‘Canavarlar Sofrası’ distopya da biz neyiz?

‘Canavarlar Sofrası’ distopya da biz neyiz?

Bir masanın etrafında iki evli çift. Her şey normal başlıyor. Sıradan bir ev, bizlere benzeyen insancıklar. “Nerede bu canavarlar?” diye aranırken hikaye ilerliyor… Alkolün yasak olmasına çok şaşırmayabilirdik ama şeker de yasak, kitap da… Maden sodası yasağı ise kapıda. Yasak olmayan şeyler de var ama; suratını tokatlamak suretiy

Devrim Büyükacaroğlu

Canavarlarımız nasıl ve neden canavarlaşmışlar?

İbrahim Selim: Ramin Matin’in yarattığı distopik dünyada insana dair hiçbir şeye yer yok. İnsana benzeyen ama insan olmayan canavarlar hepsi.

Tuğrul Tülek: Burada tasvir edilen dünyada yaratıcılığın, üretimin insanların keyif aldığı kimi eylemlerin yapılması yasak. İnsanlar üretmekten, yaratmaktan ne kadar uzaklaştırılırlarsa o kadar insanlıklarını da kaybediyorlar aslında.

Pınar Töre: Bütün bu yasak ve dayatmaların sonucunda bu başkalaşmayı yadırgamaz bir toplum haline geliyorlar. Hangi yasağın hangi yasaktan daha mantıklı olduğu tartışılıyor mesela. Ki şu anda yaşadığımız sıkıntıları da birebir yansıtır vaziyette.”

İKİ YILDA DAHA DA BENZEDİK BU DÜNYAYA

Film, yaşadığımız dünyaya göndermeler içermese hiç sarsmazdı izleyiciyi. Ama o kadar ‘uzak’ olmadığını biliyoruz kendi dünyamızdan… Ne tür paralellikler var sizce?
Tuğrul Tülek:
Film iki yıl önce çekildi. Çok ilginç biçimde filmin gösterime girdiği bugünlerde, filmin bahsettiklerinin yansımalarını görmek hem çok ilginç, hem de üzücü. Keşke  böyle hikayeler yazmak, anlatmak zorunda kalınmasa; ama yasakçı, sansürcü, vicdansız bir toplum olmaya doğru hızla ilerlerken filmimizdeki distopik dünya, içinde yaşadığımız dünyaya benzeşiyor.
Pınar Töre: Sadece Türkiye ile sınırlamak mümkün değil. Dünyanın her yerinde, Batı’da da faşist diyebileceğimiz bir muhafazakar siyasetin yükselişi de buna dahil. Canavarlar Sofrası tabii uç bir şey. Şekerin yasak olduğu, sodanın yasaklanmak üzere olduğu bir dünyadan bahsediyoruz. Yasaklanacağını tahmin etmeyeceğimiz, değerini tam olarak kavrayamadığımız bir takım özgürlüklerimizin kısıtlanmasının nasıl sonuçları olabileceğini görüyoruz.
Gizem Erdem: Kişi pasifize oldukça ilişkilerindeki problemlerle daha yüzeysel uğraşmaya başlıyor. Dünya ile bağlantısı koptuğu için ilişkisi ile uğraşıyor ama onun da derinliğine inemiyor. ‘O’nu o hale sistem getiriyor. O dört kişiyi büyüttüğümüzde dünyanın sistemini anlama şansımız oluyor.

ALTIN DAHA ALTI VAR

Misafir çift eve bir çocukla geliyor. Kendi çocukları sanıyoruz önce…Kısa süre sonra eğlence için getirildiğini anlıyoruz. ‘Bu çocuk nereli’ sorusu, ‘Türk ya da Kürt ne fark eder ki’ şeklinde yanıtlanıyor. Ne düşündürdü size bu replik?
Tuğrul Tülek:
Ekip biraz uluslararası. Senaristimiz Kamdine Khosrowkhavar Amerika’da ve Fransa’da yaşamış bir tarafı İranlı diğer tarafı İsviçreli. Uzun süre Batıda yaşadığı ama kökeni Doğu olduğu için  Batı-Doğu arasındaki bakış farkını ilginç değerlendiriyor. Biz burada kendi aramızda bir ayrım yapıyor olabiliriz ama muhtemelen Batıdan bakıldığında ‘Ha Türk ha Kürt ne fark eder ki’ diye düşünülüyor.
Pınar Töre: Her ülkedeki faşist görüşlerin alt kültürleri var. Bizim ülkemizdeki faşist düşünce için Kürt kültürü bir alt kültür olarak görülürken başka bir ülke için Türk de bir alt kültür oluyor. Filmde diğer ülkelere küfür saydırılırken de bunun devamını görüyoruz. Herkes için bir alt var.

