27 Kasım 2016 13:23

Realizm, mit ve muhalefet

AKP savaşla yeni müttefikler edindi; toplumsal düzeydeyse 'millilik' gibi temalar etrafında örülen yeni bir 'bütünleştirici' anlatıyı gündeme getirdi.

Paylaş

Foti BENLİSOY

Erdoğan’ın otoriter popülizminin, “milli olmayan”, milletin “öz” değerleriyle ters düşmüş elitler ile “derin millet” arasındaki muhayyel kültürel yarığı seferber etmek üzerine bina olduğu malum. AKP iktidardayken dahi Türkiye’nin önünü kesen “vesayetçi” muktedirlere karşı mücadele ettiği argümanıyla geniş toplumsal kesimleri seferber edebildi, potansiyel muhalif söylemleri kendisine eklemleyebildi. Milliyetçi muhafazakârlığın sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kütle olarak tahayyül ettiği “milletin” otantik temsilcisinin kendisi olduğu yönündeki çoğunlukçu “demokrasi” söylemini, çarpıtılmış kimi popüler taleplerle biraraya getirebildi.

Böylece bir yandan “piyasa reformları” aracılığıyla alt sınıfları siyaseten mülksüzleştirirken aynı zamanda da bir “demokratikleşme” sürecini yürüttüğü savında bulunabildi. AKP geniş kesimleri “İttihatçı-Kemalist” elitle “mütedeyyin millet” arasındaki “mücadele” içerisinde saflaştırırken emekçileri marjinalleştirip güçsüzleştirirdi, sınıfsal çelişkileri kültürelleştirip depolitize edebildi. Eski “elitlerin” yerini “biz” de alabiliriz şeklinde “maddiyatçı” tınısı yüksek bir vaat de bu popülizmin önemli bir bileşeniydi elbet.

VESAYET KARŞITI SÖYLEMİN SINIRINA GELİNDİ

2010’lı yılların başında bu söylem ciddi bir krizle karşı karşıya kaldı. İktidar blokunda darbe girişimiyle sonuçlanacak çatırdama, AKP’nin dış siyasette “özerkleşme” arayışının uluslararası ittifaklarında çatlaklar yaratması, kapitalist krizin sermaye içi fraksiyonlaşmayı tetiklemesi ve elbette Gezi ayaklanması, AKP için “vesayet karşıtı” bu popülist söylemsel stratejinin sınırlarına gelindiği anlamına geliyordu. Hegemonik kapasitede görülen daralma ve AKP eksenli ittifaklar zemininde gerçekleşen çatırdamalar,  mevcut toplumsal tabanın devamlı olarak ajite edilerek sıkılaştırılması ve böylece korunması ihtiyacını dayatmaya başladı. Eldeki tabanın özellikle Erdoğan ve onun “Yeni Türkiye” miti etrafında konsolidasyonu, ancak sürekli saflaştırma ve diğer yandan da daha fazla “sopa” ile mümkündü.

DEMOKRATİK DEVRİM’ POZLARINDAN ‘YENİ İSTİKLAL SAVAŞI’NA

Konsolidasyon, “mevcut” tabanı ajite ederek pekiştirme, esas olarak bir savunma hamlesiydi. Bunun için bu kesimin korkuları şevkle kaşınıp (bkz.Kabataş yalanı) alarmizm dozu yüksek bir seferberlik söylemine başvuruldu. Türk milliyetçiliğinin kırılgan özgüvenine dair bildik “bayrağın inmesi, ezanın susması”, “din-iman-vatan gitti gidiyor” temaları tepe tepe kullanıldı. Böylece “demokratik devrim” pozlarından “yeni İstiklal Savaşı”na geçildi. Uluslararası güç odakları ve “lobilerce” desteklenen komplo karşısındaki “milli ve yerli” lider miti, bu savunmacı hamlenin baş köşesindeydi.

Savunma elbette yetmeyecekti ve imdada savaş yetişti. AKP savaş aracılığıyla devlet katında yeni müttefikler edindi; toplumsal düzeydeyse “millilik” gibi temalar etrafında örülen yeni bir “bütünleştirici” ve seferber edici üst anlatıyı gündeme getirdi. Toplumsal muhalefetse AKP’nin “yeni İstiklal Savaşı” argümanlarını, tedavüle sürülen konspirasyon anlatılarını ideolojik çarpıtmadan ibaret sayıp bunlara sadece söylemsel düzeyde karşı çıkmayı, “hakikatleri” ifşa etmeyi çoğu kez yeterli saydı. Böyle olduğu için de bunca yalana, dün başka bugün bambaşka konuşuluyor olmasına rağmen iktidarın sosyal tabanında görünür çatırdamalar oluşmamasına karşı şaşkınlık, hatta yer yer bir öfke oluştu.

Oysa siyaset, önyargı, yalan ve cehalete karşı gerçeklerin ifşası ya da yaygınlaştırılmasından ibaret bir mesele değil. Kapital’in ilk cildi 1867’de yayımlandı; yani kapitalizmin mistifikasyonlarının ipliğinin pazara çıkarılmasından bu yana yüz elli yıla yakın zaman geçti. Ancak hiç kimse, sabit sermayenin değişken sermayeye oranının değişmesiyle kâr oranlarının düşme eğilimine girdiğini öğrendiği için düzene meydan okuyup hayatını tehlikeye atmıyor. Toplum, yanlış fikirleri atıp onların yerine “doğru” fikirleri koymakla değişmiyor. Yalanın, toplumsal yanılsamaların kökleri gerçek-maddi çelişkilerde yatıyor ve bu nedenle yalan ve çarpıtmalar, ancak bu maddi çelişkileri dönüştürmeye dönük pratik etkinlikle ortadan kaldırılabilir.

