Seçmen odaklı birikim  modelinin sonu geldi!

Seçmen odaklı birikim modelinin sonu geldi!

Ekonomist Mustafa Sönmez, AKP'nin yükselişinin altında yatan nedenleri ve bundan sonraki süreçteki olası ihtimalleri yazdı.

Mustafa SÖNMEZ

Özellikle 2013 ortalarında ekonomik tıkanma baş gösterdi ve izleyen zaman diliminde her yıl biraz daha daralma ile ilerledi. Küresel krizin yarattığı geçici park yeri olma fırsatı ile Türkiye’ye hızlanan borç akışı, ABD’nin yavaş yavaş belini doğrultma, büyüme için fonları davet etme ve faizleri bunun için yükseltme sinyali ile birlikte yavaşladı.

Dış fonlar, Türkiye dahil, geçici park yeri ülkelerden çıkış yapmaya başladı ve tüm ülkelerde dolar fiyatı yükseldi. Türkiye’ye  özellikle 2015’te dış para girişi 11 milyar dolara kadar geriledi, cari açığa yetmedi, açık ,ancak rezervler ve kayıt dışı döviz girişleri ile finanse edilebildi.

RİSKLER ARTIYOR

7 Haziran 2015  seçimleri ile AKP oyları yüzde 41’e geriledi. Böylece AKP tek başına iktidarı kaybetme noktasına geldi. Ne var ki, koalisyona bile tahammülü olmayan AKP, İslamcı formasına bir de milliyetçi şapka ekleyip 1 Kasım seçimlerine giderken  savaş iklimi yarattı, Kürt seçmeni sindirdi, MHP’den seçmen çekti. Bu kaotik durum, sermayeyi de ürküttü, kaçırdı, musluklar tıslamaya başladı. Dolar, o yıl yüzde 25 pahalandı.

2016 yılında  ise tüm riskler hızla arttı. ABD Merkez Bankası Fed’in faiz artışı,  biraz zikzaklı ve gecikmeli olsa da 2016’da başlatıldı. Sermaye yine çıkış sinyali aldı. Öte yanda hem Suriye ve Irak’taki duruş, hem Rusya ile dalaşma, devamında 15 Temmuz Fetö darbe girişimi, AKP’nin başkanlık hedefi için “öteki düşman” Kürt siyasetine dönük yok etme politikası, ülke risklerine tavan yaptırdı.

Derecelendirme kuruluşları, yılın ikinci yarısında Türkiye’nin notunu “çöp” ilan etti. Ekim’de, ABD’de, büyümeye, faiz artırmaya, sermayeleri ABD’ye çekmeye pek iştahlı Trump başkan seçildi. Bunların da üstüne Avrupa Parlamentosu Türkiye’yi hukuk devleti olmaktan çıkan, bağımsız yargıya, özgür medyaya tahammülü olmayan, insan haklarını, hele ki mülkiyet haklarını ihlal eden ülke ilan etti.

Bu üst üste gelen darbelerle 2015’te zaten yüzde 25 pahalanmış dolar, 2016’da bunun üstüne yüzde 16 daha pahalandı ve fiyatı 3.50 TL basamağına yerleşti.

BUNDAN SONRA?

Varılan yer itibariyle, hem AKP’nin politik pozisyonu hem dış dünyaya, alacaklılara karşı yükümlülükleri ve onların Türkiye’ye bakışları, seçmen odaklı iç pazara dönük birikim modelini sürdürmenin şartlarının kalmadığını gösteriyor.

Toplamda 421 milyar dolara ulaşan ve üçte ikisi özel sektöre ait olan dış borç stokunun çevrilmesi iyice zorlaştı. Çünkü dış sermaye için Türkiye, Brezilya’dan sonra en riskli çevre ülke. Hem, ABD gibi bir güvenli liman kendini toparlamaya başlarken riskli bölgede neden kalsın?

Sermaye akışı yavaşlayınca, dolar fiyatı, öngörülere hiç uymayan 3.5 TL’ye çıktı. Bu fiyatla, net dış döviz  açığı 2009’da 67 milyar dolar iken 2016’da 215 milyar dolara çıkan reel sektörün baş etmesi kolay değil. İflaslar, el değiştirmeler kaçınılmaz görünürken, döviz kredilerinin yüzde 60’ını kullandıran içerdeki bankaların bu sarsıntıdan yara almamaları da mümkün değil. Bir de özellikle ihtiyaç kredisi ve kredi kartı borçlusu alt-orta sınıfların 250 milyar TL’ye ulaşan riskleri var bankaların sırtında.