ÖTEKİLEŞTİREREK YAŞIYORLAR

Sadece alt olması da gerekmiyor sanki her türden farklıya saydırılabiliyor…
Pınar Töre:
Evet, ‘öteki’ olan demek daha doğru olabilir.
İbrahim Selim: Filmdeki faşist bakış açısı tamamen sistem üzerine. Filmde sistemin dışında kalan her şey öteki.  O yüzden Türk Kürt fark etmiyor. Aslında da fark etmez ya… Birilerini provoke etmek, yönetmek gibi niyetleriniz yoksa temelde insandır ya Türk ya da Kürt. Kimin nerde doğduğunun ne önemi olabilir ki normalde. (Birilerini provoke etmek, yönetmek gibi niyetleriniz yoksa esas olan insandır ya. Gibi olsa cümle) Olmaz ama sistem dışı olmanın bir önemi var. Dünyada şu an nasılsa filmdeki dünyada da öyle.  
Tuğrul Tülek: Ancak ötekileştirerek varolabiliyorlar, hayatta kalabiliyorlar.
Pınar Töre: Filmde bir de “ötekinin ürünleştirilmesi” var. Bir çocuktan bahsediyoruz, Türk ya da Kürt fark etmemesinden… Sonra bir Alman çocuktan bahsediyoruz. Onun daha iyi çıktığından, Türk ya da Kürt’ün bozuk çıktığından. Her şey bir ürün artık.
Gizem Erdem; Şu da var; salondan kadınlar çıktığı anda erkekler oturup onlarla ilgili kötü şeyleri hatırlıyorlar. Birey olmadıkları için her şey birbirine giriyor. Salon da bir yerse, oradan çıkıldığı anda çıkanlar ötekileşiyor. Kadınlar için de erkekler ötekileşiyor. Hiçbir şeyi sahiplendikleri yok, hiçbir şeyleri yok, hiçbir şey değiller aslında.

KİM SEVER DÜŞÜNMEYİ?

Düşünmenin suç olabildiği bir dünyada yaşıyoruz… Canavarlar Sofrası bu ‘sorunu’ çözmüş gibi; kimse düşünmek istemiyor.
Tuğrul Tülek;
‘Kim düşünmeyi sever’ diye bir konu tartışılan bir bölüm var, çok önemli. Bir kişi dışında hiç kimsenin  düşünmekle işi yok. Düşünmek unutulmuş, hatta hor görülüyor. Hükümetlerin insanlardan hâlâ korkmalarının nedeni hâlâ düşünüyor olmaları. Düşünmeme hedefine ulaşmaları halinde çok fazla mutlu olacaklar.

YASAKTA MANA OLMAZ Kİ ZATEN

Yasaklara kimse tepki göstermiyor ama imtiyazlı olanlar rahatlıkla yasakları çiğniyor…
İbrahim Selim:
Yönetilebilir toplum bireyleri içindir yasaklar. Yöneticiler için yasak diye bir şey olamaz ki. Filmin distopik kısmının bununla bir ilgisi yok. Yasak öyle bir şeydir çünkü, yasağı koyan yasağı deler. Karar mekanizmasında yer almayan komşunun yasağa uyması gerekiyordu mesela, uysa öldürülmezdi.  

Hepsi tamam da şeker yasağı nedir Allah aşkına? Yasakların ‘bir anlamı’ olmayabiliyor sanırım…
Tuğrul Tülek:
Şeker üç beyazdan biri  sakın kullanmayın
İbrahim Selim; Yasakta mana olmaz ki zaten, Dünyanın her yerinde “söylenmemesi gereken” şeyler var, söylersen paketliyorlar. Özgürlükler kısıtlanıyor dünyanın her yerinde. Şimdi bunun bir anlamı var mı, yok. O zaman şekeri de yasakla abi, onun da bir anlamı yok, yarın gaz çıkardığı için sodayı da yasakla.

BAŞARILAMAYAN YASAK: SANAT

En büyük yasaklardan biri de sanat. Resim yapanlar ölümle cezalandırılıyor…
İbrahim Selim:
1981’de kitaplar yakılıyor ve sadece izin verilenler okutuluyordu ya…Burada da tek bir kitap var izinli, ondan 15-20 tane var dekorasyon olsun diye evde. 1981’e bir selam çakma var gibi gelmişti bana senaryoyu okurken. Sistemin, kafalar açılmasın, ruh gelişmesin diye özellikle karar verdiği bir yasak sanat.

Filmde ‘Hâlâ umut var’ diye okunabilecek tek bölüm, bir takım insanların ölüm pahasına resim yapmayı sürdürdüğünü öğrenmemiz oluyor galiba…
Tuğrul Tülek:
Sanat yasakla elinizden alınabilecek bir şey değil işte. Sanatı yasaklamaya çalışan kendi kuyusunu kazıyor

KİMSE İKİ YÜZLÜLÜK YAPMASIN

Çocuk dövme eğlencesi filmin en sert bölümü… Rahatsız edici bulunacağından eminim ama öte yandan çocukların bugün başına gelenler de daha az sert değil… Cezaevine giriyorlar, tecavüze uğrayabiliyorlar, iş cinayetlerine maruz kalabiliyorlar…
Tuğrul Tülek:
Geçen akşam taksim metrosundan çıkarken mendil satan 10-11 yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Gecenin bir vakti karşısında  45-50 yaşlarında sarhoş bir adam konuşuyor da konuşuyor. O kız o saatte evinde yatıyor olmalıydı. Bizimki film ama bu gerçek. Her gün benzer gerçeklerin yanından geçip gidiyor, görmezden geliyoruz da filmde gördüğümüz de rahatsız oluyorsak burada ikiyüzlülük var. Ya da onlar başka bir yerde yaşıyorlar, nerede yaşıyorlarsa ben de orada yaşamak istiyorum.

