Lastik ayakkabılı çocuk

Lastik ayakkabılı çocuk

'Bir ürperti aldı bütün benliğini ve en son duyduğu ses yüzünde sıcaklık hissettiren ettiren bir patlama sesiydi.'

Haşim DOĞU

Dağlara karlar erken düşer, doğanın rengi değişir, beyaz gelinlikler içindeki bir gelin kadar güzel görünür. O sene de yine bembeyazdı bütün dağlar. Yağan kar insan boyuna ulaşmıştı.

Köy halkı yüzyıllardan beri bu dağları yurt edinmişti, civar köyler ile akraba idiler. Egemenler aralarına sınırlar çekmiş olsa da bu sınırların insan ilişkilerine bir etkisi olmuyordu. Ticaretten düğünlere her zaman aralarında kesilmeyen bir ilişki vardı. Zaten iki kardeş arasına telden, mayından sınır çekilebilir miydi?

13’ünde olan Erkan; orta okul öğrencisi, 4 numaralı forması ile okul takımının en gözdesi, Felek ile Mehmet’in tek çocuğuydu. Mehmet köy korucusu olmuştu, devletten maaş alıyor bununla evini geçindirmeye çalışıyordu. Zaten köy koruculuğundan başka da bir imkanı yoktu. Üstelik egemenler koruculuğu kabul etmeyenlere pek hoş davranmazlardı. Yüzlerce köyün bu uğurda yakılıp insanların göç yollarında yitip gittiklerini iyi biliyorlardı; geriye boyun eğmekten başka çare kalmıyordu. Devletten aldığı maaş pek azdı, geçimine yetmiyordu. Ancak babaların gönlü yüce olur, geçim sıkıntısını Erkan’a hiç belli etmiyordu.

Futbol takımının gözdesine en iyisinden bir spor ayakkabı almak için iki ay kısmıştı boğazından. Erkan çok mutlu olmuştu spor ayakkabıyı alınca ama babası ne kadar gizlese de çektiği sıkıntıları artık anlıyordu; babasına destek olamadığı için üzülüyordu. Köyün diğer çocukları da kendisinden pek farklı değillerdi ama içlerinden bazıları komşu köydeki akrabaları ile ticaret yaparak ailelerine destek olabiliyordu. Gerçi bu ticaret iki kilo çay, on litre mazot veya iki kilo şekerden öte değildi, üstelik egemenler kanunlarında bunu yasaklamış, adına kaçak diyorlardı. Ama egemenler de başka bir imkanın olmadığının farkındaydılar. Üstelik köylülerden her seferinde kendi paylarına da bir şeyler almayı ihmal etmiyorlardı. O gece yine karşı köye gidilecekti. Erkan annesine kendisinin de gideceğini söyledi.

Felek ana pek sevdiği ilk göz ağrısı oğlunu gözünden sakınırdı, gitmesine razı değildi, önce reddetti bu isteğini ama Erkan onu ikna etmenin yollarını iyi biliyordu. Felek ana yanağına kondurulan öpücükten sonra pek direnemedi. Oğlum gel sana bir çift eldiven vereyim dedi. Kendi ördüğü eldivenleri çıkardı sandıktan, Erkan’ın eline geçirdi. Başına bere boynuna kaşkol, sırtına kalınca bir mont giydirdi. Ufak tefek oğlu giydikleri ile iri bir pehlivan gibi göründü gözüne. “Karşı köye geçtikten sonra çok oyalanma emi, amca çocukları ile eğlenme, al şekerini çayını hemen dön. Sıcak tutacak bir şeyler daha mı giysen acaba böyle üşümez misin?” diyerek tedirginliğini dile getiriyor, Erkan da bir türlü evden çıkamıyordu. Annesinin dediklerini onayladı Erkan. “Merak etme anne, birkaç saat içinde gidip döneriz zaten. Kalabalık gidiyoruz, bütün arkadaşlarım yanımda, sen tasalanma” dedi.

Tam kapıdan çıkacaktı ki geri geldi “Anne bu spor ayakkabıları babam bana aldı, çok seviyorum, şimdi karda başına bir hal gelirse. Bana lastik bir ayakkabı ver de ben bunları çıkarayım, hem yarın okulda maçımız var, bu ayakkabı bana uğur getirdi, geçen gün tam 3 gol attım” dedi.

Annesi hemen bir lastik ayakkabı getirdi, ayakkabı Erkan’ın ayağına büyüktü. Felek ananın canına minnet bu sayede oğlunun ayağına kalın bir yün çorap daha giydirme imkanı bulmuştu. Felek ana spor ayakkabıyı rafa kaldırdı o sırada Erkan evden çıkmıştı. Köy meydanına vardığında köylüler toplanıyordu, katırların sırtlarına heybeler bağlanıyor, ayaklarındaki nallar kontrol ediliyordu. Erkan’ın okul arkadaşlarından Aslan, Bedran ve Karker’in gelmesi ile kafile yola çıkmaya hazırdı. 

