Avrupa’nın 2016 bilançosu hiç de parlak değil

Avrupa’nın 2016 bilançosu hiç de parlak değil

Avrupa Gündemi'nde bu hafta 2016 yılında yaşanan siyasal olayların değerlendirmesi ve 2106'dan 2017'ye devreden gelişmeler var.

Almanya’da 2016 yılının en fazla tartışılan konusu mülteciler oldu. Junge Welt gazetesi ırkçı şiddetin kısa bir bilançosunu yayımladı. 2016’nın ilk gününde, Köln’de yaşanan taciz olayıyla başlayan mülteci tartışması, yıl boyunca meydana gelen terör eylemleri ırkçı eğilimi yükseltti. Tüm bu tartışmalar arasında Türkiye ile mülteciler konusunda antlaşma sağlandı, yasalar sertleştirildi, sınır dışılar hızlandırıldı. Mültecilere ve mülteci yurtlarına saldırılar da önceki yıllara göre korkunç boyutta arttı, AfD gibi ırkçı bir parti yabancı düşmanlığı üzerinden oy topladı; PEGİDA gibi ırkçı hareketler gelişti. 

2017 yılı Avrupa için seçim yılı. Irkçılık-popülizm üzerinden oy toplamaya çalışacak sistem partilerinin önümüzdeki yılın bir önceki yılı aratmasına neden olmaları mümkün. 

2017, Fransa açısından da büyük seçim yılı olacak. Birçok terör saldırısının yaşandığı Fransa’da da göçmenler ve yabancılar üzerinden ırkçılık yaygınlaştırılacak görünüyor. La Forge dergisi ise 2016 değerlendirmesinde sınıflar mücadelesinin daha da sertleştiğine dikkat çekiyor. 


2016’DA SINIF MÜCADELESİ DAHA DA SERTLEŞTİ

La Forge 

Bir yıldır, kasım 2015’te ilan edilen OHAL koşullarında yaşıyoruz ve OHAL cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar uzatıldı. (Cumhurbaşkanı François) Hollande gibi, bunun demokratik özgürlüklere karşı olmadığını ifade edenlere, dönüp de davalara, verilen cezalara, estirilen tehditlere, polis araçlarının her yerde yarattığı gerginliğe bakmalarını tavsiye ederiz. Üstelik bunlara bir de siyasi arenada yürütülen güvenlik önlemlerini arttırtma yarışını, korku ortamından beslenen ve yaygınlaşan Müslümanlara karşı ırkçı yaklaşımları, demokratik özgürlüklerin kısıtlanmasına yol açan korku ortamını da eklemek lazım. Yasalar büyük oranda sertleştirildi ve tüm toplumu izlemeye yönelik olanaklar arttırıldı. Çok ciddi ve kâr oranları getiren bir piyasaya dönüştü.  

2016 yılı sınıf mücadelesinin, iki cephe açısından da hızlandığı ve radikalleştiği bir yıl oldu: Burjuvazi cephesinden işçi sınıfına, işçilere, gençlere, emekçi kitlelere karşı saldırıların dozunun arttığı, müttefikleriyle birlikte Ortadoğu’da, Afrika’da yürütülen savaşların daha da ağırlaştığı bir yıl oldu. Fakat sömürülen ve ezilenler cephesi açısından da tüm alanlarda sınıflar mücadelesi daha da radikalleşti, bu, özellikle el Khomri (iş yasasına) karşı mücadelede görüldü. 

Sağlık, posta hizmetleri, demir yolları, sosyal hizmetler... kamu hizmetleri giderek kötüleşiyor ve vatandaşın durumu, emekçilerin çalışma koşulları artık kabul edilir noktayı çoktan geçti. Sağlık alanında grevler çoğalıyor ve her seferinde topyekün bir direnişin önemi daha da ilerden ortaya konulduğu gibi, kâr amacına bağlanmış bir sistem içerisinde ufak tefek değişikliklerin yapılmasının; yoksulluk altında ezilen, ev sorunlarından, stresten, iş yerinde sömürülmekten kaynaklı çalışanların, ezilmişlikten kaynaklı gençlerin ve yaşlıların sağlık sorunlarının çözülmesinin imkansız olduğunu gösteriyor.

