Bizi kurtarıcılardan kurtarın

Bizi kurtarıcılardan kurtarın

Yakın gelecekteki toplumumuzun tasvir edildiği distopik bir filmden bir sahne hayal edin. Üniformalı muhafızlar, göçmenleri, suçluları ve serserileri yakalamak için geceleri şehrin tenha sokaklarında devriye gezer. Yakaladıklarına merhametleri yoktur. Fantastik bir Hollywood imgesi gibi görünen bu durum, günümüz Yunanistan'ın

Slavoj Žižek


Göçmen tehditine karşı Avrupa medeniyetini savunmanın arazı, müdafaanın vahşiliği 'medeniyet'e herhangi sayıdaki Müslümandan daha fazla tehdit oluşturmaktadır. Bunun gibi dostane savunucular sayesinde Avrupa'nın düşmana ihtiyacı yok. Yüz yıl önce, G.K. Chesterton din eleştirmenlerinin kendilerini içinde buldukları kördüğümü açıkça belirtmişti: “Özgürlük ve insanlık uğruna Kilise ile savaşmaya başlayanlar, akıbetlerine özgürlük ve insanlığı boşa harcayarak kavuşuyorlar, keşke sadece Kilise'yle savaşıyor olsalar... Laiklik taraftarları kutsal şeyleri mahvetmediler; ama seküler şeyleri mahvettiler, eğer bu onlara teselli olacaksa.” Birçok liberal savaşçı, anti-demokratik köktencilikle savaşmaya o kadar yatkın ki, özgürlük ve demokrasiden vazgeçerek akıbetlerine kavuşuyorlar, keşke sadece terörle savaşıyor olsalar. Eğer “teröristler” bu dünyayı ötekine duydukları sevgi için mahvetmeye hazırsalar, bizim terör karşıtı savaşçılarımız da Müslüman ötekiye duydukları nefret yüzünden demokrasiyi mahvetmeye hazırlar. Onlardan bazıları insan onurunu öylesine seviyor ki, onu savunmak için işkenceyi yasallaştırmaya hazırlar. Bu, dinin fanatik savunucularının çağdaş seküler kültüre saldırarak başlattıkları ve sekülarizmin nefret ettikleri görünüşlerini kökünden söküp atma heveslerini, kendi dini ehliyetlerini feda ederek sonuçlandırdıkları sürecin ters çevrilmesidir.

Fakat esas tehlike Yunanistan'ın göçmen-karşıtı savunucuları değil: onlar sadece gerçek tehdidin, Yunanistan'ı çıkmaza götüren tasarruf politikalarının bir yan ürünü. Yunan seçimlerinin gelecek turu 17 Haziran'da yapılacak. Avrupa düzeni bizi bu seçimlerin çok önemli olduğuna dair uyarıyor: sadece Yunanistan'ın kaderi değil, belki de tüm Avrupa'nın kaderi belirsiz. Düzenin doğru olduğunu iddia ettiği sonuç, tasarruflar yoluyla toparlanmanın devamına olanak sağlayacak ağrılı ama gerekli süreç. Alternatifi ise -eğer 'aşırı solcu' Syriza partisi kazanırsa- sözümona kaosa atılmış bir oy, bildiğimiz haliyle (Avrupalı) dünyanın sonu olacak.

Felaket tellalları haklılar, ama kast etmedikleri bir açıdan. Mevcut demokratik düzenlemelerin muhalifleri, seçimlerin doğru bir seçenek sunmadığından şikayet ediyor: bunun yerine elimizde olan seçenek, programları neredeyse ayırt edilemez olan bir merkez-sağ parti ile bir merkez-sol parti arasında bir seçim. 17 Haziran'da, gerçek bir seçim olacak: bir tarafta kurulu düzenin temsilcisi (Yeni Demokrasi ve Pasok), öbür tarafta Syriza. Ve gerçek bir seçimin mevzu bahis olduğu zamanlardaki gibi, düzen panik içinde: yanlış bir seçimin, kaos, yoksulluk ve şiddeti beraberinde getireceğini söylüyorlar. Bir Syriza zaferinin sadece ihtimalinin bile küresel piyasalara korku dalgaları yayacağını söylüyorlar. İdeolojik teşhisin günü geldi: piyasalar birer kişiymişçesine konuşarak seçimlerden Avrupa Birliği-IMF'nin mali tasarruf ve yapısal reform programları boyun eğmekte ısrar etmeyecek bir hükümetin çıkması durumunda neler olacağına dair 'endişelerini' belirtiyorlar. Yunanistan yurttaşlarının bu beklentiler konusunda endişe edecek vakitleri yok: Avrupa'da yıllardır görülmeyen derecede acınacak hale gelen günlük hayatları hakkında yeteri kadar endişe ediyorlar.

