Sıcak soğuk oynamak gibi

Sıcak soğuk oynamak gibi

Fatma Onat, Ercan Kesal’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Cin Aynası’ kitabını kaleme aldı.

Fatma ONAT*

Birbirine paralel hayatların içinden akan bir anlatısı var kitabın. Bu biçimsel tercih, özensiz bir genellemeye değil, tersine kendi vicdanının aktığı yerden kucaklaşmak istediklerinin sesiyle ortaklaştırıyor yazarı. Başka koşullarda akan hayatları yakınlaştırıyor ya da bu hayatların mesafesini ortaya koyuyor. “Kendi”ni “diğeri”ne, diğerini kendine eklemliyor. En çok da insanın kendi yaşantısına tutunmasını salık veriyor. Bizi, yani okuyucuyu da katıyor yanına, bir parçası oluveriyoruz kitabın. Parçalanmışlığın neden olduğu o güçsüz ve umutsuz hallere iyi gelen garip bir etkisi oluyor bu ortaklığın. Sen, ben ve diğerleri “yeni dünya”da bir araya gelecekmişiz, bu kadar korkunçluğa rağmen beraber halay çekip mutlu olacakmışız, kırmızı halıda beraber yürüyecekmişiz gibi ruhsal bir coşkuya da vesile oluyor bir süre.

Korkunçluğun edebi estetikle buluşmasından mı, yoksa yazarın, cümlelerine inancından mı bilinmez, en trajik anlatıların olduğu bölümlerde yalnızlaşmaktan korkmayanların koca bir çoğunluk olduğunu, olacağını fısıldıyor sanki kitap. Berkin’in Okmeydanı, sevdiklerinin parçalanmış bedenlerinin “öte dünya”da birleşmesinin umudunu yaşayanların Roboski’si, “kendi kabilesinin boyalı kuş”u olanların  özgürce soluk alacakları yeni gezegenleri aynı yer olacak, hepimiz o yerin zemininde başka bir dünyanın mümkününe tanıklık edecekmişiz gibi bir coşku bu. Buraya kadar gayet iyi, ama sonra sonra bu “mümkün”ün şimdi değil de eceliyle ölemeyenler yeryüzünde kalmayana dek olacağını hissedince “şimdi”den umudu kesmek, hep bir yeni dünya hayaline gömülmek riski doğuyor. Belki de yazar bizi de yanına katmakla hata ediyor, ya da belki de biz yazarın kurduğu dünyayla hakikatimizi bu kadar yakınlaştırarak tuzağa düşüyoruz. İşte böyle bir çatışmanın içine sokan, duygusu ve dili kuvvetli bir “Cin Aynası” var karşımızda. Istıraplı ve tahammülü zor gerçekleri edebi bir “kurnazlık”la belleğimizin orta yerine kazıyıveriyor yazar. 

BOZKIRDAN CANNES’A...

Bazen yazarla okur arasına büyük bir mesafe de girmiyor değil. Çünkü hakikatle bu kadar yakın bir anlatının vardığı yer bozkırdan Cannes’a uzanan bir “kahramanlık” öyküsüne de dönüşüverebiliyor yer yer. Nihayetinde ürettiği sanatın bağını, deneyimlediği yaşamla güçlü bir biçimde kuran birinin, prestijli bir kariyer kişisi olduğunu da hatırlayınca, belki de aşinalığımız olmayan bir zeminle yüzleşip, o vakit uzaklaşabiliyor, inandırıcılığı, omuz omuzalığı kaybedebiliyoruz. Bellekle kurulan o güçlü bağ, anlatıdaki o etkili dil yerini bir “kahramanlık öyküsü”ne, başarı hikâyesine bırakma riski taşıyor. O kadar “güçlü” bir yerden konuşuyor ki anlatıcı ses, sanki sokağın çamuru ona sıçramaz, halıya ayağı takılıp düşmez, yangın yerinin dumanı onu boğmaz, o her yerde ve sihirli bir zırhı olan gerçeküstü biri gibi. Bu kadar hakikat ve kucaklaşma duygusunun buraya nasıl evrildiğini anlamak için “anlatı ormanlarında gezinti”yi tekrar yapmak ihtiyacı hissediyor, okur olarak konumlandığınız, konumlandırıldığınız yerin kokusunu yeniden duymak istiyorsunuz. 

Söz konusu kokuyu pek güzel aldığımız yerlerinde dolaşalım biraz kitabın. Metin kurgulama yeteneği kıskanılası Kesal’ın. Hangi cümleyi nerede söylemesi gerektiğini o kadar iyi biliyor ki, bu meziyeti, okuyucuyu yazılan şeye teslim ediyor. Garip bir öğretinin içinde olduğunuzu hissediyorsunuz. Alıntılanan kaynakların hepsi çok ağız sulandırıcı. Bir kısmını okumuş, izlemiş olmanın verdiği hazzı duyunca, yazarın okuyucudan esirgemediği bir iyilikle karşılaşmış sayıyorsunuz kendinizi. Yazar bu sefer de sizin kahramanınız oluveriyor! 

Sinemayla kurduğu ilişkide rahmet okumaktan öte, Tarkovski ve Kieslowski ahbabınız, Bresson aşağı mahalleden pek sevdiğiniz, ama mesafenizi koruduğunuz biri oluveriyor. Vaktiyle Metin Erksan’a çorba götürmüş, Ö. Lütfü Akad’ın evinin tozunu almış, Mithat Alam birkaç hafta evvel ölmemiş gibi hissediyorsunuz. Sonra da yazarın kendisiyle muhabbet başlıyor sanki. Fikri firarda bir durumdan çok, aklı başında, sanatı yere sağlam basan, belleği güçlü biriyle sohbet haline geçiyorsunuz. Bir de bütün alıntılar, çoklarının yaptığı gibi “havada” ya da “entelektüel zorlama” filan değil. Filozofluğu da kucaklanası birine; okuduğunu, izlediğini içselleştirmiş, yaşadığının fazlasıyla farkında bir karaktere yaklaşmanın etkileyiciliği de söz konusu. Kitabın son çeyreği sinemadan, oyunculuktan koca koca spotlar aktarıyor size. Her yol filmlere çıkarken, filmlerin yolu hakikatle kesişiyor. Bir de sevdiği sinemanın suyuna o kadar güzel gidiyor ki Kesal. O suya atlamak istiyorsunuz. Oradaki ilhamdan Kesal’ın payına düşeni kıskanıyor, hayatla ve sanatla kurduğu ilişkiyi eleştire eleştire takdir ediyorsunuz. 

*[email protected]

www.evrensel.net