15 Temmuz ve uçurum ittifakı

15 Temmuz ve uçurum ittifakı

Aydın Çubukçu, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşanan siyasi süreçleri yazdı.

Aydın ÇUBUKÇU

Herhangi bir günü ya da yılı, hangi sebeple olursa olsun, “milat” olarak ilan edenler, politik bir tercihten hareket etmiş olurlar. İsa’ya atfedilen doğum tarihi bile öyledir. Hangi günün hangi sebeple milat olduğuna karar verenleri ilgilendiren, geçip gitmiş olan gün değil, buna dayanarak neler yapacakları ya da söyleyecekleridir. Önce güncel politika sonra da ideoloji, bu kendi halinde güne özel bir anlam yükler ve egemenlik mücadelesinin bir parçası olma işlevi yükler. 

“Türk tarihinde” pek çok örneği vardır; 1071, 1453, 30 Ağustos gibi… Bunlar arasına yeni sokulan 15 Temmuz, eğer bir gün “Şehitler ve Demokrasi Günü” ilan edilse bile, ileride farklı siyaset ve menfaat odaklarını birleştirmek için kullanılan siyasi anlamıyla belki de başka bir adla anılacaktır. Adını koyma işini gelecek kuşaklara bırakalım ve bugün Türkiye siyaseti için neler ifade ettiğine bakalım. 

Şimdi bile, bütün veçheleri henüz açığa çıkmamış olan bu kanlı kalkışmanın siyasi hayatımızı ne kadar değiştirdiğini ve daha ne kadar değiştirebileceğini yaşayarak görüyoruz. 

Ancak bu değişikliklerin 15 Temmuz öncesine uzanan kökleri var; 15 Temmuz’da dal budak saldılar. 

Görünür halleriyle KHK ile yönetilen ve “Cumhurbaşkanlığı sistemi”ne doğru giden bir ülkedeyiz. Ve birçok hak ve özgürlük gaspının, çeşitli siyasal ve toplumsal parti ve gruplara yönelik baskıların bu gidişe eşlik ettiği bir süreçteyiz. Birileri “milat” sözünü kullandığında, bunların hepsinin belli bir günden sonra ve yalnızca “tek adam yönetimi” yönündeki rejim değişikliği isteğine bağlı olarak başladığı sanılabilir. Oysa bu “yeni” durum, belli bir geçmişin sürekliliği üzerindeki sıçrama aşamasını temsil ediyordu. Geçmişte birikmiş, biriktirilmiş, pek çok siyasi uygulamaya temel teşkil etmiş “devlet ilkeleri” vardı onların mantıksal gelişimi, gerekli koşullar oluştuğunda bu yeni biçimi zaten ortaya çıkaracaktı.

İKİ HEYULA KORUYUCULUĞUNDAKİ DEVLET İTTİFAKI: BÖLÜCÜLÜK VE İRTİCA

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin baskıların ağırlaştığı dönemlerinde devletin halka saldırı politikalarına gerekçe gösterilen, hak ve özgürlük kısıtlamalarına açık onay istenmesinde başrol oynayan iki değişmez korkuluk vardı: Bölücülük ve İrtica! 

Bu iki heyula, toplumun bazı kesimlerini ve devletin bütün güçlerini belli bir eylem programı etrafında birleştiren ajitasyonun başlıca temalarıydı. İkisinin aynı ölçüde şiddetle piyasaya sürüldüğü anda devlet, yargısı ve yürütmesiyle tek yumruk olur, uygun koşullar varsa yasama da buna katılır, kamuoyunu da bu ittifakın peşine takmak için bütün ideolojik ve siyasal propaganda araçları seferber edilir, sonuçta normal zamanlarda “irtica ve bölücülük” torbasına sokulamayacak olan bütün muhalefet hareketlerini, basını, örgütleri ve partileri kapsayan bir saldırı seferberliği başlardı! Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra, 1925’te yürürlüğe giren “Takrir-i Sükûn” kanunundan beri bu böyledir. 

