OHAL, demokrasi ve  işçi sınıfının rolü üzerine

OHAL, demokrasi ve işçi sınıfının rolü üzerine

15 Temmuz OHAL’inin kapitalizmin tarihindeki devletin baskı aygıtlarını meşrulaştırma örneklerinden hiçbir farkı yoktur.

Özgür MÜFTÜOĞLU

Egemen sınıfın kendisini yeniden üretme aracı olan devlet, toplumu ikna etme konusunda ideolojik aygıtları (eğitim sistemi, hukuk, dini kurumlar vs) yetersiz kaldığında, toplumun gerçekleri öğrenme kanallarını kapatır ve baskı aygıtına (polis, ordu, mahkemeler vs) başvurur. Olağanüstü hal (OHAL), darbe girişimleri, terör olayları, savaş, ekonomik krizler ve kimi zaman da doğal afetler gibi gerekçelerle devletin toplum üzerindeki baskısını meşrulaştırmak için kullanılır.

Kapitalizmde egemenliğin esas olarak tesis edildiği yer üretim süreci yani çalışma ilişkileridir ve sermayenin çalışma ilişkilerinde emekçiler üzerinde kurduğu egemenlik, devlet vasıtasıyla tüm toplumsal yaşamda geçerli hale getirilir. Dolayısıyla üretim sürecinde demokrasi sağlanmadan kapitalist toplumda demokrasi sağlanamaz. Halen evrensel düzeyde insan haklarının ve demokrasinin temelini oluşturan ilkelerin önemli bir bölümü 19. yüzyılda sınıf mücadeleleriyle elde edilen kazanımlardır. Tarihsel süreç, evrensel nitelikteki bu hakların ve demokrasinin ne ölçüde yaşam bulabileceğinin işçi sınıfı mücadelesinin yükselmesi ve gerilemesine bağlı olduğunu göstermektedir.

Sınıf mücadelelerinin demokrasinin ve egemenin gücünü belirlemedeki rolü nedeniyle devletler, gerekçesi her ne olursa olsun toplumsal baskıyı artırdıkları dönemlerde ilk önce işçi sınıfını hedef almışlardır. Zira üretim sürecinde işçi sınıfının direnci kırılmadan toplumsal muhalefetin gücünü kırmak mümkün değildir. Kapitalist düzende yaşam bulmuş tüm faşist rejimlerde (Türkiye’de 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde) öncelikli hedef, işçi sınıfının gücünü kırmak ve sermayenin üretim sürecinde emekçiler üzerindeki tahakkümünü daha da arttıracağı bir ortamı sağlamak olmuştur.

Anımsanacağı gibi, 15 Temmuz darbe girişimini Erdoğan ve iktidar çevreleri “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirmiştir. Zira Türkiye’yi ekonomik ve siyasi olarak derin bir krize sürüklemiş olan AKP’nin iktidarını sürdürebileceği ideolojik araçlar tükenmiştir ve bu nedenle baskı aygıtını çok daha etkili biçimde kullanması gerekmektedir. İşte darbe girişimiyle AKP, 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından yarattığı gerilim üzerinden toplum üzerinde yarattığı baskıyı daha da arttırabilme ve bu baskıyı meşrulaştırabilme fırsatı yakalamıştır.

OHAL ilanının ardından ilk icraat, zaten son derece zayıf olan emekçilerin iş güvencelerini koruyan yasaları fiilen ortadan kaldırmak olmuştur. Böylece sadece darbe girişiminin sorumlusu olarak görülen Gülen Cemaati üyeleri değil, barışı ve demokrasiyi savunan ve bu nedenle AKP iktidarına muhalif olan on binlerce emekçi hiçbir hukuk kuralı tanınmayarak işten çıkartılmıştır. Milyonlarca emekçi ise işten çıkartma tehdidi altında siyasi iktidarın dayatmalarına biat etmek zorunda bırakılmıştır. İşten çıkartılan emekçilerin çok büyük çoğunluğu kamu emekçileridir. Bunun yanı sıra OHAL gerekçesiyle kapatılan işletmelerde, basın kuruluşlarında ve kayyım atanan birçok belediyede de aynı hukuksuzluk içinde emekçiler işten çıkartılmıştır. Kısacası OHAL, sayısı yüz binleri bulan emekçiyi işsiz bırakmış ve diğer emekçileri de işsizlik tehdidi ile en temel haklarını dahi arayamaz duruma getirmiştir. 

Örgütlenme, toplu sözleşme ve grev konusunda AKP iktidarı boyunca, 12 Eylül darbe anayasası ve yasalarının işçilere tanıdığı hakları dahi tanımamış; sendikaları güdümüne alarak işlevsizleştirmeye çalışmıştır. Bu sayede de 14 yıldır uyguladığı emek karşıtı politikaları, karşısında önemli bir muhalefet oluşmadan uygulayabilmiştir. 15 Temmuz sonrasında tüm baskılara, hak ihlallerine karşın sürdürülmekte olan grev ve direnişler OHAL gerekçe gösterilerek engellenmeye çalışılmıştır. Diğer taraftan Gülen Cemaati üyelerinin kurduğu iddia edilen sendikalar kapatılmıştır. KESK, DİSK ve bağlı sendikalar üzerindeki baskılar artmıştır. Demokrasinin zaten sağlıklı olarak işlemediği çalışma yaşamında emekçilerin söz hakkı tamamen ortadan kaldırılmıştır. OHAL’le yaratılan bu baskı ortamından yararlanılarak, emekçilerden zorla BES (Bireysel Emeklilik Sigortası) kesintisi yapılması ve kiralık işçilik düzenlemesi uygulamaya konulmuş; yani çalışma standartları ve sosyal haklar daha da gerilemiştir. Böylece 15 Temmuz’dan bu yana güvencesizlik ve işsizlik artmış, emekçilerin satın alma gücü azalmış ve 5 aylık OHAL döneminde iş cinayetlerinde yaşamını kaybeden işçi sayısı bini aşmıştır. 

OHAL, sadece emekçiler üzerindeki baskıları arttırmakla kalmamış, emekçilerin elini kolunu bağlayan bu baskı ortamının da verdiği rahatlıkla sermayeye şimdiye kadar görülmedik düzeyde teşvikler sağlamıştır. Bu konuda ilk düzenleme 15 Temmuz’un hemen iki hafta sonrasında Meclise sunulan “varlık fonu” kurulmasını içeren kanun tasarısıdır. Daha sonra yasalaşan ve uygulamaya konulan bu düzenlemeyle topluma ait olan kamu kaynakları (genel bütçe, yeraltı ve yerüstü kaynakları vs) Bakanlar Kurulu’nun inisiyatifi ve tercihleri doğrultusunda sermayeye aktarılmaktadır. 

AKP’nin OHAL aracılığıyla yarattığı baskı ortamı sayesinde “emekçiden alıp sermayeye verme” politikası 2017 bütçesine de yansımıştır. Çeşitli istisnalarla sermayeden alınan vergilerin olabildiğince azaltıldığı bütçede devlet kasası emekçilerden alınacak dolaylı vergilerle (ÖTV, KDV) doldurulup, daha sonra teşvikler vs yollarla sermayeye aktarılmaktadır. Sermayeyi doyurmakta bütçenin yetişmediği yerde ise imdada zorunlu BES ve İşsizlik Sigortası Fonu girmektedir. 

Sözün özü: 15 Temmuz OHAL’inin kapitalizmin tarihindeki devletin baskı aygıtlarını meşrulaştırma örneklerinden hiçbir farkı yoktur. İnsan haklarının en temel ilkeleri yok sayılmış, bunun için de öncelikle işçi sınıfı baskı altına alınmıştır. Ardından da kapitalist devletin temel vazifesi olan sermaye birikiminin sürdürülebilme koşullarını yaratacak düzenlemeler peşi sıra çıkartılmış ve çıkartılmaya devam etmektedir.

Sermaye ve onun devleti açısından senaryo, tarihsel süreçten bildiğimiz gibidir (de) her şey böyle bilinirken buna karşı emekçiler neden bir karşı mücadele geliştirememektedir? Başka bir ifadeyle sermaye sınıfı ve onun adına devlet idaresini elinde bulunduran AKP rolünü senaryoya uygun biçimde oynarken, toplumun çok önemli kesimini oluşturan emekçiler neden rollerinin gereğini yerine getirememektedir? Sanıyorum bu sorunun yanıtını her şeyden önce emekçilerin senaryoyu ve kendilerinin bu senaryodaki rollerinin önemini yeterince kavrayamamış olmasında aramak gerekir.

Umuyorum 2017, insani değerleri süratle ortadan kaldırıp, barbarlığın egemen kılınmamasına hizmet eden OHAL vs. baskı koşullarının ardındaki sınıfsal temel ve bu baskılardan kurtuluşun da sınıf perspektifli bir mücadeleyle gerçekleştirilebileceğinin anlaşıldığı bir yıl olur. 

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.