Tüm halkımıza, aydınlarımıza adalet çağrısı!

Tüm halkımıza, aydınlarımıza adalet çağrısı!

Dünyanın evrensel değeri insana dair olan eşitlik ve adalettir. İçinde bulunduğumuz çağın olmazsa olmaz değeri hiç kuşkusuz ki insanın temel haklarıdır. Bu haklar için ortaklaşmak ise asıl görevdir.Ülkemizin yakın tarihinde, 1970’lerden bu yana, bu halk acılar sarmalında insanlık mücadelesi verdi. Çünkü

Tahir Canan

Ülkemizin yakın tarihinde, 1970’lerden bu yana, bu halk acılar sarmalında insanlık mücadelesi verdi. Çünkü egemen sınıflar insanlığımızı kendi çıkarları için ezmek istediler. Bizleri edilgen sürüler haline getirerek sermaye birikimlerini ultra hale getireceklerdi. Onun için milyonlarca insan işkenceden geçirildi. Onun için gencecik insanlarımız darağaçlarına çekildi. Onun için yüz binlerce insan mapuslarda çürütüldü. Biz bu ülkenin insanları olarak Sabahattin Ali vakasını aydınlatamadığımız için faili meçhuller üzerinde yatar olduk. Bugün ülkemizin her tarafında toplu mezarlar üzerinde dolaşıyoruz. Kazma vurulan her yerden kemikler fışkırıyor! Düşünün ki hergün hukuksuzluğun hukuk gibi kullanıldığı olaylarla yüz yüzeyiz. Mesela en sondan bakalım: Cihan Kırmızıgül’ün boynunda puşi olduğu için 11 yıl ceza çıktı. Bu insanın örgüt üyesi olması için puşiden başka hiçbir delile gerek görülmedi. Buradan bir de geriye gidelim: 12 Eylül 1980’lere! O günlerde insanlar aylarca bazen yıllarca işkencede tutuluyor, ifadeler düzenleniyordu. Sokaklar cadı avına sahne idi. Otobüs durakları, yollar, sokaklar polisin insan avladığı yerlerdi. Hiç unutamadığım olaylardan biri de genç bir delikanlıya polisler o kadar çok işkence yapmışlar ki adamcağıza yüklemedikleri faili meçhul cinayet kalmamıştı. En son başka kimi öldürdün dediklerinde o da bir tanıdığının ismini veriyor. Polisleri öldürdüğüm adamın evine götürüyor. Polisler kapıyı çalıyor, gencin öldürdüm dediği adam karşılarında. “Hani ulan sen bu adamı öldürmüştün!” diyor polisler. Adam direnci bitmiş halde “hoytlamış (hortlamış) abi” diye kendini savunuyor. Son 30-40 yıllık Türkiye tarihi bu iğrenç işkenceler içinde şekillendi. Hâlâ Türkiye’de devlet aklı, devlet mantığı aynı sistem üzerinde hareket ediyor. Hukuk sistemi o karanlık işkencelerin üzerine oturmuş, insanı değil devleti koruyor. Bir yandan darbeleri yargılıyoruz deseler de darbelerin hukuk sistemini geçerli hukuk kabul ediyorlar! Her gün yine aynı mantıkla insan avlıyorlar. Cezaevlerine insan dolduruyorlar. Toplumsal adalet yerine yandan adaleti oturtuyorlar!
Emile Zola: “Gerçeğe ve adalete dayanmayan ulus, hükümlü bir ulus olmaktan öteye gidemez (Dreyfus Davası S.30)” diyor. Zola’nın bu sözlerinden bakarsak bizim ulusal kimliğimize kaç bin hükümlülük düşer! Onu bilmiyorum. Bildiğim tek gerçek: Aydınlar karanlığa karşı cesurca mücadele yürütmediğinde Türkiye halklarıda hükümlü ulus olmaya devam edecektir. Çünkü bir toplumu ileri taşıyan aydınlarıdır.
Dreyfus davası Emile Zola’nın inatçı mücadelesi olmasaydı aydınlanır mıydı? Aydınlanmazdı. Toplumun neye ihtiyacı varsa onun önünü açmak asıl görevdir. Darbe hukukunun yargı sonuçlarının ortadan kaldırılması için sesimizi yükseltelim. Darbe hukukundan beslenenleri de köşeye sıkıştırarak toplumsal yüzleşme yasalarının çıkarılması için yığınsal baskı uygulayalım. Hatta geçmişe yönelik bütün devlet arşivlerinin halka açılması talebimiz olsun, ki karanlıkta kalan toplumsal ya da bireysel olaylar aydınlanabilsin. Aydınlık bir ülke ortaya çıksın.
Bugün darbeleri yargıladığını iddia eden AKP hükümeti de kendisini muhafazakar bir parti olarak tanımlıyor. Dolayısıyla bu karakteristik özelliği taşıyan bir siyasal oluşumun toplumun özgürlük ve demokrasi özlemlerine yanıt vermesi beklenemez.
Generallerin tutuklanmaları, yargılanmaları sadece bir yol temizliği olmaktan öte bir anlam ifade etmiyor. Deyim yerinde ise, yapılan eylemlerin asıl nedeni muhafazakar devlet erkini pekiştirmektir. Toplumu dine yakınlaştırarak kolay yönetmektir!
Bu bağlamda, toplumsal ilerlemede iş her zaman ilerici, devrimci, yurtsever insanlara kalıyor. İnsanlığı ileri taşıma da  ancak geçmişin kirli ilişkilerini açığa çıkarmaktan geçer.
Billiyoruz ki, 12 Eylül elebaşlarının yargılanması talebiyle Ankara Adliyesinin önünde  toplanan insanların acılarının ağırlığı birbirinden farklı değil. Hepsi faşist saldırıda bir yakının acısıyla oraya gelmiş. Gidenleri geri getiremeyeceğimize göre: (1) Şiarınız devlet arşivleri açılsın, yüzleşme komisyonu kurulsun, karanlıklar aydınlansın olsun. Acılar üzerinde, özgürlüğümüzü kurmak içim mücadele edelim.
Son söz Emile Zola’nın olsun: “Gerçeği yer altına kapatırsanız birikim oluşur ve gerçek bir yerde öylesine bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün kendisiyle birlikte herşeyi havaya uçurur.” (Dreyfus Davası S.87) Zola’nın bu tespitini ülkemizdeki toplu mezarlar gerçeğinde ve antiemperyalist ‘68 Gençlik Hareketi’nin günümüz gençlik hareketinde yeniden hayat bulmasında görüyoruz. Güneş balçıkla kapatılamıyor. Mezara gömdükleri insanların bugün kemikleri konuşuyor! Kim ne derse desin bu kemikler sistemi yargılıyor. Gençlik üzerinde ‘68 hayaleti dolaşıyor! Yarınlar nelere gebe...
“...İnsanlık duygularımı böylesine harekete geçiren, yüreğimi bu denli sıkıntı ve öfke ile dolduran başka bir görünüm tanımıyorum. Budalalığa ve kötü niyete karşı kin duyarak çileden çıktım. Gerçeğe ve adalete öylesine susadım ki...” (Emile Zola - Dreyfus Davası, S.43)

*Bandırma M Tipi Cezaevi B8 Koğuşu

(1) Bu söz, yaşayanların geride kalan hayatının, ölenler için de böyle.

www.evrensel.net