KRİZ SOKAĞA SIÇRAMADAN

İç pazara dönük birikim paradigması tekleyip hatta küçülme başlarken bu modelle seçmen memnuniyeti yaratmak da artık zor. Kriz yangını sokağa sıçrayıp seçmeni yakmadan son bir çırpınışla onu sandığa sürüklemek ve rızasını alarak ondan canlı kalkan elde etmek, Erdoğan’ın ana hedefi.

Son  günlerde iyice hissedilmeye başlayan krizin sebebi olarak yine bazı “şer odakları” hedef gösteriliyor. “Yatırım yapın, Türk lirasına geçin, üretin, ihraç edin, istihdam sağlayın. Çünkü bize saldıran, zerk edilmeye çalışılan zehrin panzehiri bunlardır. Bu kritik dönemde yatırımlarını erteleyen herkes nazarımda ekonomimize saldıranlarla aynı saftadır” (25 Aralık, Hürriyet).

Bu sözlerin sahibi Recep Tayyip Erdoğan böylece krize sürüklenen firmaları, krizin sorumlusu olarak da gösterip seçmene şirinlik yapmakta, sandık rızasına hazırlamaktadır. Ama işe yarayacak mıdır? Seçmen odaklı birikim modelinin sonunu, biraz da izlediği hukuk dışı, kutuplaştıran, risk üreten, otoriter rejimiyle  hızlandıran AKP’nin, başkanlıkla daha da otoriterleşecek siyasi yapısıyla, bu modeli sürdürmesi mümkün görünmüyor. Çünkü dış sermaye güvensiz, iştahsız, gelmiyor.

BU SAATTEN SONRA TERSİ ZOR!

Birikim modelini, bu saatten sonra döviz üreten, dışa açan, rekabet gücü mal ve hizmet üretimine özendiren yapıya dönüştürmek, dış sermaye girişi olmadan mümkün değil. İç pazardan dışa dönme zor, zahmetli, üstelik sandığa giderken yapmak seçmeni kaçırır. Çünkü, rekabetçilik, daha az işçi ile daha az ücretle üretimi; kamu kaynaklarını seçmenden çok, işverenlere tahsisi gerektirir. Dahası, içeride öyle bir gerilim ve kutuplaşma var ki, yönelinen başkanlık ısrarı her gün biraz daha risk üretiyor. AKP, bu yapısıyla risk azaltamıyor, güven vermiyor. Buradan uzaklaşması, mesela OHAL’i kaldırıp, hukuk devletine küçük dönüşler yapması bile hedefi ile çelişiyor. En ufak muhalefeti bile kaldıramıyor.

TÜSİAD’IN TAVRI NE OLACAK?

Geleceğini AB ile, Batı sermayesi ile  bütünleşme üzerine kurmuş bu kesim, tükenmiş birikim modelini,  totaliter bir siyasi yapı ile ancak sündürüp süründürecek, Batı dünyasının ekonomik ve askeri yapılarıyla çatışan bu rejim ile ne yapacaktır?

Kendisini palazlandırıp yükselten birikim modelinin tıkanmasını, biraz da kendi politik hedefleriyle hazırlayan rejim, bu haliyle Batı dünyasından, Atlantik bileşeni olmaktan dışlanmaktadır. Batı’nın siyaset şablonu ve değerleriyle, rejimin tek adam yönetimi tercihi uyuşmamaktadır.

Rejim, sürekli bir tehdit algısıyla yaşamakta, hesaplaştığı ‘Fetö’nün fitneliğinde ABD kaynaklı bir darbeye maruz kalmaktan korkmaktadır. Rejim, bunun farkında olarak, Rusya’ya yaklaşmakta tehdidi, Rusya ile bloklaşıp bertaraf etmeye yanaşır görünmektedir. Rusya’nın himayesi  için Ortadoğu’daki bütün iddialarından vazgeçmiştir. Ancak, hem sırttaki yükümlülükler hem Türkiye kapitalizminin Batı dünyası ile bütünleşmiş yapısı, bu tür “Atlantik’e karşı Avrasya” fantezilerine alan bırakmamaktadır.

