Kurulu düzen kırılma noktasında

Kurulu düzen kırılma noktasında

Britanya'dan Fransa'ya Avrupa'nın gündemi ve Almanya'da süren Trump tartışmaları Avrupa'nın Gündemi'nde derledik.

Britanya’nın önde gelen liberal gazetesi ve uzun yıllardır küreselleşme yanlısı olarak bilinen The Guardian, Avrupa ve dünyanın diğer ülkelerinde kurulu düzenin zor donemler yasadığını ve kapitalizmin kırılma noktasında olduğunu iddia ediyor. Gazete ayrıca bugün yaşananların Birinci Dünya Savaşı öncesi gelişmelere benzediğini vurguluyor.

Fransa’da ise ana muhalefet partisi Cumhuriyetçi Partinin cumhurbaşkanı adayını belirlemeye yönelik ön seçimlerinin ilk turunda François Fillon ve Alain Juppe kazandı. İki isim arasındaki yarışın sonucu yarın belli olacak. Pazartesiden itibaren ise Fransız sağı, seçim kampanyasına başlayacak.

Öte yandan Trump’un ABD başkanı seçilmesinin dünya ekonomisine nasıl etki yapacağı konusu tartışılan konular arasında olmaya devam ediyor. Almanya’da Freitag gazetesi Trump’un politikasının serbest ticaret sözleşmelerinin sona ermesi anlamına gelebileceğini, bunun en fazla AB’yi etkileyeceğini savunuyor.

MUHAFAZAKAR VE TEHLİKELİ BİR DÜZEYDE KİMLİKÇİ BİR SÖYLEM

Christophe NAUDIN
Le Monde

Kamuoyu yoklamalarını bir yana bırakırsak François Fillon’un aday adaylık yarışmasından başarılı olarak çıkmasında şaşıracak bir şey yok aslında. Bu başarı başka şeylerin yanı sıra günümüz koşullarına uygun söylemlerin öne çıkartılmasıyla açıklanabilir. Terör saldırısı ve İslamizm korkusunun yaygınlaştığı koşullarda, Fransızlarda, en azından sağ seçmenler içerisinde siyasi İslam’ı, bazen genel olarak İslam dinini Fransa’nın kimliğine karşı bir tehdit olarak algılama yaygınlaşıyor ve buradan da kimliksel/şovenist bir içe kapanma yaşanıyor. Eski başbakan bir yandan aşırı liberal bir ekonomik programı savunurken diğer yandan sağ seçmenlerin en muhafazakar kesimini etkileyebildi. Bu yaz yaşanan terör saldırılarını değerlendirip Katoliklerin bir kesimine, özellikle de “Herkes İçin Yürüyüş” örgütüne yakınlaştı. Tüm bunlara bir de sözde “mezhepçilikten tehdit” altında sayılan “Fransa’yı tekrar onurlandırma” amaçlı okullarda ulusal öykünün öğretilmesi gerektiği fikrini savunduğunu eklemek gerek. Aday adaylık yarışmasının hızlandırıldığı dönemlerinde François Fillon tek bir konuyu işleyen bir kitap yayımlamayı tercih etti: “İslam Totalitarizmini Yenmek”.

Yazın gerçekleşen terör saldırısından sonra yazdığı bu kitapta, “Üçüncü dünya savaşına neden olabilecek” totalitarizme karşı dünya ve ulusal düzeyde nasıl durdurulabileceği fikirleri savunuluyor. Fillon’a göre İslam totalitarizminin kökeni “İslam’ın nispeten eski olan tarihinden” besleniyor ve fakat böylelikle İslam, İslamizm ve cihatizm arasında tam bir karışıklığa neden oluyor, ki daha sonraki tüm konuşmalarında bu iç içe geçmişlik fikri her zaman egemen oldu. Ona göre bu “İslamcı totalitarizm” [...] bir toplum modeli sunmakta ve kendi içerisinde, özelliklede Doğu Hristiyan ve Yahudilere (dolayısıyla da İsrail’e) karşı “soykırımcı bir eğilim” barındırmakta. [...] Önerdiği çözümler arasında ise [...] Putin’in Rusya’sıyla anlaşma, Fransız cihatçıların tekrar dönmesini engelleme ve hatta vatandaşlıktan çıkartma bulunuyor.