Komşu köy fazla uzak değildi. Üstelik katırlar yolları ezberleyen hayvanlardı. Sınırı geçip karşı köye ulaşmaları pek zaman almamıştı. Komşu köye vardıklarında geleceklerini bilen akrabalar onları karşıladı. Çok geç olmadan gitmelerinin gerektiğini söyleyerek akrabaların birçok ikramını reddettiler. Katırlara yük yüklerken sıcak birer çay içtiler. Karanlık daha yeni basmıştı. Komşu köydeki akrabalar katırların yüklendiği alana arabalarını getirip ışıkları ile aydınlattılar. Alanda 5 tane araba birikmişti, arabaların ışıkları ortalığı gündüze çevirmeye yetiyordu. Erkan köylüler ile birlikte yola çıkarken gökyüzünde bir küçük uçak fark etmişti, sesi bir tuhaftı, egemenler ona heron diyorlardı. Küçük olmasının nedeni içinde insan olmadan uçmasıydı. Katırlara yükler yüklenirken de tepede geziniyor, o tuhaf sesi duyuluyordu. Çayından son yudumu alırken, katırların yükleri de artık yüklenmişti komşu köylüler ile vedalaşıldı, amcaların teyzelerin elleri öpüldü, anne ve babalarına selam eden akrabaların selamları alındıktan sonra dönüş yoluna koyuldular. Köyden tek bir kafile olarak gelmişlerdi, ama dönerken iki kafile şeklinde döndüler. Öndeki kafilenin katırları onlardan dakikalar önce yola çıkmıştı. Aralarında çok az bir mesafe vardı. Erkan, Karker ile yan yana yürüyordu. Birlikte okuldaki maç hakkında sohbet ediyorlardı. Erkan “Yarınki maçta en az 4 gol atacam size” diyerek Karker’i kızdırmaya çalışıyordu. Karker ise soğuktan Êrkan’ın söylediklerini duymuyor gibi başı önünde yürümeye devam ediyordu. Birden bir patlama sesi duyuldu öndeki kafilenin olduğu yerde alev topu göründü sıcaklığını yüzlerinde hissettiler. Ne olduğunu bilmiyorlardı, acaba mayın mı patlamıştı? Ama yok, bu dağ yolunda mayın yoktu. Peki neydi bu? O sıra gökyüzünden uçakların sesi duyuluyordu. Çok geçmeden uçaklar da görünmeye başladı, ama bunlar Erkan’ın gördüğü sesi tuhaf olan küçük uçaklar değildi. Sesleri göğü yırtıyordu. Bir filmde izlemişti düşmanları öldürmek için bu uçaklardan bombalar atılıyordu. Adına jet diyorlardı. Bir ürperti aldı bütün benliğini ve en son duyduğu ses yüzünde sıcaklık hissettiren ettiren bir patlama sesiydi. 

Patlamanın sesi dinip uçaklar gökyüzünden çekilince geride sadece iniltiler duyuluyordu. Erkan’ın köyüne haberin ulaşması çok sürmedi. Bütün köy halkını bir telaş sardı, toplanıp dağ yoluna yürümeye çalıştılar, ancak egemenler köye gelmişti ve kimsenin köyden ayrılmasına izin vermiyorlardı. Bu bekleme ile gün ışımaya başladı. Günün aydınlanması ile birlikte egemenler de çıktılar köyden. Artık ne olduğu belliydi. Birkaç yaralı kurtulup köye acı haberi getirmişti, egemenlerin uçakları üzerlerine dört bomba bırakmışlardı. Köylülerle birlikte Felek ana da dağ yoluna koştu, vardıklarında gördüklerini tarif etmek etmek için sanırım taş kalpli olmak gerekirdi. Her tarafta et parçaları vardı, katır etleri mi insan etlerimi ayırt edilemiyordu. Erkan’ını aradı gözleri parçalanmamış bedenlere baktı teker teker. 

Çoğunun yüzü tanınmıyordu, ileride bir karartı fark edip oraya doğru koştu, vardı yanına ki gördüğü Erkan’ın ayağındaki lastik ayakkabıydı. Ayakkabının içinde Erkan’ın ayağı duruyordu ama bedeni yoktu, ellerini havaya kaldırdı:

“Xwedaaaaaaaaaa, Xwedaaaaaaaaaaaa, Ev çi fermane li me bariya” dedi. Felek ananın sesi diğer köylülerin sesine karıştı, ağıtlar gökleri deliyordu, Felek ana Erkan’ın parçalanmış cansız bedenini bulduğunda yüreğindeki acı bin kat daha arttı.  

“Hawarrr, Hawar li me fermane, Berxêmin iro jibo van zalima buye qurbane”...

www.evrensel.net
ETİKETLER Roboski