Kimi zaman bu saldırının hedefinde günün hükümetleri de yer alabilmiştir. Yaygın ve şiddetli propaganda bombardımanı sonucunda oluşan hava, mevcut hükümetin de (hele az çok farklı bir politika peşindeyse) aynı doğrultuda sürüklenmesini sağlamıştır. Bunun tipik örnekleri, önce Demirel ile Erdal İnönü’nün, sonra da Tansu Çiller’le Necmettin Erbakan’ın, yine Çiller ve Karayalçın’ın kurduğu hükümetler döneminde görülmüştür. 1993 yılında Uğur Mumcu cinayetiyle başlayıp, Eşref Bitlis suikastıyla devam eden ve Sivas Madımak Oteli, hemen ardından Başbağlar Sünni köylü katliamlarıyla süren, sonuçta aynı yıl içinde Turgut Özal’ın ölümü ve 33 erin öldürülmesi dâhil pek çok “kuşkulu”, “faili meçhul” olayın art arda geldiği ve kimi araştırmacıların “gizli darbe” adını verdiği bir süreç yaşanmıştı. Rejimin biraz gevşemesi, kimi hak ve özgürlüklerin 12 Eylül rejiminin çizdiği sınırları azıcık aşması için küçük fikirler ortalıkta dolaşmaya başladığında, işçi ve emekçi hareketi cendereleri zorladığında (büyük Zonguldak işçi yürüyüşü ve 1989 Bahar eylemleri hatırlansın) koşulları 80’li yıllara doğru çekmek için bu yola başvuruldu. Fakat “’80’li yıllara dönmek” demek, siyasetin tümüyle 12 Eylül cuntasının “en az on yıl devam edecek” dediği koşulların ayakta tutulması demekti. Bunun en geçerli yolu ise “siyasete el koymak” idi. Yani, ana doğrultusu itibariyle ve temel hedeflerden şaşmayan bir politikanın hükümet programlarından bağımsız olarak sürdürülmesini sağlamak, siyaseti doğrudan yönetir pozisyonda kalmaktı. 

Özellikle 1993’te Sivas ve Başbağlar “devletin iki düşman” kavramının içini tam olarak doldurmaya hizmet etmiş, dönemin hükümetlerini “tak söylenir, şak yapılır” çizgisine sokmuştur.

İrtica ve bölücülük, uzun yıllar boyunca muhalefetin tasfiyesi, zayıflatılması, sindirilmesi için işlevli kalmıştır. Özal, Demirel, Ecevit, Tansu Çiller ve Necmettin Erbakan, 12 Eylül sonrasında hükümet kurmuş ya da hükümet ortağı olmuş siyasetçiler olarak görünmüşler, ancak 12 Eylül cunta rejiminin “emir komuta zinciri” dışında bir politik yol izleyememiş, belirlenenlerin dışında herhangi bir faaliyette bulunmamışlardır. Ekonomik hayatın tekelci burjuvazinin talep ve ihtiyaçları doğrultusunda eksiksiz sürdürülmesinin hükümete bırakıldığı, siyasal, kültürel, toplumsal ve dış politikaya ilişkin tüm kararların askeri darbe koalisyonu tarafından belirlendiği bu süreçte, darbeyi planlayan ve yapanlar toplumsal denetim bakımından yararlı olacağı düşüncesiyle dinci akımlar ve örgütlerle de sıkı bir ilişki geliştirmişlerdir.

Bu yeni ilişki, özellikle eğitim ve güvenlik alanlarında yeni türde bir kadrolaşmanın da kapısını açtı. Hem genel olarak solculuğa ve “radikal İslam’a” karşı, düzenden yana, her zaman devletin himayesinde olmuş tarikatlara, cemaatlere ihtiyaç duyulmuştur. Bugün “FETÖ’cü” olarak adlandırılan bu kadroların 12 Eylül rejimi tarafından beslenip büyütüldüğü sır değildir.

Böylece “solculuğu” geriletmeyi, diğer yandan denetim dışında gelişen radikal İslami grupları kuşatmayı ve içlerine sızmayı hedefliyorlardı.  “Bölücülük” heyulasının karşılığı belliydi, “irtica” da kimi meczup gruplarının üstüne kalmıştı.