İbrahim Selim: Bu, filmde rahatsız olunacak bir şey yok demek değil tabii. Rahatsız olmalısın zaten, rahatsız olunsun diye var o filmde. Ama bundan rahatsız oldun da haberlerde izlediğin şeylerden rahatsız olmadın mı abicim! Neler yapıyorlar çocuklara? Filmde rahatsız olursan gerçek dünyada ortalığı yıkman lazım.

EVDEN KAFAYI ÇIKARTASIMIZ YOK

Polisler komşularının evini basıyor ve alkol olduğu için hemen oracıkta infaz ediyorlar… Canavarlarımız memnun, polis onlara güven veriyor…
İbrahim Selim:
Korku mekanizmasını oluşturmak için insanları önce bireylere dönüştürmeliydiniz, dönüştürdünüz. Şimdi bunu pazar haline getirebilmek için önlem satabilmeniz lazım, sattınız. Aynı zamanda bunları takip edebiliyor olmanız lazımdı. Hepimizin cebinde takip edilebilir telefonlar var. Farkında değiliz ama daha fazla kontrol edilen ve korkan bir toplum haline geldik… Korkunun ecele faydası yok bilgisini kaybettik artık, hepimiz üç buçuk atıyoruz, evden kafayı çıkartasımız yok.
Tuğrul Tülek: Biz distopik olduk artık
(İstanbul/EVRENSEL)


SAĞLIKLI YAŞAYACAKSIN, YAŞA!

Alkol muhtemelen sağlıklı yaşam dayatmasıyla yasak, her türden hastalığa cüzzamlı muamelesi yapılması da, faşizmin sınırlarını ‘sağlıklı yaşanacak; yaşa’ noktası ona getiriyor… Pınar Töre: Alkol ya da sigara zararlı evet ama asıl olarak sağlıklı yaşam ticareti var artık. Bu artık bir sektör oldu. Sağlıktan öte estetik kaygılarla yola çıkılan bir dünyadan bahsediyoruz. O estetik kaygılar ne günümüzün estetik algılarına göre. Hedonizme giden yolda ilerliyorlar ve artık “bu size zararlı uyarısından” öte bunu yapmayacaksınız noktasına geliyoruz.


KORKUNÇ BİRLİKTELİKLER

O kadar benciller ki ‘çift’ olma durumları zaman ilerledikçe daha çok sırıtıyor. Neden bu kadar benciller, madem öyle neden çiftler? Tuğrul Tülek: Hepsi kendi dünyalarında yaşıyorlar ve dünya onlar için dönüyor. Bizim anladığımız ilişki matematiğine hiç uymuyor aralarındaki şey, korkunç birliktelikler. Ne bağlıyor olabilir çiftleri birbirine; seks olabilir, tüketim olabilir... Bir çift, dünyayı gezmeyi başka ülkelerde seks yapmayı seviyor.  Diğer kadın belki sadece yönetici takımından biriyle olmak için evli. Duygular dışında sebepler olmalı çünkü duyguları yok. Yüzeysel, korkunç, bağsız…


KAFA OLARAK DOT’LA BENZEŞİYOR

Dört DOT oyuncusu nasıl bir araya geldi? DOT’lu olmanızın bir anlamı var mı bu proje açısından? Tuğrul Tülek: Filmin yönetmeni Ramin oyunlarımın sıkı bir takipçisiydi, onun dışında da tanışıklığımız vardı. Filmin hikayesinin oynadığımız oyunlarla bir paralelliği de var, bu tür metinlere alışkınız… Başka arayışlara girmeden bize teklif etti. Birlikte uzun zamandır çalışan dört tiyatrocu film için de büyük kolaylık sağladı. Filmde doğaçlamaya dayanan bir çok an var. DOT’ta çeşitli hikayeler anlatıyoruz. Bunların da ortak bazı temaları var. Özellikle modern büyük şehir insanının hayatını, korkularını, sevinçlerini, sosyal yaşamını deşmeye çalışan oyunlar oynuyoruz. ‘Canavarlar Sofrası’ paralel bir hikaye, hepimizin ortak kaygılarını taşıyan ortak değerlerimizin nasıl büyük bir tehdit altında olduğunu yansıtan bir yapıya sahip. Kafa olarak Dot’la benzeşiyor ama başka bir yazar tarafından, üstelik sinema için yazılmış bir metin tabii. İbrahim Selim: Ayrıca bir arkadaşımızın ilk filminde beraber çalıştığımız için çok mutluyuz.

www.evrensel.net