Şair Ahmet Çakmak'tan bir Suriçi romanı: Çiftkafa

Şair Ahmet Çakmak'tan bir Suriçi romanı: Çiftkafa

Şair Ahmet Çakmak ilk romanı Çiftkafa'yı, Suriçi'ni ve Diyarbıkır'ı konuştuk.

Şerif KARATAŞ
İstanbul 

Şair Ahmet Çakmak ilk romanı Çiftkafa’nın Kitabı, Alakarga Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Çiftkafa ve ailesinin hayatı üzerinden Suriçi’nin tarih içindeki önemi anlatılıyor. ‘Çiftkafa benim’ diyen yazar Çakmak’la romanını konuştuk. 

Şiir kitaplarınızın ardından ilk kez, “Çiftkafa’nın Kitabı” romanıyla okur karşısına çıktınız... 

Yaklaşık yirmi beş yıldır şiir yazmaya çalışıyorum. Yayımlanmış üç şiir kitabım var: İki Dilde Kederlenmek (1998), Eskikent Kırgınlıkları (2007), İnsanın Kimsesi ( 2015), (Bu arada ulusal düzeyde ilk şiirim Evrensel Kültür’de 1993 Ağustos ayında yayımlandı). 1991’den beri çeşitli gazete ve dergilerde şiir, şiir üzerine yazılar ve zaman zaman kısa öyküler yayınlıyorum. O zamanlarda karar verdim; ya şiir kuramı ve felsefesi üzerinde yoğunlaşacaktım ya da derinden derine beni sarmalayan, etrafımı anlatılarla saran öykü ve romana sarılacaktım. Şimdilik ikincisi üzerinde yoğunlaşmış durumdayım. Şiir henüz terk etmedi beni. Birkaç yıldır göç ve savaşın acımasızlığını gözler önüne serdiğim “ölüleri dinleyin” dosyasını tamamlamaya çalışıyorum. Birkaç şiiri yayımladım bile.

Gustave Flaubert’e romanın kahramanı Madam Bovary kim diye sorulduğunda “Madam Bovary benim” diye yanıtlamış. Çiftkafa’nın Kitabı”ndaki itiraf etmem gerekirse, “Çiftkafa” benim. Aileme, sokağıma, mahalle arkadaşıma en çok acılardan, haksızlıklardan bir türlü yakasını sıyıramayan tarihi kadim şehrime borcumu ödemek ve bir asır önce ona yeniden bakarak, bugünü daha iyi anlamak için yazmaya çabaladım.

LAKAP, TAKILAN KİŞİYLE DOĞRUDAN BİR İLİŞKİ İÇİNDEDİR

Romana adını veren “Çiftkafa” baş karakterin lakabı. Romanınıza konu olan lakap takma durumu Suriçi’nde geçmişte olduğu gibi bugün de devam ediyor mu?

Lakap, takılan kişiyle doğrudan bir ilişki içindedir. Ya karakteri ya konuşma biçimi ya da fiziksel durumuyla ilgilidir. Lakap takılan kişi, lakap konulmayan kişilere göre daha özel gibi gelir bana. Çünkü konulan lakapla, daha ilk etapta sürüden ayrılıp bağımsız bir yapıya kavuşulur. Bunun yanı sıra, lakap konulan kişiye lakabı takanlar, o kişiyi bazen alaya alarak, bazen de sevgilerini saklarlar ona yükledikleri lakaba yükledikleri ekstra sıfatlarla. Osmanlı’dan başlamak üzere, Cumhuriyet’ten bugüne memleket ahalisinin kimi sakinleri lakaplarıyla varlıklarını sürdürdüler. Lakap sahiplerinin çoğu artık yaşamasa da aynı özellikleri taşıyanlara taktılar eski lakapları yeni lakaplarla beraber.

Şehr-i Diyarbekir’de orijinal olduğunu düşündüğüm birkaç lakap sahibi zatı tanıtayım sizlere lafı uzatmadan. “İnce Meheme Kemal Dayı” -Kuyumcu eşrafındandır, ilk gençliğimde tanımıştım, yaşıyor, geçenlerde yanına yaklaşıp kendimi tanıttım ama hatırlayamadı- bu lakap yaprağa herkesten daha ince tütün sardığı için takılmıştı. Herkesin az çok tanıdığı “Pışo Meheme” -Toprağı bol olsun- Kedi sesine benzer sesler çıkardığından mı başka bir şeyden mi bilmem, bu lakap takılmış. “Tanker Şeyho” -Şu an yaşıyor mu bilmem- iri cüssesinden takıldı bu lakap. Aynı adla bir de mekanı var. “Tanker Şeyho’nun Birahanesi”. Az bira içmedik oralarda şair, yazar Muzaffer Kale hocamızla; Şair İbo’yla (İbrahim Malgaç), çok genç yaşta trafik kazasında kaybettiğimiz sevgili Ahmet Tellioğlu’yla.

‘ERMENİLER ‘SABAH KAHVALTISI’ OLDU KÜRTLER DE ‘ÖĞLEME YEMEĞİ’

Çiftkafa ve ailesi üzerinden bugün de yaşadığımız güncel sorunları görüyoruz…

Tarih tekerrür etmiyor kesintisiz devam ediyor aslında. 1915’te Hançepek’te (Gavur Mahallesi) olup bitenler, bugün de benze senaryolarla yeniden hayata geçiriliyor. Aynı tas, aynı hamam sadece tellaklar değişti. Mazlumun (Ermeni) bedduası maalesef gerçekleşti.