“Ilımlı ve düzenden yana” İslamcı grupların ikili işlevi önem kazandıkça, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde de değişiklik gerçekleştirildi ve “irtica” sözcüğü ilk kez belgeden çıkarıldı. Daha önce belgede adları sayılan cemaatlere de yer verilmedi. “İrtica tehlikesi” yerine,  “Din istismarı”, “aşırı dinci örgütler” gibi belirsiz ifadeler kullanıldı. Heyulanın rengi ve içeriği değişmeye başlamıştı. 

YENİ İTTİFAK ÇERÇEVESİ: ‘KÜRT SAVAŞI’

Uzun süredir, egemen sınıflar içinde, köklü tekelci sermaye gruplarıyla yeni tekelleşme sürecine giren kapitalist çevreler arasındaki bir didişmeden söz ediliyor. Bir zamanlar “Anadolu Kaplanları” olarak adlandırılan “orta boy” sermaye çevreleri, AKP iktidarının açtığı yoldan hızlı bir sermaye birikimi ve tekelleşme sürecine girdi; Erdoğan’ın deyimiyle eskiler yine eskisi kadar pay alırken, yenilerin pastadaki payı büyüdü!”

Bir kısım liberal bu gelişmeyi demokrasinin dinamiği olarak değerlendirdi. Onlara göre, alttan gelen bu “devrimci burjuvazi”, örneğin AKP’nin “Avrupa Birliği normları” çerçevesinde giriştiği yasal düzenlemelerin de kaynağıydı, “yetmez ama evet” dedikleri Anayasal değişiklikleri de, “çözüm sürecini” de bunlar güdülüyordu. Bu “demokratik ve reformcu burjuvazi” için beslenen umutlar, sert bir biçimde kırıldığında bu AKP’nin sözünde durmaması ile açıklandı. Oysa aslında devletin 1925 “fabrika ayarlarına” dönmesi eğilimi güçlenmişti ve artık bunun için en elverişli partinin AKP olduğu kesindi. “Reformcu Anadolu burjuvazisi” teorisinin, nesnel tarihsel ve toplumsal hiçbir karşılığı olmadığı bir de böyle görüldü. Diğer yandan, temel felsefesi bakımından devletin böyle reformlarla arası hiç hoş değildi. Bir süre sonra, Erdoğan iktidarının da hedefleri bir takım reformlarla değil, köklü ve her yönüyle farklı bir sistemle gerçekleşebilecek özellikler kazanınca, “siyasete el koymak”için yeni yollar denemek gerekti. 

15 TEMMUZ NEDEN ALLAH’IN LÜTFU?

Elde hazır Kürt savaşı vardı ve her türden savaş, siyasal koşulların iktidarı elde tutanlara göre biçimlendirilmesi, her türden icraatın onaylanması ya da “mecburen kabul edilmesi” için elverişli koşular yaratırdı. Tarih boyunca, savaştan kendi çıkarına yararlanmayan, hâkimiyetini pekiştirmeyen iktidar görülmemiştir; dolayısıyla böyle bir şiddet sürecine girilmesi için elde yeterince tecrübe ve imkân vardı.  

Yeni ve devlet düzeyinde güçlü bir ittifak için, savaş ortamında yürütülen“FETÖ operasyonları” yeni bir kapı açtı. Ordunun üst kademelerinde önemli ölçüde tasfiyeye sebep olan “Balyoz”, “Ay ışığı” vs. gibi davalar sonunda ciddi biçimde tasfiye olan ordudaki AKP karşıtı kanat, bu kez Erdoğan’ın bu girişimine açık destek verdi. Hepsi biliyordu ki, böyle bir operasyonu “İslamcı bir hükümet” dışında kimse sonuna kadar götüremezdi. ‘FETÖ’ye dokunan her hükümet, karşısında yekpare bir İslamcı cephe bulurdu ve bunun oluşturacağı kamuoyuyla baş etme imkânı yoktu; AKP ve Erdoğan ise, böyle bir karşı koyuşu baştan durdurmuş olmak gibi bir üstünlüğe sahipti. Bu gerçeği açıkça eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ dile getirdi ve yeni bir ittifak şemasının doğduğu da böylece ilan edilmiş oldu.

Şimdi eski “bölücülük ve irtica” heyulasının yerini “Paralel Devlet Yapılanması ve her türlü terör” gibi yeni bir ikili almıştı. 

POLİTİKANIN HER ALANINDA DÖNÜŞ!

İçeride ve dışarıda savaş, kanlı darbe girişimiyle birlikte çapı genişleyen bir iktidar bloğunun oluşmasına yol açtı. Bu AKP ve Erdoğan bakımından da yeni bir çerçeve içinde olma zorunluluğu demekti. “Çözüm Süreci” böylece kesin biçimde sona erdirilirken, alttan alta bütün yönleriyle AKP’nin “reformcu” döneminde atılmış adımlar geri alındı. Başta Suriye politikası, İsrail’le ilişkiler ve AB süreci dâhil olmak üzere, dış politikada da keskin milliyetçi üslup eşliğinde temel siyasetlere geri dönüş süreci başladı. Suriye ve Irak politikaları, “Kürt sorunu” ekseninde ele alınır oldu ve bunun dışındaki bütün sorunlar arka plana itildi. 

15 Temmuz, bu uzun geri dönüş yolu üzerinde ortaya çıkmıştır. Diktatörlük hesapları ve en eski baskı politikalarına dönüş planları, tümüyle “içeride ve dışarıda savaş” ortamının koşullarına bağlanmıştı ve bunun devamı zorunlu görülüyordu. Bu yüzden, hesaplı bir şekilde, bu darbe girişimi, yalnızca Erdoğan tarafından değil, blok içindeki bütün etkili güçler tarafından Allah’ın bir lütfu olarak coşkuyla karşılandı. Çünkü savaş ortamı, iktidarın hâkimiyetini tartışılmaz kılıyor, her türlü baskı ve hak gaspını meşru ve zorunlu göstermeye hizmet ediyordu. Şimdi buna çok ciddi ve kanlı bir darbe teşebbüsü de eklenmişti ve artık siyasal yapının totaliter tarzda dönüştürülmesi için yeni ve çok büyük bir fırsat daha doğmuştu. Bu noktada, faşist blok için Erdoğan “en geniş kitle temeline sahip figür” olarak önem kazanmıştı ve rolüne devam etmesi için yolu açılmıştı. 

Darbe girişimi sonrasında, darbeyle doğrudan bağlantılı olmadığı halde, dikta rejimine giden yolda karşı durabilecek bütün muhalif unsurlara karşı kapsamlı ve sürekli susturma programı uygulanmaya başlandı. Çünkü önemli olan bir biçimde darbecilerin halledilmesi değildi; bundan daha kapsamlı olarak bütün muhalefetin, özellikle Kürt hak ve özgürlük mücadelesini sürdüren ya da destek olan parti, örgüt ve basın-yayın organlarının susturulmasıydı. 

NEDEN UÇURUM İTTİFAKI?

Burada önemli olan, bütün bu uygulamalar için Türkiye siyasal tarihinin en kapsamlı ve geniş egemenlik ittifakının kurulmuş olmasıdır. 

Bir yandan devlet içindeki farklı eğilimleri tek bir hedefte birleştirmek mümkün olmuştur, diğer yandan düzen içi muhalefet partilerini de aynı programın parçası haline getirmenin yolu açılmıştır. 

Özellikle böyle bir programı kendi parti programı olarak çok öteden beri benimsemiş olan MHP’nin tabanıyla birlikte saflara katılması mümkün olmuş, gerek siyasal etki gücü, gerekse toplumsal ve ideolojik yapısı tümüyle bu politikanın güncel ihtiyaçlarının aracı haline gelmiştir. 

CHP ise, “devletin çıkarları, milletin birliği ve bütünlüğü” gibi kendi kuruluş ilkelerinin söz konusu olduğuna ikna edildiğinde, safını bu cephenin yanında belirlemekte bir an tereddüt etmemiştir. Yine de, “muhalefet partisi” olma rolünü oynayabilmek için, örneğin “gaziler arasında eşitsizlik”, “çiftçi ve üreticinin sorunları” “istihbarat zaafı” gibi konularda sesini alabildiğine yükselterek, “çok önemli ve sert muhalefet” yapıyormuş gibi yapıyor, hemen bunun eki olarak “Böldürmeyeceğiz” mitingleri düzenliyor!

Daha önce 12 Eylül rejimi etrafında oluşmuş olan geniş “iktidar cephesi”, ABD tarafından açıkça desteklenmişti ve özellikle sol muhalefeti, işçi emekçi hareketini bastırmaya yönelikti, yeni bir Afganistan ya da İran olma paranoyasının izlerini taşıyordu. Uzun süren toplumsal kaynaşmayı “terör ortamı” olarak göstermeyi başarmış ve halk üzerinde yılgınlık ve korku yaratarak darbe için meşruiyet üretmiş olan cunta, doğrudan saldırı hedefi olarak ilan ettiği siyasal ve toplumsal güçler dışında her kesim tarafından desteklenmişti. Darbenin etrafında oluşturulan blok, bu anlamda Türkiye siyasal tarihinin en geniş “devlet destek cephesi” olarak adlandırılabilirdi. 

Günümüzde ise, “komünizm ve irticadan kaynaklanan anarşi ve terör” yerine, “FETÖ’cü ve bölücü terör” egemen hale gelmiştir ve bu iktidar bloğunun bilemişini bir ölçüde değiştirmiştir. 

Bu blok, en net fotoğrafını Yenikapı Mitinginde göstermiştir. Mitinge, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, “Devlet adına bin operasyon yaptık” diyen Mehmet Ağar’ın temsil ettiği eski kontrgerillacılar,  Genelkurmay Başkanı başta olmak üzere devletin en etkili kurumlarının temsilcileri katılmıştır. Çeteci Sedat Peker gibi isimlerin de gelmesi mitinge ayrı bir renk katmıştır kuşkusuz. Böylece “milli iktidar bloku” olarak tanımlanan ve 15 Temmuz’dan çok daha önce oluşmaya başlamış olan yeni cephenin unsurları da gözler önüne serilmiş oldu.

Genellikle “Erdoğan etrafında birleşme” olarak görülüp eleştirilse de, aslında bu cepheleşme bir devlet politikası etrafında birleşmedir. Erdoğan’ın rolü, daha önceki “siyasete el koyma” operasyonlarında eksik olan özelliği tamamlamaktır. Böylesine şiddet dolu, hak ve özgürlükleri neredeyse sıfırlayan bir politikaya “halk desteğini sağlamak” görevi onun üzerinde kalmıştır.  

Kuşkusuz bu olağanüstü programın uygulanmasında, Erdoğan’ın kişisel hedefleri, tekçi politikaları uygulamaktaki ısrarı önemli rol oynamaktadır. Her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak isteğinin bilinen nedenleri, temel politikalardaki keskin dönüşleri kabul etmesine yol açmakta, bir bakıma bir gün söylediğinin tam tersinin ertesi gün bürokratlar ya da danışmanlar aracılığıyla dile getirilmesi karşısında boyun eğmektedir. 

Şu andaki ittifak bloğunun en zayıf noktası, aslında en güçlü noktası gibi görünen Erdoğan’ın kendisidir. Açık biçimde, uçurumdan geri durmaya çalışan ittifakın sarıldığı bu dal, daima esas olarak kendi hesaplarına bağlı kalan Erdoğan’ın kişisel özellikleri nedeniyle en kırılgan daldır. Bu hedeflere varmak ve iktidarını sürdürmek için, altına verilen her ata binen ve kendi kılıcını sallamaya niyetlenen Erdoğan için de bu harcayabileceği son fırsattır.

www.evrensel.net