Totaliter İslamcı projeyi yenme gerekliliğinden hareket ederek François Fillon Ulusal düzeyde ise Fransa’da “İslam’a bağlı” doğan sorunlar arasında bir kayma gerçekleştiriyor. Ona göre ülkede gelişen radikal Müslümanlık dış “İslam devletlerinin” emirleriyle gerçekleşiyor.  [...] Ona göre “Müslüman mezhepçiliğiyle” bir sorun vardır. (“Cumhuriyeti tehdit eden” tek mezhepçilik buymuş). Sunduğu çözüm ise şu: Dinsel bir kurumun oluşmasını, “Müslüman inancının tam bir denetin altına alınmasını” Müslümanlara “dayatma”, “zorunlu kılmak” ve onlara “Cumhuriyetin kurallarının din kurallarından daha üstün olduğunu” kabul ettirmek. [...] Adayın İslam fundamentalizmine ve totalitarizmine karşı önerdiği diğer noktalar ise tamamen güvenlikçi önlemler: Hapishanelerde daha fazla yer açmak, özel uzman ağır ceza mahkemeleri kurmak ve “Düşmanla iş birliği yapan herkesi 30 yıllık hapis cezasına çarpıtmak”.

François Fillon’un Katolisizm ile ilişkilerine, özel olarak da ulusal öykü projesine bakmadan İslamizm ve İslam üzerine aldığı tavırları anlayamayız. Aday kendisini her zaman “Hristiyan” olarak tanıttı [...]. Kısa bir süre önce “Herkes İçin Yürüyüş” hareketine yakın Katolik hareketlerine yakınlaştı ve kürtaj hakkı ve eşcinsellerin evlat edinmelerine karşı tavırlar aldı. Muhafazakar Valeuractuelles dergisinde, Cumhuriyetçiler partisinden Senatör Bruno Retailleau (aşırı sağcı Philippe de Villiers’e yakın) ile birlikte kaleme aldıkları makalede Danıştayın kamu hizmeti sunan yerlerde Noel süslemelerinin kaldırılmasına karşı çıkmasını “Fransa’nın zaferi” olarak değerlendirdi. Ve bundan bir yıl önce, en yakın destekleyicilerinden olan Valerie Boyer “Fransa’nın Hristiyan kökenlerinin anayasaya işlenmesi” gerektiğini önerdi.

Peki François Fillon okullarda tarih programlarında bu “kökenlerin” öğretilmesini gündeme getirecek mi? Eskiden eğitim bakanı da olan aday tarih ders programlarında değişiklik yapmak istemiş ve Fransız olmaktan onur duyduracak ve hiçbir tereddüde yer bırakmayacak bir “ulusal öykünün” öğretilmesini istemişti. [...] Aynı François Fillon Fransa tarihinde “2000 yıllık kahramanlık”, sömürgecilikte ise “kültürümüzü paylaşma isteği” görüyor. Yani eleştirel bir yaklaşımdan uzaklaşarak, ulusal bir kimliğin hizmetinde bir tür kateşizm/ezbercilik söz konusu, ki Fransa ona göre “Tek kimlikli, tek kültürlü ve tek bayraklı bir ulustur”.

Peki, Fillon’un seçim programının nihai biçimi nasıl olacaktır? Ekonomik programının Thatcher’ci yöneliminin yanı sıra toplumsal yönü üzerine de sorgulayabiliriz. Katolisizm ve ulusal öykü referansları arasında, İslam ve totalitarizmi birbirine karıştırma eğilimleri içerisinde François Fillon’un programı sadece muhafazakar değil, yanı sıra tehlikeli bir şekilde şovenist/kimlikçi.

