John Berger:  Evet, hâlâ  Marksistim...

John Berger: Evet, hâlâ Marksistim...

Kaybettiğimiz yazar ve düşünür Berger, “Hâlâ Marksist misin?” sorusuna “Evet ben, başka şeylerin yanı sıra, hâlâ Marksistim” diye yanıt veriyor.

“Hayatı ve görünürlüğü mümkün kılan ışık... Işık hangi nesneyi aydınlatırsa, gerçekte milyon yıllık bir dağ ya da deniz de olsa, ona hiç değmemiş gibi bir ilklik niteliği kazandırır.” (Katarakt-John Berger)

Daima bizleri yurtsuzluğa, sömürüye ve ezilmişliğe karşı dayanışmaya çağıran, çağımızın aydını John Berger’ı 90 yaşında kaybettik. 
John Berger, Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sekiz yıl sonra 5 Kasım 1926’da, Londra’da doğdu. İlk öğreniminden sonra St. Edward’s adlı özel bir okula gönderildi. Bu okulun katı disiplininden kaçarak küçük bir bursla Central School of Art’ta resim eğitimi almaya başladı. Askerlik görevini yaptığı Belfast’ta ilk kez işçi sınıfından insanlarla bir araya geldi. İki yıl sonra sanat eğitimini sürdürmek için bu kez Chelsea Art Schoola geçti.

1945’te İşçi Partisi büyük bir çoğunlukla iktidara geldiğinde Berger 19 yaşındaydı. İktidar değişikliği ve refah devletinin temellerinin atılması ilk yıllarda Britanya’da sosyalist bir düzenin kurulacağı umuduyla belli bir iyimserlik havası yarattıysa da 1950’lerin ortasına doğru soğuk savaş koşullarının baskısıyla bu iyimserlik yerini hayal kırıklığına bıraktı.

Meslek hayatına önce ressam ve eğitmen olarak başlamış olan Berger, 1952’de haftalık New Statesmanand Nation dergisinde sanat eleştirileri yazmaya başladı. Düşünsel gelişiminde önce anarşist kaynaklardan yararlandı, daha sonra okulda tanıştığı genç komünist arkadaşları ve özellikle de Frederick Antal adlı Macar kökenli Marksist öğretmeninin etkisiyle estetik görüşünü belirleyen kaynaklara ulaştı. İki savaş arası İngiltere’de Lukacs, Frankfurt Okulundan Benjamin, Adorno, Horkenheimer ve Marcuse gibi düşünürler yeni yeni tanınıyorlardı.

Antal’ın Florentine Painting And Its Social Background ve Arnold Hauser’in Social History of Art (Sanatın Toplumsal Tarihi) kitapları İngiltere’de 1948 ve 1951’de yayımlandı. Sanatla toplumsal hayat arasındaki organik ilişkiyi öne çıkaran bu ve benzeri kaynaklar Berger gibi bir eleştirmenin öneminin sol çevrelerde daha iyi anlaşılmasını sağladıysa da, tutucu çevreler onun bu yaklaşımla yazdığı yazıları kaba siyasal propaganda olarak değerlendirdiler.

Berger ise gerek 1958’de yayımlanan Zamanımızın Bir Ressamı (A Painter of Our Time) romanı gerek 1960’da yayımlanan sanat denemelerini içeren Permanent Red kitabıyla Marksist bir yazar olmayı sürdürdü. Bu kitapları 1962’de Foot of Clive, 1964’te Corker’s Freedom romanları izledi.

(Fotoğraf: Berger, 1975’te Avrupa’daki göçmen işçilerle ilgili araştırmasını, fotoğrafçı arkadaşı Jean Mohr’la birlikte hazırladığı  Yedinci Adam kitabını yayımladı. Kitapta Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, İtalya, Portekiz gibi ülkelerden sanayileşmiş ülkelere gelen işçilerin yola çıkışları, geldikleri yerlerdeki yaşama ve çalışma koşulları ve bunlar arasında geri dönenler varsa, onların durumları ele alınıyordu.) 

BERGER SÖMÜRÜYE KARŞI DAYANIŞMAYA ÇAĞIRIYOR

1972’de G romanıyla “Booker” ödülünü alan Berger ödül töreninde 5 bin sterlinlik bu ödülün yarısını Karayiplerdeki Kara Panter adlı devrimci harekete bağışlayacağını, öbür yarısını da Avrupa’daki göçmen işçilerle ilgili kitabının hazırlanması için kullanacağını açıkladı. G, şaşırtıcı anlatım tekniğiyle birçok eleştirmenin saldırısına uğramasına karşın, kısa sürede uluslararası edebiyat dünyasında modern roman türünün bir başyapıtı olarak karşılandı. 

John Berger’in yakın arkadaşlarından, Şair, Çevirmen Cevat Çapan, John Berger’ın şiirlerini bir araya getiren Gökyüzü Mavi Siyah adlı kitaba yazdığı ön sözde, onun 90. yaşını kutlamıştı. “Tıpkı öbür kitapları gibi yurtsuzluğa, sömürüye, ezilmişliğe karşı bizi bu durumdaki insanlarla özdeşleşmeye, onlarla dayanışma içinde olmaya çağırıyor” demişti Cevat Çapan;  “John Berger şiirlerini ‘Sözcükler’, ‘Tarih’, ‘Göç’, ‘Yerler’ ve ‘Sevgilim’ gibi başlıklar altında bölümlere ayırırken insanların hayatlarında kimlerle ve nelerle ilişki kurduğunu, nelerden ve kimlerden yoksun kaldığını, onları birbirlerinden ayıran ve birleştiren yaşantıların neler olduğunu değişik açılardan açıklamaya çalışır. Onun roman, deneme, senaryo vb. türlerde yazdıkları gibi, şiirleri de daha çok ezilenlerin, yenik düşenlerin, ölümcül hastalıklarla boğuşanların çektiklerini ele alsa da, doğanın kendini yenileyen gücüne ve insanın dayanıklılığına duyduğu inanç aynı zamanda daha insanca bir dünyanın yaratılabileceğinin umudunu aşılar okurlarına.

Kendisi şiirin bu gücünü şu sözlerle açıklıyor: “Şiir her şey arasında yakınlık kurarak dilin yaşantıya ilgi duymasını sağlar. Bu yakınlık şiirin çabasının bir sonucu, şiirin yöneldiği her eylem, ad, olay ve bakış açısını bunlar arasında kurduğu yakınlıkla bir araya getirmesinin bir sonucudur. Çoğu zaman dünyanın acımasızlığına ve umursamazlığına karşı çıkarılabilecek şiirin yaşantıya duyduğu bu ilgiden daha dayanıklı bir şey yoktur.”

Berger’ın toplu şiirlerini bir araya getiren Gökyüzü Mavi Siyah, tıpkı öbür kitapları gibi yurtsuzluğa, sömürüye, ezilmişliğe karşı bizi bu durumdaki insanlarla özdeşleşmeye, onlarla dayanışma içinde olmaya çağırıyor.”

Yazar ve Düşünür Berger, kendisine sorulan “Hâlâ Marksist misin?” sorusuna yanıt olarak “Evet ben, başka şeylerin yanı sıra, hâlâ Marksistim” diyor. Yanıtın yer aldığı metnin başlığı “Mekânla İlgili On Not.” Haziran 2005’te yazılmış. Bu yanıtı verdiğinde ise 79 yaşında. Sorunun yanıtını yazmadan önce, dünyanın “acılı” coğrafyasında bize hızlandırılmış bir gezi yaptırıyor. Bu coğrafyanın içinde Selimiye de var. Nâzım ve şiirleri de var. Hapisteki Nâzım’ı ve Nâzım’ın sevdasını anlatıyor. Başka sevdaların yanı sıra. 

(Fotoğraf: Geçtiğimiz yıl aralarında Tilda Swinton’ın da olduğu dört yönetmen, “John Berger’ın Dört Portresi”ni, dört kısa filmle seyirciyle buluşturmuştu. Film,  1973 yılında yaşadığı şehri terk edip İsviçre Alplerinde küçücük bir köy olan Quincy’ye yerleşen John Berger’in gündelik yaşamına tanıklık etmemizi sağlıyor. Seyirciyi doğanın Berger’in yazılarındaki ayrıcalıklı yerinden günümüz siyasi sorunlarına ve yeni direnme biçimlerine götürüyor. )

 


CANAVARLIKLARIN KARŞISINDAKİ GÜÇ: ŞİİR

Birkaç yıl önce Guardian gazetesinde yayımlanan bir yazısında neredeyse seksen yıldır yazı yazdığını söyleyen Berger, Türkçesi 1988’da yayımlanan Şiirin Saati kitabındaki aynı adlı denemesinde böyle tanımlıyordu şiirin önemini; “Olayları sözcüklerle anlatmak o sözcüklerin duyulacağı ve anlattıkları olayların yargılanacağı umudunu da birlikte getirir. Tanrı tarafından ya da tarih tarafından yargılanacağı umudunu. Her iki durumda da yargı uzak gibi görünür. Oysa hemen yanı başımızda olan ve bazen yanlışlıkla yalnızca bir araç sanılan dil, kendisine şiirin seslenmesiyle, inatçı ve gizemli bir biçimde, yargısını verir. Bu yargı herhangi bir ahlak yasasından açıkça farklıdır, ama duydukları karşısında iyilik ve kötülük arasında önemli bir gösterge olur. Öyle ki şiir yoluyla dilin yalnızca bu ayrımı yapmak ve korumak için yaratıldığını görürüz.

İşte bu yüzden, günümüzde zenginlerin haksız yere elde ettiklerini korumak için yaptıkları korkunç canavarlıklara karşı dünyada en kesin biçimde karşı duran güç şiirdir. İşte bu yüzden, fırınların saati aynı zamanda şiirin de saatidir.” (KÜLTÜR SERVİSİ)

(Fotoğraf: John Berger, İstanbul’a gelişlerinde Yaşar Kemal, Latife Tekin ve Tomris Uyar gibi birçok yazarla tanıştı. Yukarıdaki çizim ise Berger’ın Londra’da bir lokantada karşılıklı yemek yerlerken çiziktirdiği Latife Tekin portresi.) 
 

www.evrensel.net
ETİKETLER John Berger