27 Kasım 2016 01:19

Prof. Dr. Kaboğlu: OHAL’de anayasa yapılmaz

Çanakkale’de, Önce Demokrasi Girişimi önderliğinde 'Anayasal kazanımlar ve demokrasinin asgari standartları' paneli gerçekleştirildi.

Paylaş

Seçkin SAĞLAM/Damla YELTEKİN
Çanakkale

Önce Demokrasi Girişimi önderliğinde Çanakkale Belediyesi Prof. Dr. Türkan Saylan Sosyal Tesisleri’nde gerçekleşen “Anayasal kazanımlar ve demokrasinin asgari standartları” başlıklı panelde konuşan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, “Niçin OHAL’de anayasa değişiklikleri yapılmaz? Çünkü OHAL dönemlerinde, anayasal tabloyu oluşturmak zordur. Bu dönemlerin doğası gereği; otorite artıyor, yetkiler artıyor, hak ve özgürlükler sınırlanıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Çanakkale’de,  Önce Demokrasi Girişimi önderliğinde Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği, kitle örgütleri ve Çanakkale Belediyesi tarafından desteklenen “Çanakkale Anayasa Tartışıyor” sloganı ile gerçekleşen “Anayasal kazanımlar ve demokrasinin asgari standartları” isimli panel ilgi gördü.

Çanakkale Belediyesi Prof. Dr. Türkan Saylan Sosyal Tesisleri’nde gerçekleştirilen panele konuşmacı olarak Doç. Dr. Abdullah Sezer, CHP Çanakkale Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi Avukat Muharrem Erkek ile Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu katıldı. Panelin moderatörlüğünü ise SODEV Onursal Başkanı ve eski Kültür Bakanlarından Ercan Karakaş yaptı. Karakaş, panelin açılış konuşmasında; “Neden önce demokrasi diyoruz? Çünkü her şeyden önce hükümetin bir Anayasa zorlaması var. Bir başkanlık zorlaması var. O yüzden biz girişim olarak bir Anayasayı özgürce tartışmadan yapamayız diyoruz. Çünkü Anayasa, insanların hayatını ve demokrasiyi güvence altına alacak, insan haklarını, güvence altına alması gereken bir oluşum. O bakımdan bir demokratik ortam yaratılmalı ki, bunun üzerine herkes fikrini açıkça söyleyebilsin. Bunun için önce demokrasi diyoruz. Biliyorsunuz bütün TV’ler, basın yayın organları baskı altında. Farklı görüşte olanlar oralardan yararlanamıyorlar. Bu, bir tarafa şu anda Türkiye’de 142 yazar, çizer bilim insanı cezaevlerinde tutuluyor. En küçük bir muhalif gösteri bile çok sert biçimde susturuluyor. Böyle bir ortamda Anayasa yapmak gerçekten sağlıklı bir şey değil. Kaldı ki anayasa yapılmak istenmiyor. Mevcut hak ve özgürlükleri daha ileriye götüren bir anayasa teklifi yok. Anayasa dediklerinde tek adama bağlı bir otoriter sistem getirilmek isteniyor. Halk bunu aslında istemiyor. Kamuoyu araştırmaları bunu gösteriyor”  dedi.

‘ANAYASAYI HER SORUNUN ÇARESİ GÖRME HASTALIĞI’

Doç Dr. Abdullah Sezer ise “Türkiye’de Anayasa yapımı tarafından ortada olan bazı problemler var. Bu problemlerden en başta gelen üçü bana göre; Anayasa popülizmi var. Yani Anayasa’yı tamamen tek taraflı propaganda olarak, kendi anayasasını kendin yap gibi süreçlere iten bir yöntem var. İkincisi Anayasa’nın sivil olması bağlamında Anayasa’nın sivil olması takıntısı bunda da sivillerin yaptığı Anayasa’nın her zaman aynı sonucu vermediği ve isabetli olmadığını gördük. Özellikle 80 sonrasında gördük. Üçüncüsü ise Anayasa fetişizmi ve algı sorunu var. Gerek yöneticilerimizin gerekse yönetilen sivil kitlelerin anayasayı her sorunun çaresi olarak görme eğilimi. Bu diğer alanlardaki birtakım reformları ve diğer açılımları tıkayan bir sorun. Aynı zamanda bence hastalık. Anayasa esasında diğer araçlar ile desteklenmezse ve uyma iradesi belirtmezse, herhangi bir şeye çare olacak bir metin değildir” ifadelerine yer verdi.