(Çeviren: Deniz Uztopal)

TRUMP’IN YERLİ SANAYİİ KORUMA POLİTİKASI

Michael KRATKE
Freitag

Donald Trump seçim kampanyası sırasında söz verdiği gümrük cezaları ve ithal yasaklarını gündeme getirirse TTIP, TTP ve NAFTA kendiliğinden iptal edilmiş olur.

Donald Trump, dünya ekonomisinin sırça köşkünde kıçını bir o yana bir bu yana savurup duruyor. Seçim kampanyası sırasında Çinlilerin, Hindistanlıların, Meksikalıların ve Avrupalıların çaldığı iş alanlarını ABD’ye geri getireceğini söylemişti. “Çin değersiz para birimi ve ucuz ihracatıyla ülkemize tecavüz ediyor” diyen Trump, Uzak Asya’ya yüzde 45’lere varan gümrük cezası getirilmesini istemişti. Ona göre, bu sayede ABD firmaları iş gücünün ucuz olduğu ülkelere göç etmekten vazgeçeceklerdi.

Trump’un başkanlık seçimini kazanması sonrası, Washington ve dünyanın birçok yerindeki ekonomistler, seçim kampanyası sırasında söylenilen sözlerin çok azının gerçekleştirileceğini, Trump’un da tebeşir yutan kurt gibi sesini yumuşatacağını söylediler. Eğer geri adım atmazsa da zaten ABD Kongresi ve adalet kurumları ticari çıkarlar yok edildiği için ona karşı çıkacaklardı. Ancak ABD Başkanı olan kişinin ülkenin ticari politikasında önemli yetkilere sahip olduğu da biliniyor. Bu, sadece kongrenin başkana tanıdığı özel haklar nedeniyle değil, 1914’ten beri yürürlükte olan çok sayıda kanun hükmünde kararname ve OHAL yasasıyla yürütmeye ticari konularda olağanüstü yetki verilmesiyle de sağlanmış. Kısacası Donald Trump, Senato ve Kongreye sormadan ticari sözleşmeleri iptal edebilir veya gümrük cezaları getirebilir. [...]

ABD sanayii uluslararası rekabetten epey etkilendi. 1993 yılında Kanada ve Meksika  arasında imzalanan NAFTA ile sendikaların güçsüz olduğu düşük ücretliler ülkesi Meksika’ya çok sayıda firma göç etti. Bu nedenle serbest ticarete olan inanç azaldı ve RustBelt, Detroit, Chicago gibi bir zamanlar ABD otomobil sanayiinin merkezleri olanlar darbe yedi, işsizlik arttı, sigortasız, korunmasız işler işçi sınıfını paramparça etti.

Trump’un ülke sanayiini koruma politikasının ilk sonucu şu: TTIP öldü.

Sigmar Gabriel haklı çıktı. En azından sözleşme çekmecelere konuldu ve hiç kimse ne zaman buradan çıkarılacağını bilmiyor.

Trump’un başkanlığıyla AB bir sözleşme partnerinden oldu. Eğer Trump bir de Dünya Ticaret Örgütünden ayrılırsa tam anlamıyla TTIP sona ermiş olur. Bunu gerçekleştirebilir mi pek de önemli değil. Önemli olan seçim döneminde yapılan demagojiydi. Seçim döneminde NAFTA sözleşmesini hemen yırtacağını söyleyen Trump şimdi NAFTA sözleşmesinin yeniden gözden geçirileceğini bildirdi. NAFTA’nın iptal edilemeyeceği açık, çünkü ABD, Kanada ve Meksika ekonomileri iç içe geçmiş durumda. Orta Amerika’daki ucuz işçiler ABD’de Amerikanvari yaşamın devam etmesini sağlıyorlar. Varsayalım NAFTA, yeni koşullarla uygulamaya sokulursa Kanada, CETA sayesinde hiçbir zarara uğramayacaktır. Bazı ABD tekelleri ise Trump’un NAFTA’ya yeni koşullar getirerek kârlarını azaltmasına karşı çıkacaklardır.