TÜSİAD’tan Özilhan şu hatırlatmayı yaptı 1 Aralık’ta; “Dünyada ekonomik ve siyasi güç dengesi açısından, batı eski ayrıcalıklı konumunu kaybetmiş olsa da, istikrar, insan hakları, hukuk devleti, demokrasi, eşitlik, adalet, güvenlik, barış, refah gibi kavramlar söz konusu olduğunda ağırlık hâlâ batıdadır, hâlâ Avrupa’dadır. Bu kavramlar, sınırlarının hemen yanında savaşların devam ettiği bir ülke için de hayatidir. Bu nedenle değerler seti olarak Avrupa’dan uzaklaşmak Türkiye için söz konusu değildir”.

Bu tür saptamaları olanların, endişelerini ABD ve AB ‘deki karar vericilerle paylaşmamış olması düşünülebilir mi? Paylaşmaktan öte, bir oyun planları olmaması düşünülebilir mi?

BURJUVAZİDEN ‘POLİTİK İYİLEŞME’ UYARISI!

Türkiye’nin yakın tarihini yaşayanlar bilir; sermaye birikimi çarkı teklerse, zora girerse iş dünyası feveran eder. Bugün ise, öyle bir korku salınmış ki, sadece TÜSİAD, her tür azarı göze alarak, hukuk devletine yönelmeden ekonomi çarkının dönemeyeceğini ifade etti. Şöyle konuştu 1 Aralık’ta TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan; “Üzerimize gelmesi muhtemel fırtınayı düşündüğümüzde, yapmamız gereken şey, huzur ve güven ortamını bir an önce tesis etmek. Başta yargı olmak üzere kurumlara güveni tazelemeli, ifade özgürlüğünü tartışmasız biçimde tesis etmeli, terörle mücadele sırasında ortaya çıkan mağduriyetleri gidermeli, hiçbir vatandaşın etnik kökeni ve mezhebi nedeniyle kendisini ikinci sınıf vatandaş hissetmediği bir toplum düzeni kurmayı başarmalıyız”.

TÜSİAD Başkanı Symes ise şu eklemeyi yaptı: “... Bazı OHAL uygulamaları özellikle Anadolu’da ticari hayatı olumsuz etkiliyor, ekonomide güven kaybına neden oluyor. Olağanüstü halin bir an önce kaldırılmasını, ülkenin Meclisinin yeniden asli görevini yapmaya odaklanmasını ve KHK ile yönetimin sonuna gelinmesini bekliyoruz.”

Ekonomik taleplerden çok, politik iyileşme gerekliliğini ifade etmek, ilk kez oluyor. İç talebe dönük, seçmen odaklı, yandaş sermaye yaratma hedefli büyümeye TÜSİAD’da temsil edilen sermayenin yakınmalar dışında bir karşı çıkışı, ağır bedeli olacak bu tükenişe bir çözüm arayışı oldu mu? Pek olmadı. Geçmiş dönemlerde hükümetlere yön veren tekelci sermaye, bu dönemde baskı karşısında dağıldı, içlerinden Şahenk, Sabancı gibi yandaşlar çıktı; dahası hepsi, çeşme akarken testiyi doldurmanın gafletine daldılar. Birçok dönemde, birçok burjuvazinin yaptığı gibi.

Soru şudur: Peki ya şimdi?..

GİDİLMESİ GEREKEN YOL

Türkiye, 2017 yılına girerken üç seçenekli bir kavşaktan  yol alacak.

Birinci yol, sıkıştığı köşeden başkanlık rızasıyla  nefes alacağını uman ama başkan olsa bile Türkiye’yi bilinmez bir geleceğe sürükleyecek Recep Tayyip Erdoğan’ın yoludur. Anayasa değişikliği Mecliste önlenemez ve referanduma gitmek kaçınılmazlaşır da istenen hedefe sandık üstünlüğü ile ulaşılırsa, Türkiye bu kaosa sürüklenecektir. Üçüncü yol, bu rauntta AKP’nin mağlup edilmesi, Mecliste, olmadı referandum sandığında başkanlık sıtmasının son bulmasıdır. Bu başarılabilirse, erken seçim ve AKP’de çatlama, gerileme yaşanabilir. Bir dizi radikal dönüşümün önü açılabilir. Emek ve demokrasi güçlerinin, kaos ve darbeye karşı bütün güçleri birleştirerek en geniş “hayır” cephesini oluşturacakları  bu yolu izlemeleri ve bunun için mücadele etmeleri beklenir.

BİTTİ

Son Düzenlenme Tarihi: 29 Aralık 2016 10:42
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.