Bu tür kehanetler kendi kendini doğrular nitelikte; paniğe yol açıyor ve öte yandan, korkulan olası sonuçları beraberinde getiriyor.  Eğer Syriza kazanırsa, Avrupa düzeni Brüksel teknokrasisi ile göçmen-karşıtı popülizm arasındaki suç ortaklığının kısır döngüsünü rahatsız etmeye teşebbüs ettiğimizde neler olacağı konusunda dersini aldığımızı ümit edecek. İşte bu yüzden Syriza'nın lideri Alexis Tsipras, yakın zamanda verdiği bir röportajda, Syriza kazanırsa ilk önceliğinin paniğe karşı koymak olduğunu açıkladı: “İnsanlar korkuyu fethedecekler. Pes etmeyecekler, tehdit edilmeyecekler.” Syriza’nın neredeyse imkansız bir görevi var. Onlarınki aşırı sol 'safsatanın' değil, piyasa ideolojisinin deliliğine karşı koyan aklın sesi. Yönetimi devralmaktaki hazırlıklı duruşları ile, solun gücü ele geçirme korkusunu kovdular; ötekilerin yaptığı pisliği temizleme cesaretine sahipler. İlke ve pragmatizmin, demokratik taahhüt ve ihtiyaç halinde hızla ve kararlılıkla eyleme geçmenin atikliğinin zorlu bir birlikteliğini hayata geçirmek zorundalar. Küçücük de olsa başarma şansları olacaksa, topyekün bir Avrupa dayanışmasının sergilenmesine ihtiyaç duyacaklar: sadece Avrupa'nın diğer tüm ülkelerinin mütevazi destekleri değil, bu yaz tanıtılacak bir dayanışma turizmi gibi daha yaratıcı fikirlere ihtiyaç var.

T.S. Eliot, Kültür Üzerine Düşünceler (Note Towards the Definition of Culture) adlı eserinde, tek seçeneğin sapkınlık ile inançsızlık arasında bulunduğu –yani, bir dini diri tutmanın tek yolunun mezhepçi bir çatlak yaratmak olduğu– anlara dikkat çeker. Bu, Avrupa'nın bugünkü konumudur. Sadece yeni bir 'sapkınlık' –an itibariyle Syriza tarafından temsil edilen– Avrupa mirası için savunulmaya değer şeyleri kurtarabilir: demokrasi, insanlara güven, eşitlikçi dayanışma vs. Syriza kazanamazsa sahip olacağımız Avrupa, 'Asyalı değerlere sahip bir Avrupa'dır –ki, şüphesiz bunun Asya'yla hiçbir ilgisi yoktur, tamamen günümüz kapitalizminin demokrasiyi askıya alma eğilimiyle ilgilidir.

İşte demokratik toplumlarda 'serbest oy'u devam ettiren paradoks budur: biri ancak doğru seçim yaparsa oy vermekte serbesttir. Bu yüzden yanlış seçim yapıldığında (İrlanda AB anayasasını reddettiğinde olduğu gibi), seçim bir hata muamelesi görür ve düzen, hatanın düzeltilebilmesi için derhal 'demokratik' sürecin tekrarlanmasını talep eder. Eski Yunan başbakanı George Papandreou, geçtiğimiz yılın sonunda Avrupa Para Birliği mali yardım paketi için bir referandum önerdiğinde referandumun kendisi yanlış seçim olarak reddedilmişti.

Medyada Yunan krizi hakkında iki hikaye var: Alman-Avrupalı hikayesi (Sorumsuz, tembel, para çarçur eden, az vergi veren Yunanlar dizginlenmeli ve finansal disiplin öğretilmeli) ve Yunan hikayesi (ulusal egemenliğimiz Brüksel neoliberal teknokrasisinin tehdidi altında). Yunanların bağlılık sözünü görmezden gelmek imkansız hale geldiğinde, bir üçüncü hikaye hasıl oluyor: şimdilerde Yunanlar sanki bir savaş veya doğal afet ülkeyi vurmuşçasına yardıma ihtiyacı olan insani kurbanlar olarak sunuluyor. Bu üç hikayenin tümü de yanlış olmakla birlikte tartışmasız en mide bulandıranı üçüncüsüdür. Yunanlar pasif kurbanlar değiller: Avrupa ekonomik düzeniyle savaştalar ve ihtiyaç duydukları şey mücadeleleriyle dayanışmak, çünkü o bizim de mücadelemiz.

Yunanistan bir istisna değil. O, yeni bir sosyo-ekonomik modelin olası sınırsız uygulamasının test zeminlerden bir tanesidir: bankerlerin ve diğer uzmanların demokrasiyi yok etme yetkilerinin olduğu depolitize edilmiş bir teknokrasi. Yunanistan'ı sözde kurtarıcılarından kurtarmak, Avrupa'yı kurtarmaktır.

lrb.co.uk'den Çeviren: Arda Çiltepe

www.evrensel.net