TTIP’e paralel olarak şubat ayından beri pazarlığı yapılan Transpasifik Serbest Ticaret Sözleşmesi (TTP) konusunda da Trump’un herhangi adım atmasına ihtiyaç yok. Bu sözleşme de Çinlileri sevindirecek şekilde TTIP’in kaderine terk edilecek. ABD ile 11 Pasifik ülkesi arasında imzalanacak sözleşme esas olarak Çin’i hedef almaktaydı. Çin’e karşı ekonomik bariyerler oluşturulması isteniyordu. Şimdi Trump yerli sanayii korumak adına Çinlilerin ekmeğine yağ sürecek şekilde serbest ticaret döneminden ülke sanayiinin korunması dönemine geri gidiyor. TTP devre dışı bırakıldıktan sonra 10 Asya ve 5 Pasifik ülkesiyle imzalanacak olan, 2013 yılından beri üzerinde pazarlık yapılan serbest ticaret sözleşmesine sıra geliyor. Bu yerel sözleşme RCEP, TTP’ye alternatif olarak gündeme getirilmişti. Trump’un korumacılığı sonrası RCEP’in önderliğinin Çin’in eline geçmesi kaçınılmaz.

Trump, gürültü ve tepki ile çalışan bir rüzgar makinesine benziyor. Çinlilerle çatışma çağrısı yapıyor ama Çinlilerin onun boş sözlerinden korkmayacağını biliyor. Çin’e yönelik gümrük cezalarının bir işe yaramayacağı, Çin’in de zaten ABD’ye gümrük cezası getirmeye hazır olduğunu herkes biliyor. Çinliler Boeing yerine Airbus, ABD makineleri yerine de Japon ve Güney Kore makineleri alarak hem ABD ile hesaplaşacak hem de işlerini sürdürebilecek durumdalar. [...]

Trump için Dünya Ticaret Örgütünden de ayrılıp seçim kampanyası sırasında seçmenlerine söylediği şeyleri yerine getirirse, AB, özellikle de ihracata bağımlı bir ekonomisi olan Almanya için durum hiç de hoş olmaz. Eğer Trump, gümrük duvarları kurar ve kapıyı Avrupalıların burnuna çarparsa Merkel, Schäuble ve diğer ihracat stratejistleri kendilerini epey aldatılmış hissedeceklerdir. Böylece özellikle Almanya, AB içindeki komşularla ticari ilişkilerin ne kadar önemli olduğunu anlayacaktır. AB içinde bütünlüğün sağlanması ise ancak ve ancak dayatılan tasarruf politikasından vazgeçilmesine bağlıdır.

(Çeviren: Semra Çelik)

KÜRESELLEŞME KENDİ ÇUKURUNU KAZIYOR

The Guardian
Başyazı

ABD başkan adayları ne zaman serbest ticaret anlaşmalarını eleştirseler veya Avrupa’daki mülteci karşıtı siyasi partiler oylarını ne zaman artırsa akıllara ilk şu soru geliyor:  Küreselleşmenin sonuna mı geliyoruz? Küreselleşme, ekonomik ilişkilere ve ticaret anlaşmaları yıllardır yön veriyor ama artık sonuna geliyoruz gibi görünüyor. Son iki yıldır Dünya’daki ihracatın dünyanın toplam GSYH oranıyla kıyasladığınızda büyük düşüşler yaşadığı görülüyor. Çok uluslu şirketlere yönelik maddi cezalar had safhada. Çin’in süratle gelişen sanayileşmesi artık düşüşe geçti. İmparatorluğunu ticaretle büyüten Britanya, dünyanın en büyük ticaret piyasasını 10 yıl içerisinde terk etmeye hazırlanıyor. Hayatı boyunca serbest ticaret anlaşmalarına karşı duran şahıs, Donald Trump, ABD’nin başkanı olmaya hazırlanıyor. Bu gelişmeler, zengin ülkelerin ikinci dünya savaşından sonra ürettiği, düzelttiği ve denetlediği küreselleşmenin yavaşça sonuna geldiğini gösteriyor. Birçok kişi için 1980 ve 2008 arası yıllar küreselleşmenin en iyi dönemini yansıtıyor ama küresel finansal krizden sonra bu süreç de sona erdi. İnsanlarda bir korku var, çünkü bu dönem dünya tarihinin en iç içe geçmiş, 1870 ve 1914 dönemini, Yaldızlı Çağını, hatırlatıyor. Bu çağ, kanlı birinci dünya savaşıyla sonra ermişti.