Gerçekleri ifşa etmekten ibaret bir siyaset, toplumsal güç dengelerini değiştirmek ve radikal dönüşümlerin önünü açmak için yeterli olsaydı Diderot’nun Ansiklopedisi Fransız Devrimi’ni gerçekleştirmek için yeter de artardı. Oysa Fransız Devrimi’ni yaygınlaştırıp radikalleştiren şey tam manasıyla bir “komplo teorisi”nden başka bir şey değildi. Aristokrasinin suni olarak bir kıtlığa yol açtığı rivayetlerinin yaygınlaşması, “Büyük Korku” denen reaksiyonu doğurmuş, köylülerin soylulara karşı ayaklanmasına neden olmuştu.

“Büyük korku” gibi anlatılar ancak gerçek çıkarlara karşılık geldiğinde etkili olabilir. Fransız devriminde köylülük, feodal imtiyazların ortadan kaldırılması ve toprak taleplerini bastıracak bir aristokratik reaksiyona karşı seferber olmuştu. Erdoğan’ın başvurduğu komplo anlatısıysa AKP’nin hegemonyasından istifade etmiş ya da ettiğini varsayan kesimlere yönelik bir dizge. Erdoğan, “ben gidersem şu son on yılda edindiğiniz kazanımlar (iktisadi, siyasi, kültürel vs.) elinizden alınır” demeye getiriyor. “Alnı secde gören milletin Batıcı-devletçi elitle hesaplaşması” söylem ve pratikleriyle sembolik ya da maddi kazanımlar elde edenler ya da AKP’nin yoksulluğun yönetilmesi siyasasının yarattığı paylaşım mekanizmalarından istifa eden geniş bir kesim nezdinde bu söylemin elbette karşılığı var.

YOKSULLUK-YOKSUNLUK SİYASETİ

Yalan da en az gerçek kadar maddi sonuçlar doğurur, bu anlamda yaşanan bir ilişkidir. Onun bertaraf edilmesi, ancak söz konusu gerçekliğin kendi içindeki bir maddi değişimle sağlanabilir. Bu anlamda meselemiz mesela “vicdansızlık” değil de bu memleketteki alt sınıfların sadece AKP devrinde değil, son otuz beş yılda aldığı ardışık yenilgilerin neticesinde kendi kaderini kolektif olarak tayin edebilme enerjisindeki muazzam düşüştür. Bu durumun günü kurtarma hedefli bir “yoksulluk-yoksunluk siyasetine”, alt sınıflar için içinden çıkılması zor bir klientalist bağımlılığa dönüşmesi kaçınılmazdır. Emekçilerin kolektif özgücünde, kendi çıkarları için kendi kendini örgütleme ve eyleme geçme kapasitesinde yaşanan o büyük erozyon dolayısıyla Erdoğan popüler sınıfları, otantik temsilcisi ve yegâne sözcüsü olduğunu iddia ettiği “aziz milletinin” çatısı altında birleştirebiliyor. Ona semboller, ritüeller, düşmanlar, uğruna mücadele edilecek hedefler, mitler sunuyor. “Dahili ve harici bedhahlara” dair süreklileşmiş tehdit algısı ve buna uyarlı teyakkuz hali, bu çağrıyı diri tutuyor. 

Blanqui “komünizm ancak aydınlanmanın mutlak zaferiyle kazanılabilir” diye yazıyordu ama bizzat kendi eylemi ve yarattığı örgütlenmeler mitler ve ritüellerle doluydu. Bizzat onun uğruna mücadele ettiği “sosyal cumhuriyet”, Robespierre ya da Babeuf gibi eski devrimcilerin söz ve yazılarının kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla oluşup yaygınlaşmış bir mitti. Paris Komünü kurulurken hayatının yarısını hapiste geçirmiş ateist ve rasyonalist Blanqui’nin kendisi, bir “aziz”, bir mit haline gelmişti çoktan.

Benzer şekilde, Erdoğan’ın “Büyük Türkiye” miti karşısına mesela uluslararası ilişkilerin ya da piyasa ekonomisinin “gerçeklerini” koyan bir muhalefetin “realizminin” şansı yoktur. “Reis AB’yi tokatladı” efelenmelerine karşı AB’yi savunmak bizim işimiz değil. Halkın gücünü çarpıtıp kendisine karşı çeviren bu mite karşı bizzat ezilenlerin maddi gerçekliğine dayanan daha büyük, daha kahramanca, aşağıdakilerin özgücünü açığa çıkartan bir mite ihtiyacımız var. Eski statükonun, “normalin” savunusuna değil...

ÖNCEKİ HABER

‘Herkesin güvenliği’ için mülteciler ölmeye devam mı edecek?

SONRAKİ HABER

Yenilenen İstanbul seçimine 32 gün kaldı | Dakika dakika gelişmeler

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa