Arafta bir dünya; yükselen faşizm ya da demokrasi

Arafta bir dünya; yükselen faşizm ya da demokrasi

Düzen partileri şimdi yönetmekte zorlandıkları nüfusun önüne güvenli bir gelecek yerine geçmişin 'altın çağı'ndan bir ütopya çıkarma yarışında.

Nuray SANCAR

Seyla Benhabib, demokratik kurgunun müzakereye dayandığını düşünen Habermas ile grup ve kimliklerin sonsuz mücadelesine sahne olduğu için demokrasi hakkında tamamlanmış bir tasavvurda bulunulamayacağını öne süren Chantall Mouffe’un görüşlerinden esinlenen yazılardan oluşan derleme kitabında, 1990’da şöyle bir soru ortaya atar: “Demokratik siyasete ilişkin çekişmeli görüşler kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirir: daha yüksek düzeylerde karara bağlanamayan gevşek dokulu siyaset çekişmesinin veya çoğulculuk yarışının, faşizm, yabancı düşmanlığına dayalı milliyetçilik ve sağcı popülizm örnekleri değil de iyi ve adil bir demokratik siyaset örnekleri olacağından nasıl bu kadar emin olabiliriz?” 90’ların başında ulus-devletlerin bitişini kutlayan iktisadi küreselleşmecilere paralel olarak küresel bir demokrasinin nasıl oluşacağını tartışan “iyimser” liberallerin yanıtlamakta zorlandığı bir sorudur bu. En fazla: “Halklar Bildirgesi kurumları, anayasacılık, yüksek mahkemeler, halkın seçilmiş temsilcileri arasındaki iletişim, Habermas’ın müzakereci demokratik siyaseti... kültürel ve etik yaşamın güçlerine karşı siyaseti bağışık kılabilir” gibi bir şeyler mırıldanırlar.

Kimyasal silah üretildiği yalanıyla Irak işgal edildikten sonra ilk önce Habeas Corpus sözleşmesini iptal eden ABD’yi şevkle izlemeye çalışan Avrupa Birliği, 2012’de halk eylemiyle devrilen Papandreu Hükümetinin yerine Yunanistan’a teknokrat hükümet atamak suretiyle anayasacılığın, halklar bildirgesi kurumlarının ve bunların güvencesinde olacağı varsayılan müzakereci demokrasi hakkındaki hayallerin sonunu getirdiği gibi, Benhabib’in sorusunu da haklı çıkardı. Anayasaların ve haklar bildirgelerinin düzenleyici rolünün ancak belirli koşullar sabit kalmak koşuluyla baki kalacağı, işçi sınıfı müdahalesinin zayıfladığı koşullarda son derece dayanıksız olduğu şimdi ortada.

Son ABD seçimlerinde Başkan seçilen Trump “halkın seçilmiş temsilcileri arasındaki iletişim” başlığının altına, 90’lardaki liberal tahayyülün tersine yabancı düşmanlığının, faşizmin, nobranlığın da sığabileceğini gösterdi. 2008 krizinde mortgage kredilerini ödeyemedikleri için evsiz, sanayi ucuz emek cennetlerine taşındığı için işsiz, sosyal güvenlik politikaları tasfiye edildiği için güvencesiz kalanların baş etmek zorunda bırakıldıkları kuralsızlık, kaba saba sermayedarın atıp tutmasında bir kesinlik bulabildi. Trump’ın demokrasinin yerleşik değerlerini hiçe sayan söylemlerinin ona oy verenlerin günlük yaşantısında da bir karşılığı vardı. Devlet ve yerel yönetim kurumlarıyla her yüz yüze gelişinde Amerikan rüyasını besleyen “Anayasal düzen”in, bildirge etiğinin filan zaten hiçe sayıldığını, sistemin çoktan değişmiş olduğunu ve bir arafta kalındığını seçmen hissediyordu.

Trump’ın zaferi boşuna Brexit ile birlikte anılmadı. Britanya’da Avrupa Birliği için yapılan referandumda da yoksul emekçiler Birlikten çıkılması lehine oy kullandılar. Neoliberal tahribatın refah politikalarını adım adım tasfiye ederek güvencesizleştirdiği, 2008 krizinin yükünü de taşımış alt sınıflar, merkez siyasetin belli başlı partilerinden kopuş eşiğinde, ırkçı-faşist partinin propagandasının çekim alanında duruyorlardı.

Avusturya’da faşist Hoffer’in seçimi kıl payı kaybetmesi, Fransa’da Le Pen’i merkeze doğru yürürken gösteren anketler Avrupa’da işlerin pek de iyi gitmediğini gösteriyor. Kitlelerin daha adil bir dünya ile ilgili beklenti ve taleplerinin hedefine göçmenleri yerleştirerek onlara bir günah keçisi ikram eden faşist hareketlerin altında oluşan zemin, merkez partilerin de sığabileceği kadar genişledi. Halkın gözü önünde sığınmacı pazarlığı yapan, başta Merkel olmak üzere AB ülkeleri yöneticileri, “insan haklarından”, “evrensel değerler”den bahsedebilecek dobralığı çoktan kaybettiler. 

Düzen partileri şimdi yönetmekte zorlandıkları nüfusu, dünyayı geçmişteki iki savaş arası kaos dönemine kilitleyerek mobilize ederken güvenli bir gelecek yerine geçmişin “altın çağı”ndan bir ütopya çıkarma yarışında. Bu ütopyaların teması; daha büyük Almanya, Fransa yaratmak veya Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na dönüş için kenetlenme. Yeni Rus çarlığı için seferberlik!  

Benhabip’in “Demokrasi ve Farklılık” kitabını yazdığından bu yana Avrupa’da süren sınıf mücadeleleri, bazen bir kültür hapishanesine dönüşen “fark”ları neoliberal paketleri püskürtme mücadelesinde ortak bir dava için harekete geçirebilmişti. “Farklılıklar” birleşebildikleri her yerde birleştiler. Ne var ki sık sık da ihanete uğradılar. Syriza deneyimi ile, sönümlenen İspanyol Podemos tecrübesi buna örnektir. Podemos yöneticilerinin Chantall Mouffe ile birlikte çektirdikleri fotoğraf 90’lı yıllardan kalmış bir kare gibi görünürken Benhabip’in sorusu şeytanın avukatının ağzından çıkmış gibi duruyor. O soru sorulurken 200 yıllık kazanımlar bir çırpıda bertaraf edilmeye başlanmıştı. Müzakerenin her derde deva olduğunu tartışmakla zaman geçiren liberal demokratların, yanlış yanıtlarıyla bugün yükselen sağ popülizmin veya onunla kısa mesafedeki faşizmin yükselişindeki suç ortaklıkları azımsanmasın.  

Siyaseti bu kadar “bağışıksız kılan” biraz da onların sınıfların bittiğine, yerini farklılıkların müzakeresinin aldığına dair duydukları imandır. Yoksul emekçiler bu gürültülü tezin önünde bozguna uğrarken “fark” da öfkenin veya düşmanlığın nesnesi haline geliverdi. Mali sermayenin faşizm hevesli temsilcileri kendilerini frenleyecek “Anayasaları, evrensel kurumları ve değerleri” öteleyip, ortaya çıkan boşluktan yelken açabilirdi artık. 

Faşist liderlerden biri eski dünya yıkılırken yenisini kurmaya aday olduklarını iddia etmişti. Ancak araf her şeyin buharlaşabileceği yerdir de. Çünkü tarih daha bitmedi ve dünya emekçilerinin son sözü henüz söylenmedi.

www.evrensel.net
ETİKETLER Nuray Sancar