ERKEK: İSTİSMAR YASASI YİNE GELECEK

CHP Çanakkale Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi Avukat Muharrem Erkek ise konuşmasına geçtiğimiz haftaya damgasını vuran istismar yasası sürecini değerlendirerek başladı. Erkek, “İstismar Yasasından Türkiye’deki özgürlüklerine, çağdaş yaşamlarına sahip çıkan kadınların dik duruşuyla geri adım atmak zorunda kaldılar. Çağdaş demokrasilerde en önemli baskı, kamuoyu baskısıdır. Üzücü olan, bizzat Cumhurbaşkanının, başbakanının, AKP milletvekillerinin, milletin gözünün içine baka baka yalan söylemeleridir. Biz de bıkmadan, usanmadan tüm gerçekleri halka anlatmaya çalışıyoruz. Niye bunu söylüyorum? Mesela dediler ki, ‘bu önerge kesinlikle tacizcileri, tecavüzcüleri affetmiyor, nereden çıkarıyorsunuz bunu?’ İşte bu salonda da hukukçular var, bizim ceza kanununda ‘cinsel istismar’ın tanımı yapılmıştır. Şöyle der; ’15 yaşını doldurmamış çocuklara yönelik her türlü cinsel eylem, cinsel istismardır.’ Tanımı budur ceza kanununda. Tecavüz de nitelikli bir cinsel istismardır. Bu önerge yasallaşsaydı ne olacaktı, kısa bir örnek vereyim; yaş farkı ile ilgili bir şey olmadığı için önergede, örneğin 60 yaşındaki bir adam, 13-14 yaşındaki bir kızla ilişkiye girmiş ve cezaevinde… Ne yapacaktı? 16 yaşını bitirmesini bekleyecekti çocuğun, çünkü 16 yaşını bitirince yargıç kararı ile evlenilebiliyor. 17 yaşını bitirince de aile rızası ile evlenebiliyor. Yaşını bekleyecekti çocuğun, sonra çocukla evlenecekti, nikah yapılacaktı, adam cezaevinden çıkacaktı. Veya aynı kişi küçük bir çocuğa cinsel istismarda ya da tacizde bulunmuş, biri evlenecekti hepsi kurtulacaktı. Öyle bir önerge ile karşılaştık biz. Ahlak dışı, vicdan dışı bir önergeydi. Çok üzücü ki, Roman kardeşlerimizi de kullandılar. Ben 20 yıl ceza avukatlığı yapmış birisi olarak, onların yaşadığı sorunları biliyorum. Ama sanki Roman kardeşlerimiz çocuk tacizsiymiş, istismarcısıymış gibi gösterildi. Bu da çok acı vericiydi. Bunu tekrar gündeme getirecekler, zaten bunu söylüyorlar” dedi.

TÜRKİYE’YE ‘KONGO’ ÖRNEĞİ

Erkek, konuşmasında “AKP demokrasi ve özgürlüklerden hızla uzaklaşıyor. Demokrasi ve özgürlükleri araç olarak kullanıyorlardı, biz bunu hep söylüyorduk. Ben bazı verileri paylaşmak istiyorum, çünkü bunlar önemli. Başkanlıktır, parlamenter sistemdir hangisi daha önemli bizim için? Biz, biliyorsunuz, 1876’dan beri, Kanun-i Esasi’den beri 140 yıldır parlamenter sistem geleneğini yaşamaya çalışan bir milletiz. 140 yıllık bu deneyimi, bu kadar birikimi çöpe atıp, bizi büyük bir riskle karşı karşıya bırakmak istiyorlar. Freedom House’un 2015 yılı demokrasi ölçümlerine baktık; dünyada devletleri dörde ayırıyorlar; tam demokratik devletler, kusurlu demokratik devletler, ‘hibrit demokrasi’ dediğimiz, yarı otoriter devletler ve otoriter devletler… Freedom House’un 2015 yılı demokrasi ölçümlerine göre dünyada tam demokratik kabul edilen 49 ülkeden 6’sı yarı başkanlık, 5’i başkanlık, 3’ü meclis hükümeti, 35’i parlamenter sistem ile yönetiliyor. Hukukun üstünlüğü endeksine baktık; biz maalesef 99’uncu sıradayız… Malezya, İran, Myanmar gibi ülkeler üzerimizde. Hukukun üstünlüğünün olduğu ilk 15 ülkeye baktık, adaletin son derece bağımsız işlediği, yargının bağımsız olduğu, dünyanın en gelişmiş ülkeleri bunlar. İlk 15 ülkenin tamamı parlamenter sistem ile yönetiliyor. Türkiye’de şuanda uygulanan sistem, ne başkanlık, ne yarı başkanlık, tam bir otoriter sistem, tek adam yönetimi ile karşı karşıyayız. Başkanlık sistemi ile yönetilen Latin Amerika ülkelerine bakın; onlar da bugün parlamenter sisteme geçmeyi tartışıyorlar. Çünkü başkanlık sisteminde çok ciddi sıkıntılar var. Sahra altı Afrika’sı dediğimiz başkanlık sistemleri otoriterleşti, bunlar özgür olmayan ülkeler sınıfında. Bunlarda seçim var, şeklen muhalefet partileri de var. Örneğin; Kongo’da etnik ayrışmaya dayalı siyasi rekabet var. Bizde de var maalesef… Bu durum iç savaşa sürüklemiş Kongo’yu ve demokrasi dışına savrulup gitmiş. Türkiye de belki bu süreçlere doğru hızla yaklaşıyor. Halbuki, bizim yapmamız gereken, anayasayı parlamenter sisteme uygun hale getirmek ve Cumhurbaşkanının anayasal sınırlar içine çekilmesi. Biz Anayasada cumhurbaşkanının yetkilerini azaltmalıyız. Bugün bizim anayasamıza göre, Cumhurbaşkanı seçilen kışının parti ile ilişkisi kesilir. Ama adam, seçimlerde partisine oy istiyor, milletvekillerini masa başında kendisi belirliyor, başbakanı değiştiriyor, sürekli muhalefet partilerine hakaretler ediyor. Yani anayasaya tamamen aykırı hareket eden bir cumhurbaşkanı var. Yarattıkları hukuksuzluk durumunu anayasal zemine oturtmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin sorunu sistem sorunu değil; bizim sorunumuz demokrasi sorunu. 12 Eylül darbe hukuku mevzuatını düzeltelim, siyasi partiler kanununu, seçim kanununu değiştirelim, yüzde 10 barajını olması gereken bir orana getirelim, temsilde adaleti sağlayalım. Siyaseti demokratikleştirelim” ifadelerine yer verdi.