Kamu hizmetinin savunulması, emekçilerin hizmetine sokulması sadece bir seçim sloganı değildir: Geniş kitleler, emekçiler ve hizmetin tüm kullanıcıları, özellikle de emekçi kadınlar açısından somut ve can alıcı bir sorundur. 

Durumun böyle olmasının nedeni bilinmez değil. Nedeni, yıllardır, Sarkozy’den Hollande’a, değişik hükümetlerin hayata geçirdiği neoliberal politikalardır. Durumun bu kadar kötüleşmesine neden olanlarının değişiklik getireceklerine dair söyledikleri ya yalandan ibaret, ya da daha da kötüye doğru değişimin itirafıdır. 

Her yerde artan direnişler, devlet, polis ve adaletin şiddeti ile yüz yüze kaldılar. Mücadelelerin bastırılmasına dair (Adalet Bakanı) Urvoas’un genelgesi bu konuda çok açık. (...) Fakat bu baskılar yıldırmıyor, tam tersine en geniş kesimlerin desteğini alma; yardımlaşma, mücadeleyi daha ilerden örgütlemeyi zorunlu kılıyor. Mücadelenin örgütlenme sorunu en temel sorunlardan birisidir; kolektif olarak örgütlenme, aynı mücadeleyi yürütenlerle dayanışma ve sınıf mücadelesini genişleten diğer mücadele alanlarıyla birleşme mücadelenin temel sorunlarıdır. El Khomri (iş) yasasına karşı mücadelede bu görüldü; özel bir alana dair olan mücadeleler genel mücadeleye katıldılar ve harekete hem sayısal, hem de daha fazla kararlılık kattılar. (...)

Bugün aynı kararlılığı Adama Traore’nin jandarmalar tarafından öldürülmesi ardından başlayan harekette; emperyalist savaşlara, özellikle de Fransız emperyalizmine, NATO’ya karşı mücadele kolektiflerinde de görebiliyoruz. Bu kolektifler ekonominin ve toplumun militarizasyonuna karşı çıkıyor, DAEŞ (IŞİD) sorununu “çözmek” için emperyalist güçlerinin peşine takılmamızın gerektiğini savunan yoğun propagandaya direniyor. Bunu, aynı şekilde “AB’yi kurtarmaya” yönelik propagandalara karşı direnişte, Yunan halkı ile dayanışma mücadelesinde ve Brexit’in sadece milliyetçi bir ret olmadığını savunma mücadelesinin kararlılığında da görüyoruz.  

Sınıflar mücadelesinde bir sertleşme yaşandı. Evet, toplumsal sorunlar geniş emekçi kitlelerinim kaygılarının merkezinde bulunuyor ve bunlara ancak kolektif mücadelelerle cevap verebiliriz, fakat gündeme gelen diğer sorunlar (devlet şiddetine, gericiliğe, savaşa vs. karşı mücadele) göz ardı edilmemelidir. Bunları tek bir hedefe; sömürücü, baskıcı ve soyguncu sisteme, kapitalist emperyalist sisteme karşı mücadeleyi genişletmeye bağlamak daha fazla kafa yormayı gerektiriyor. 

(Çeviren: Deniz Uztopal)


ALMANYA’DA 2016’NIN IRKÇI ŞİDDET BİLANÇOSU: TAHRİKTEN TERÖRE

Markus BERNHARD
Junge Welt

Almanya’da sağ şiddet olayları bitmek bilmiyor. Sadece ocaktan eylüle kadar ırkçı motifli 507 fiziki şiddet olayı polis kayıtlarına geçti. Aynı süre içinde mültecilere yönelik 1800 suç işlendiği açıklandı. 2016’da bu türden ne kadar suç işlendiği ancak gelecek yıl Federal Kriminal Dairesi resmi rakamları açıkladığı zaman öğrenilecek. Tabii ki geçen yıllardan öğrendiğimiz bir şey var; o da kayıtlara geçmeyen olayların katbekat daha fazla olduğu. Sol Parti iç politika sözcüsü Ulla Jelpke mültecilere ve mülteci yurtlarına yönelik saldırılarla ilgili bilgilere bakarak, bu yıl aşırı sağ şiddet sonucu yaralanan mültecilerin sayısının geçen yıla göre çok yüksek olduğunu, Neonazilerin şiddet eğiliminin aklın hayalin alamayacağı kadar arttığını bildirdi. Propaganda suçları, mülteci  yurtlarının açılmasına karşı direnişler ve ülke barışına yönelik ihlallerin sayısı ise henüz bilinmiyor.