Onlar, “sabah kahvaltısı” olmuştu, Kürtler de “öğle yemeği” oldu zalimlere, hak bilmezlere. Herkes ektiğini biçiyor. Aradaki fark bin yılların tarihi kadim sokakların, mahallerinin, dini yapıların, güzelim avlulu taş evlerin bir daha geri dönülemez şeklinde yerle yeksan edilmesidir. Bodrumlara sıkışıp diri diri yananlardan, keskin nişancı kurşunuyla sokak ortasında vurulup günlerce cenazesi alınamayanlardan, üç kuruş ekmek parası için ölüp bayraklı yürüyüşle ailesine yollanan Mehmetçiklerden hiç bahsetmeyelim.

“Çiftkafa’nın Kitabı”nı okuyanlar her ne kadar sen yüz yıl öncesini yazsan da biz bugünü anlıyoruz diyorlar. Bir yazar önsezisi. Suriçi olayları başlamadan çok önce yazmıştım ben bu kitabı. Belki de yüzyıldır sorunlar hep kaldığı yerde duruyor, ondan güncelliğini kaybetmedi. O gün kahrolduğumuz sorunlar, bugün de acı çektiriyor herkese.

Bir çıkmazın içindeyiz. Yüzyıl önce toplumlar arası yaratılan boşluk bugün daha da derinleşerek uçurumlara dönüşüyor. Üç milyon insan, altı ay içinde yerlerinden yurtlarından göçertildi. Kimi doğduğu yerlere yakın hısım akrabalarının olduğu yakın ilçe ve illere, kimileri de batı illerini doğru yola çıktı sersefil.

Toplum olarak bir dausılanın içindeyiz. Etnik ve sınıfsal sorunlar birbirinin içine geçmiş, katlanarak memleketin her sathına yayılmıştır.Yolun sonu şimdilik karanlık olsa da karanlık için bir mum yeter diyenlerdenim

‘TARİHSEL ARKA PLANI İÇİN ÇOK ÇALIŞTIM’

Suriçi denilince Diyarbakır akıllara gelir. “Çiftkafa’nın Kitabı”nı okuyan okur, Suriçi’nde günümüzden tarihsel geçmişine yolculuğa çıkıyor…

Romanı anlatmayı pek istemem. Okuyucunun iki farklı zaman diliminde, birinci bölüm, 1915 Diyarbakır’ını paralel hikayeler üzerinden Ermenileri temele alarak işlerken, ikinci bölüm 1915’ten yaklaşık altmış yıl sonra, şehre yakın köyden, Çiftkafa’nın ailesi üzerinden Ermenilerin çoğunlukla boşalttığı mahalleye taşınanların kesişen hikayelerini konu ediniyor.

Anlatıcı olarak hem ben hem de okuru şehir içinde bir kırılma noktası üzerinden tarih yolcuğuna çıktık. Metni hazırlarken bunun tarihsel arka planı için aklım ve ulaştığım kaynaklar açısından çok çalıştığımı söylemeliyim. Bu işe mesai harcayan üstatların o dönemde böyle bir şey yoktu nerden uyduruyorsun dememeleri için kılı kırk yardım.

Mekanlar çocukluğumun, gençliğimin neredeyse tüm ömrümün geçtiği yerlerdi. Bundan dolayı buraları anlatırken zorlanmadım. Okuru, eski -şimdi artık yüreğim kan ağlayarak olmayan- taşlı sokaklara, evlere, hamamlara, hanlara, çarşılara götürebildiysem ne mutlu.

İlerde belki kim bilir, barışa kavuşunca yani, Yakup’un gezdiği yerleri, meraklı okuyucularla beraber de gezeriz.

KADİM ŞEHRİN KALBİ DELİK DEŞİK

2015 yılında Diyarbakır merkez Sur ilçesinde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yasağın merkezi de Suriçi olmuştu. Yasak Suriçi’nde tam olarak kalkmadı. Kısmen kalkan yasakla birlikte, sizin kitabınızda anlattığınız Suriçi’nden geriye ne kaldı?

Aylardır çevre illerden, Sivas’tan, Kayseri’den, ta Zonguldak’tan getirtilen iş araçlarıyla yıkım ve moloz taşımı yapılıyor. Yasaklı mahaller, başta Hançepek dümdüz edildi. Dört ayaklı minarenin oradan, Yenikapı (su kapısı) ve on kilometre ötesindeki Dicle nehrinin karşısındaki üniversite bile görülebiliyor. Kadim şehrin kalbi delik deşik diyeceğim ama o da yetersiz kalacak. Neredeyse kalp yerinden sökülecek. Buna dur demeli, sağır olmamalı kulaklar.

Çocukluğumun geçtiği sokaklar, okuduğum okul, romanın geçtiği birçok yer yok artık. Koskoca bir boşluk ta içimize işliyor aylardan beri, göz göre göre.

Son Düzenlenme Tarihi: 22 Aralık 2016 08:32
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.