Tabii ki tarih her zaman kendini tekrarlamıyor. Dünya zenginliği, tek bir ulusun zenginliğinden daha önemli olduğunu hafızalara kazmalıyız.

Küreselleşme mevcut koşullarıyla yaşarsa fakirliği eşit bir şekilde azaltacak mı sorusuna cevap vermemiz gerekiyor. Dünyadaki başkaldırıya ve sağ sol siyasetine bakılırsa bunun cevabı açık; fakirliği azaltmıyor. Daha adil anlaşmalar fakir ülkelerin zengin olması için yardımcı olabilir. Ticaret sıfır toplamlı bir oyun değil: Dahil olan herkes kâr yapmalıdır. Fakat dünyadaki mevcut durum buna uygun değil. Yıllardır serbest ticaret teorisi en baskın düşünce akımı olarak yerini koruyor -bu düşünceye göre ithalat iş kaybına sebep olsa da, ihracat yeni iş imkanları yaratır, rekabet fiyatları düşük tutar ve böylece zamanla herkes kazançlı çıkar. Fakat, yakın geçmişte yapılan akademik araştırmalar farklı bir hikaye anlatıyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden ekonomistler ABD ve Çin arasındaki ticari ilişkinin etkilerine baktığında, bu ilişki yüzünden Amerikalı işçilerin ağır bedeller ödediği görülüyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsünün araştırmasına göre iş kayıpları olunca, daha iyi eğitimli işçiler yeni imkanlar bulabiliyor, fakat mavi yakalı işçiler için aynısını söylemek mümkün değil. Artık fabrikaların kapanmasının etkileri daha da yoğun hissediliyor çünkü coğrafya olarak sınırlı bir alanda yaşıyorlar. İşçiler ve toplumun tümü bu süreç içinde cezalandırılıyor. Trump’ın, seçilmesine vesile olan ve seçilmesindeki önemli etkenlerden birisi; serbest ticaretin aksine tutucu ve korumacı bir mesaj yayması oldu.

Duvarların arkasına çekilmemeliyiz. Bu savaş tehlikesini arttırır ve ülkeler arasındaki düşmanlığı körükler. Siyasetçiler var olan toplumu etkileyecek ekonomik verileri denetlemeye geri dönmeliler. Örneğin dış ticaret açığını kontrol altına almalılar. Uluslararası fiyatlar adil bir şekilde düzenlenmeli. Böylece ihracat gereksiz bir şekilde yüksek olmamalı ve ithalat da gereksiz bir oranda ucuz olmamalı.  İşçi haklarının ayaklar altında olduğu ülkelerde bunun çözümü için uğraşılmalı. Sol yanlı akıllı düşünürler, örneğin Nobel Ödülü almış Joseph Stiglitz, yapılan ticari anlaşmalarda rahatsız olduklarını dile getiriyorlar. Başkan Obama’nın Trans Pasifik Ortaklık anlaşmasının şartları ekonomiye ve işçilere zarar vereceğini söylenmesine rağmen Demokratlar bu konuyu çok ciddiye almadılar. Demokrasi, ulusal devlet ve küresel ekonomik entegrasyon arasındaki gerginliklerin giderilmesi gerekiyor. Özünde, büyük şirketlerin çıkarlarını değil halkın çıkarlarını önemseyen ticari antlaşmalar yapılması gerekiyor. Kapitalizmin doğasındaki kırılma noktasındayız. Bu da çok kötü bir gelişme gibi görünmüyor.

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)

www.evrensel.net