Federal Kriminal Dairesinin verilerine göre daha 2015 yılında ırkçı ve Naziler tarafından işlenen suçlar oldukça artmıştı. Bir yıl öncesine göre suçlardaki artış yüzde 44.3 olarak belirlenmişti. 2015 yılında ırkçı motifle 1177 kişi yaralandı. 22 bin 960 ırkçı şiddet olayı kayıtlara geçmişti. Politik nedenlerle sağcılar tarafından işlenen suçlardaki artış resmi rakamlarla yüzde 34.9 oldu. 

Uzmanlar 2016’da politik nedenlerle sağcılar tarafından işlenen suçların arttığını bildiriyorlar. Federal Hükümetin iki Almanya’nın birleşmesiyle ilgili olarak hazırlattığı raporda da 2001 yılından bu yana en fazla sağ şiddet olayının bu yıl işlendiğinden söz ediliyor. Eskiden sağ şiddet olayları organize olmuş Neonaziler tarafından işlenirken şimdilerde toplumun orta tabakalarından, mültecilerin gelmesiyle rahatı bozulmuş duygusuna sahip tek tek vatandaşların işlediği ırkçı suçlar hiç de az değil.

Dikkat çekici bir konu da aslında göçmen ve mültecilerin çok az olduğu eyaletlerde ırkçı şiddet olaylarının astronomik oranda artmış olması. Örneğin Saksonya Eyaleti İçişleri Bakanı Markus Ulbig (CDU), eyalete gelen mülteci sayısının 2015’te 69 bin 900 olarak belirlendiğini, 2016’da ise sadece 14 bin 400 yeni mülteci geldiğini belirterek buna rağmen ırkçı şiddet olaylarının çok arttığını açıkladı. 

Irkçı şiddet olaylarının PEGİDA tarafından kışkırtıldığı ve Freital Grubu gibi ırkçı örgütler tarafından işlendiği bildirildi. Halkın arasında ırkçılığın arttığını gösteren Saksonya Monitoru’nda ise ankete katılanların yüzde 58’inin çok sayıda mülteci gelmesi nedeniyle Almanya’nın Almanya olmaktan çıktığını düşündüğü, yüzde 39’unun ise Almanya’ya Müslüman alınmasının yasaklanmasını istediği belirlendi. Ankete göre Saksonya halkının yüzde 44’ü yabancılara karşı çok ya da orta derecede düşmanlık besliyor.

Mülteciler yanı sıra, gazeteci ve solcular da Neonazilerin saldırısıyla karşı karşıya. BKA’nın verilerine göre 2016 eylül ayına kadar 54 gazeteci aşırı sağcıların hedefi oldu. Sol düşünceli 384 politikacı da saldırılardan nasibini aldı. Saksonya’da Sol Parti’ye yönelik 40 saldırı gerçekleştirildi. Partinin binası, açtığı stantlar, toplantılarına saldıranlar parti üyelerine yönelik de hafife alınmayacak tehditler savurdular.

Irkçı ve Yahudi düşmanı saldırıların kurbanlarına danışma hizmeti veren VBRG sözcüsü de, kendilerine başvuruda bulunanların sayısının önemli ölçüde arttığını, kurbanların devlet kurumlarının ilgisizliğinden şikayetçi olduklarını bildirdi. 2016’nın ırkçı saldırılar açısından dökümü böyle, süper seçim yılı olan 2017’de nelerle karşılaşacağımız şimdilik meçhul. 

(Çeviren: Semra Çelik)


TERÖRÜN KAYNAĞIYLA MÜCADELE ETMEK GEREKİYOR

The Morning Star
Başyazı 

Berlin’de yaşanan terör saldırısı ölüm tarikatı IŞİD’in alçaklığının boyutlarını gösteriyor. Bu insanlığa karşı örgüt ve sözde “askerlerin” kökten silinmesi gerektiği açık ve net. Umarız 2017’de İslam karşıtı olan bu sözde “halifelik”, Irak ve Suriye’den yok olur ve dini inancı olsun olmasın herkes rahat bir nefes alır. Ama silahlı düşmanlara karşı yenilgiye uğramak IŞİD gibi sosyopatların başka yerlerde daha fazla vahşete yönelmesine neden olabilir. Üstelik hedefleri genellikle sivillerin toplandığı spor, kültür ve politik etkinlikler veya alış veriş yapan insanlar. Bu yüzden Britanya ve diğer ülkeler bu tarz saldırıları engellemek için mümkün olan her şeyi yapmalılar. Bunu yaparken hiç kimseye zararı olmayan insanların politik ve dinsel fikirleri etrafında harekete geçmelerini engellemek, yani demokratik haklarını kısıtlamak gerekmiyor.

En yüksek derecede önlemler alınsa bile, bir daha böyle katliamların olma riskini tamamen ortadan kaldırmak mümkün değil. Ölüm saçan terörün kaynağı doğru tespit edilmeli ve yüzleşmeli. Bu açıdan, yakın zamanda Nigel Farage (aşırı sağcı AB karşıtı siyasetçi-çev) ve yakın dostu, seçilmiş ABD Devlet Başkanı Donald Trump’ın öfkeli sözleri hiç yardımcı olmuyor. Göçmenlik ne kadar azaltılsa da, uyanık ve azimli bir teröristin İngiltere, Almanya veya başka bir ülkeye girmesi engellenemez. Çünkü teröristlerin toplu katliamlarda yardımcı olmaya hazır uluslararası destekçileri var. Bu iş birlikçiler bulunmalı ve etkisiz hale getirilmeli. Üstelik bu katiller sadece sığınmacı olarak değil, aynı zamanda aile mensupları, öğrenciler ve turist olarak buralara giriş yapıyor. Daha titiz ve seçici giriş kontrollerinden farklı olarak, herkesin ülkeye girişini yasaklamanın dışında, sıkı göçmenlik önlemleri kendi başına terör saldırılar riskini azaltmaz. Ve gittikçe çoğalan yerli fanatiklerin silahlanmasını ve bombalı saldırılarla yurttaşlarının katletme eğilimini azaltmaz. Bu yüzden Trump’ın tüm Müslümanların ABD’ye girişini yasaklama önerisi hem tehlikeli hem insanlık dışı. Buna benzer veya daha ılımlı gibi görünen politikalar ülke içeresindeki Müslümanları Batıya karşı kutsal savaşta Müslümanlığı temsil ettiğini iddia eden fanatiklerin kollarına itmek için özellikle yapılmış gibi.

ABD, Britanya ve Almanya’da bu gibi politikalar Müslüman yurttaşları “içimizdeki düşman” olarak damgalar ve Müslümanlara saldırmak isteyen aşırı sağcı siyasetçilere, faşistlere, ırkçılara yeşil ışık yakmış oluyor. Uluslararası ve insani hukuk ilkelerini çiğnemenin yanı sıra, aynı zamanda IŞİD’in elini güçlendirir ve iç savaşın tohumlarını atmış olur. İlerici ve medeni olan alternatif, demokratik hakları ve özgürlükleri korumaktır. Britanya’nın zenginliğini yurt içinde ve dışında savaştan ve zulümden kaçan mültecilere yardım etmek için kullanmalı. Fakat aynı zamanda Ortadoğu, Asya ve Afrika’ya yönelik Batılı emperyalist politikaların da felaketlerle sonuçlandığını kabul etmeliyiz. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye de rejim değişikliği gerçekleştirmek için yapılmış askeri müdahale -diktatörleri ve aşırı İslamcı grupları desteklemek dahil- IŞİD’in doğup büyümesini sağlayan koşulları yarattı. 

(Çeviren: Çınar Altun)

www.evrensel.net