oysa halifelik ile kutsanan saltanat rejimlerinde otoritesi sorgulanmaya ve seçime tabii olmayan mutlak egemen konumundaki “tek kişinin” iktidarı söz konusudur. Ve yine Marx’ın Alman İdeolojisinde değindiği gibi her din “Otoriteye boyun eğin çünkü her otorite tanrıdan gelir” demektedir. Verili tarihsel koşullarda da ideolojik bir aygıt olarak din; aklı, liyakati ve seçimi esas alan bir siyasal sistem yerine dinen kutsanmış bir saltanat rejimini tek alternatif olarak sunma görevini üstlenmiştir. Bu alternatifin dışındaki yani “aklı, liyakati ve seçimi” esas alan bir sistemi sembolize eden, özendiren ya da akla düşüren her şey lanetlidir.

BABADAN OĞULA GEÇEN BİR SALTANAT

Hemen değinmek gerekir ki Muhammed peygamberin ölümünden Halife Ali’nin temsiliyeti devraldığı döneme kadar halifelik kurumu seçimlerde lafzen de olsa liyakati esas almıştır. Sonradan halifelik kurumu “liyakatin ve aklın” esamesinin okunmadığı, babadan oğula geçen bir Emevi saltanatı haline gelmiştir. Cübbeli, gösterdiği referanslar ve bulunduğu atıflardan da anlaşıldığı üzere Emeviler’den Osmanlı’ya dek süren bu sosyal-siyasal ve dini geleneğin modern sözcüsü konumundadır. Saltanatla yönetilen Osmanlı için “devletlerin en düzgünü” ve “Osmanlı’yı itham vatan hainliğidir” diyerek de belirli özlemlerini ifade etmektedir. Bu nedenle hilafet ve saltanatla hüküm süren bu rejimlere duyulan özlem doğal olarak aklı ve seçimi sembolize eden oyunları öcü gibi göstermeye yeltenecektir. Bu bağlamda iktidara yakın çevrelerce “Sultan, padişah, halife” gibi arkaik dini-siyasal kavramların yeniden kullanıma sokulmuş olması ve iktidar politikalarının akademik çevrelerce de artık “Osmanlıcılık” olarak değerlendirildiği göz önünde bulundurulursa, satranç düşmanlığının da sosyopolitik bir karşılığı olduğu görülecektir. Cübbelinin ve onun referans gösterdiği İslam bilginlerinin satrancı bir şer olarak nitelemesinin altında böyle bir gerçek yatar.

‘OKUMA ORANI ARTTIKÇA BENİ AFAKANLAR BASIYOR’

Eğitim sistemiyle birlikte tüm toplumsal yaşamı kuşatan dini söylem ve cemaatlerin toplum üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, bir de satranç üzerinden dile getirilen bu “akıl” düşmanlığı vaazları “Acaba neyi önceliyor?” diye sormak gerekir. “Okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum” diyen insanların yüksek öğretim kurumlarını denetlediği bir ülkede satranç oynayanların lanetli ilan edilmesi alaycılıkla geçiştirilecek bir konu değildir. Böyle konuların gündeme şu anda geliyor olmasının nedeni tesadüften ziyade buna ilişkin sosyopolitik koşulların olgunlaşmış olmasıdır. Otoriter rejimlerin dinle uslandırılmış itaatkar kalabalıklara ihtiyaç duyduğu göz önünde bulundurulursa, dini söylemlerle süslenen bu akıl düşmanlığının şimdiden neye hizmet ettiği anlaşılacaktır. Hazır satrançtan bahsediyorken söyleyelim ki bu akıl düşmanlığının üstesinden gelmenin yolu, bu hamleleri ciddiye alarak aklın son kaleleri de düşmeden önce birlikte yürütülecek bir mücadelenin stratejilerini geliştirmekten geçiyor.

www.evrensel.net