KABOĞLU: TÜRKİYE’Yİ BU HALE ‘KOALİSYON’ GETİRMEDİ

“Türkiye, 1876’den 1982’ye kadar birçok anayasa yaptı. 1982’den sonra da Türkiye’de anayasal düzen devam ediyor. Öyle devam ediyor ki; Mecliste, hangimiz, hangi partiye oy vermişsek, vermiş olalım, tüm seçimlerde bütün partiler anayasaya el attı. Anayasa değiştirildi, anayasa farklılaştırıldı, hatta anayasa başkalaştırıldı” diyen Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu, “Yani, anayasal düzen devam ediyor. Kurumların yaşatılması, kurumların devamlılığı ilgili toplumların, devletlerin gelişmişlik ölçüsüdür. Bir kuralı, metni, kurumu, geleneği, iyi olanı olumlu olanı ne kadar uzun süre yaşatabilirseniz o kadar gelişmişsiniz demektir. Tartışmadan, ‘ben rejim değiştiriyorum, başka bir rejime geçeceğim’ demek, aynı zamanda bir tür bilişsel dürüstlüğün ötesinde, anayasal birikime de ihanet anlamına gelir… Olağanüstü hal, tabii ki anayasalardaki tanımı gereği bir an önce sonlandırılması gerekir. Keşke bu duruma gelmeseydi Türkiye. Bir koalisyon hükümeti getirmedi, Türkiye’yi bu duruma. Benim görüşüme göre, koalisyon hükümeti olsaydı, Çanakkale Köprüsü projesinden mahrum olacaktınız, ama 15 Temmuz gecesini de yaşamamış olacaktınız belki de! ‘Cumhurbaşkanını altı ayda seçemediler’ deniyor. Peki ne zaman seçemediler? 61 Anayasasında. 61 anayasası değişti, 82 anayasası oldu, onda da şu kadar değişiklik yaptınız, 2007’de yaptığınız değişikliklerle cumhurbaşkanlığı seçimini çok kolaylaştırdınız. Artık o gerekçeyi kullanamazsınız. “İstikrar var Türkiye’de” deniyor. “Ya 30 sene sonra bozulursa” deniyor. İyi de Türkiye, 30 senedir anayasa tartışıyorsa, 30 sene daha Türkiye istikrarlı yönetilecekse, o zaman 3 aylık olağanüstü hal dönemine niçin sıkıştırıyorsunuz bunu? Neden sıkıştırıyorsunuz, hangi hakla sıkıştırıyorsunuz. OHAL’de anayasal değişiklik yapmayı yasaklayan birçok devlet var. Niçin OHAL’de anayasa değişiklikleri yapılmaz? Çünkü OHAL dönemlerinde, anayasal tabloyu oluşturmak zordur. Bu dönemlerin doğası gereği; otorite artıyor, yetkiler artıyor, hak ve özgürlükler sınırlanıyor. Bir an önce ülke düzlüğe çıksın diye. Bu işin doğası budur, 3 ay, 6 ay!... Bir seçim için bile büyük olanaklar seferber edilirken, ülkenin, toplumun geleceğini ilgilendiren, geleceğini ipotek altına alan bir belgeyi nasıl olur da olağanüstü birkaç aya sıkıştırırsınız?” ifadelerini kullandı.

ÖNCEKİ HABER

Lüleburgaz’da ‘OHAL’de emek mücadelesi’ konuşuldu

SONRAKİ HABER

Aliağa Emek ve Barış Şenlikleri'nde emek mücadelesi öne çıktı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa