Avrupa’da gerici güçler emekçileri bölme peşinde

Avrupa’da gerici güçler emekçileri bölme peşinde

Avrupa’da, Trump’ın ABD’de kazandığı zafer üzerinden güç toplamak isteyen sağcı ve gerici odaklar, adeta atağa geçti.

Donald Trump’un seçilmesinden sonra yeni ABD’de başkanının Avrupa ve dünya ülkeleriyle izleyeceği ‘yeni’ politikaların neler olacağı tartışması sürerken, Avrupa ülkeleri kendi gündemerine de dönmeye başladı.

Fransa’da Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştıkça adaylar arasında atışmalar artıyor. Trump’ın yarattığı sürpriz ve söylemler üzerinden güç toplamak isteyen sağcı ve gerici odaklar, adeta atağa geçti. Fransa İşçileri Komünist Partisinin (PCOF) merkezi yayın organı olan La Forge’dan çevirdiğimiz makale, bu gericileşmenin hızla ilerlediği koşullarda sistem ve kurumlarından kopmanın önemine dikkat çekiyor.

Almanya Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşmasıyla Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in koalisyon partileri tarafından aday gösterilmesi ise Alman basınında değişik şekillerde yorumlanıyor. Partilerin kısa süre içinde uzlaşmaya varmaları özellikle ana akım medya tarafından sevinçle karşılandı. Genel kanı SPD/CSU ve CDU’nun, büyük koalisyonun sürdürülmesi için SPD’nin devlet başkanı adayına göz yumdukları şeklinde. Sonuç, Birlik partileri şansölye (Merkel), SPD ise devlet başkanı (Steinmeier) çıkaracak...

Britanya’da gündeminde ise Brexit tartışması kaldığı yerden devam ediyor. Bu hafta basına sızdırılan belgeler hükümetin Brexit konusunda bir planı olmadığını ortaya çıkardı. Öte yandan Trump’ın zaferi sonrası, sağcı ve ırkçı olarak bilinen Daily Telegraph gazetesi, hükümetin göçmenler konusunda daha açık olmasını ve Avrupa’daki serbest dolaşım anlaşmasının gözden geçirilmesini istedi.

KRİZDEKİ SİSTEMDEN KOPMAK

La Forge
Başyazı

Emperyalizmin dünya sisteminin krizi, siyasi planda giderek gericileşen düşünce ve tavırların artmasıyla yansıyor. ABD’de, neoliberal kapitalizmin kalbinde, seçim kampanyası süreci boyunca yabancı düşmanı, milliyetçi; halkları, özellikle de emperyalizmin baskısına maruz kalan halkları aşağılayan söylemler adeta bir dalga gibi yaygınlaştı. Basını elinde bulunduran dev tekellerin çabasıyla bu söylemler dünya çapında da yaygınlaştırıldı. Sanki ABD oligarşisi tüm dünya halklarına sesleniyor, onları tehdit ediyor gibiydi. Bu tehditler sadece Trump’a özgün de değildi. Hillary Clinton, büyük burjuvazinin en önde gelen temsilcilerinden birisi olarak tüm kampanya sürecinde Rusya ve ABD’ye şu veya bu şekilde tüm karşı çıkanlara karşı savaşçı söylemleriyle parlatıldı. […] Kuşkusuz tüm bunlar seçim kampanyası esnasında söylendi fakat burjuvaziler düzeyinde çatışmaların, çelişkilerin giderek arttığı ve savaş tehditlerinin artmasının nedenini oluşturduğu genel bir ortamda bunların dillendirilmesi kuşkusuz önemlidir. […] AB de aynı eğilim içerisinde. Tek amaçlarının pazarları, kamu hizmetlerini ve sosyal koruma sistemlerini daha da derinlemesine tekellerin hizmetine sokmak olan ‘serbest ticaret’ anlaşmalarının yürürlüğe girmesi konusunda sergiledikleri ısrarcı tavırların da açıkça ortaya koyduğu gibi, AB’de neoliberal doktrin, genel tek yön olarak belirlenmiş. TTIP’in (Transatlantik Serbest Ticaret Anlaşması) başka zamana ertelendi fakat AB’nin farklı ülkelerinden milyonlarca göstericinin tepkilerine karşı Kanada ile yapılan anlaşmayla (CETA) ilk adım atıldı. Sosyal demokratların, karşılıklı refah ve halklararası barışın projesi olarak lanse ettikleri Avrupa inşası, bu projenin bağrında bulunan politikalarının sonuçları karşısında adeta parçalanıyor: Bu proje “herkese karşı herkesin” rekabetini teşvik ederek, güçlü emperyalist ülkelerinin diğerleri üzerine baskısını daha da güçlendirerek, kemer sıkma politikalarını dayatarak, gerilim ve savaşlar politikası yürüterek… giderek halklar tarafından daha fazla reddediliyor. İşçilere ve halklara rağmen, ve onlara karşı, bu politikayı yürüten partilerin seçmen tabanları da daralıyor. Birçok ülkede bu hoşnutsuzluğu gerici, yabancı düşmanı ve milliyetçi partiler alet ederek, daha fazla bölünme ve daha derin hayal kırıklığının olacağı yola sokmaya çalışıyorlar. (Fransa Cumhurbaşkanı) Hollande’ın, hükümetlerin ve Meclis çoğunluğunu oluşturan partilerin yönetimindeki Fransız emperyalizmi de, İtalya’da Renzi, İspanya’da Rajoy, Almanya’da Merkel, Birleşik Krallık’ta May’in Avrupa ve uluslararası düzeyde izledikleri yolun aynısında ilerliyor. […]

İşçi sınıfı, emekçiler, gençler, emekçi kadınlar işte bu koşullarda mücadele ediyorlar; dün hep birlikte patronların yasası olan iş yasası el Khomri’ye karşı mücadele ettikleri gibi bugün de mücadele devam ediyor. İşçi hareketinin, sendikal mücadele ve gençlik mücadelesinin birikimlerine yaslanmak ve siyasi dersler çıkarmak çok önemlidir, zira sınıflar çatışması yüksek bir seviyeye ulaştı.

Bu hareket, coplarla ve militanlara karşı davalar açarak püskürtebileceğini düşünen hükümeti, patronları, burjuvaziyi korkuttu. Reformist örgütler ise, yaklaşan seçimlere bağlı olarak yaptıkları hesaplarla […] bu mücadele sayfasını kapatmak istiyorlar. Fakat toplumsal harekete verilmek istenilen “siyasi sonuçlar”, hareketin gündeme getirdiği sorunlar seviyesinin çok çok gerisinde bulunuyor zira bu “alternatifler” büyük bir muğlaklık ve bölünmeler doğurdu. Hepsi aday adaylığı mekanizmasının daha da güçlendirdiği cumhurbaşkanlığı çerçevesinde gündeme geliyor, fakat işçiler tüm bunları reddediyor.

Üstelik işçilerin bu reddi uluslar üstü, seçilmemiş mekanizmaların yasaları belirlediğinin daha fazla görülmesiyle daha da artıyor. İşte bu kurumlarla da ipleri koparmak gerekiyor.

ALTERNATİFSİZLİKTEN ÇIKAN DEVLET BAŞKANI

Elmar THEVEßEN
Die Welt

Frank-Walter Steinmeier, yani Almanya’nın en sevilen politikacısı devlet başkanı olacak. Güzel bir karar mı? Hayır, alternatifi bulunamayan bir karar. Birlik partileri CDU ve CSU’nun Steinmeier’e alternatif olabilecek bir adayı yok. Yeşiller ise hafta sonunda devlet başkanlığı seçimlerinde kendilerinin gereksiz olduğunu ortaya koydular. Kısacası Steinmeier alternatifsizlikten devlet başkanı seçilecek.

Almanya’nın en sevilen politikacısının devlet başkanı olmasına kim karşı çıkabilir ki? Bir yandan göreli en sevilen politikacı olan Steinmeier’in Hartz reformları ve NSA’nın Almanya’daki telefon görüşmelerini dinlemesinde önemli pay sahibi olduğu, pek de iyi şeyler yapmadığı bilinmesine rağmen... SPD Şefi Gabriel‘i, böyle başarılı bir iş çıkardığı için kutlamaya kalkanlar bu kararın alternatifinin olmadığını bilmeliler. Birlik partilerinin Steinmeier’e karşı çıkarabilecek bir adaylarının olmaması aslında onların iflasının göstergesi.

Yeşiller partisinin alternatifi ise Baden Württemberg Eyaleti Başbakanı Winfried Kretschmann olabilirdi. Ancak hafta sonunda yapılan konferansta alınan federal düzeyde birlik partileri ve Yeşiller koalisyonuna karşı çıkılması Kretschmann’ı devlet başkanı olarak devre dışı bıraktı.  

Ve ABD başkanlık seçimlerinin sonucuna bağlı olarak duyulan endişe Almanya’da Trump karşıtı bir yönetim olmasını zorunlu kılıyor. Bu nedenle de Angela Merkel’in başbakan olması zorunlu. CDU, devlet başkanlığını SPD’ye bıraktıktan sonra başbakanlık sorumluluğundan kaçamaz. Birlik partileri için tek ve en iyi şans Steinmeier‘in devlet başkanı, Merkel‘in başbakan olduğu yapıdır.

Bir yandan federal düzeyde SPD/Yeşiller/ Sol Parti koalisyonu için çaba harcadığını söyleyen, NATO’yu Trump gibi sorgulayan, dünya barışı için tehdit olarak gören Sol Parti ile koalisyon kurmaya yanaşan Gabriel’in diğer yandan Sol Parti’nin karşı çıktığı Steinmeier’i devlet başkanı adayı göstermesi ise onun inanılırlığını zayıflatıyor.

Şu an karşı karşıya olduğumuz, parti şefleri arasında oynanan bir satranç oyunu. Oyunda her ne kadar Gabriel ileride gibi görülüyorsa da sonuç olarak büyük koalisyonun ortakları birbirine yapışmış durumdalar, popülist saldırıları püskürtmek için büyük koalisyonu sürdürmek istiyorlar. Bu koalisyonun yaşaması, mültecilik, eğitim, sağlık, güvenlik konusunda inandırıcı bir program sunmasına bağlı. Bu sağlanmazsa Merkel’in şansölyeliği de Steinmeier’in devlet başkanlığı da alternatifsizlikten ortaya çıkan çözümler olur ki bu da sağ ve sol popülistlerin değirmenine su taşır.

(Çeviren: Semra Çelik)

THERESA MAY, BREXİT FIRSATINI GÖÇMENLİK İÇİN NASIL KULLANACAĞINI AÇIKLAMALI

Telegraph
Başyazı

Avrupa Birliği üyeliği referandumunun ardından Birleşik Krallık’ın ekonomisinin çökmemesi, AB’den ayrılmak istemeyenler için sinir bozucu olabilir. Böyle düşünmeyenler için ise; son 11 yılın en düşük işsizlik rakamlarını görmek sevindirici… Britanya'da 31.8 milyona ulaşan çalışan sayısı, bu zamana kadar saptanan en yüksek sayı. Bu durum, serbest piyasanın ve sendikaların güçlerini sınırlandıran yasaların başarısını bize hatırlatıyor.

Tabii çalışan sayısının yükselmesi, kısmen ülke dışından gelen insanlarla da açıklanabilir. Britanya’da çalışan Doğu Avrupalı mülteci sayısı, Temmuz ve Eylül arasında neredeyse 50 bine yükseldi. Bu, Birleşik Krallık’ın ekonomisinin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor, fakat aynı zamanda “Acaba AB vatandaşları Brexit gerçekleşmeden bir an önce İngiltere’ye yerleşmeye mi çalışıyor?” sorusunu da gündeme getiriyor.

AB’den çıktıktan sonra İngiltere’deki 3 milyon AB vatandaşının statüsünün ne olacağı hakkında halen bir netlik yok. Bir kesim, AB’den çıktığımız gün İngiltere’ye yerleşen AB vatandaşlarının kalmasına izin verilmesi gerektiğini savunuyor; bir diğer kesim ise sadece haziran referandumundan önce gelip yerleşmiş olanlara bu hakkın verilmesi gerektiğini iddia ediyor. (Başbakan) Theresa May, AB’nin başka ülkelerinde yaşayan İngiliz vatandaşlarının geleceği konusunda bir güvence temin edene kadar, buradaki Avrupalılar hakkında bir şey söylemeyeceğini açıkladı.

Başbakanın niyeti iyi olsa da bunun beklenmedik sonuçlar yaratma riski var. Üstelik sadece yasal durum netleşmeden önce göçmenlerin İngiltere’ye gelmesini teşvik ettiğinden değil; aynı zamanda yasal olarak burada yaşayan ve çalışanlar için de belirsizlik ve endişe yarattığı için.

AB liderleri kıtayı saran politik krize bakmaksızın Theresa May’i Brexit politikasında bir netlik getirmemekle suçluyor. Bu konuda (Almanya Başbakanı) Angela Merkel’in yaptığı açıklama da önem taşıyor. Hem göçmenlerin aldıkları yardımları kısıtlayabilmek için AB sosyal yardım kurallarının değişmesi gerektiğini ima ediyor, hem de ısrarla özgür dolaşım hakkının Birleşik Krallık’ın istekleri doğrultusunda değiştirilemeyeceğini belirtiyor. Çünkü zamanla herkesin bu ayrıcalığı “isteyeceğini” söylüyor. Diğer bir deyişle Avrupalı seçmenler, liderlerin ısrarla korumak istediği özgür dolaşım hakkına bir son vermek istiyor.

Sadece Britanya’nın kendisi  yetenekli ve nitelikli bireyleri kabul eden, onların bu ülkede kalmasını sağlayan, aynı zamanda da halkın göçmenliği kontrol etme isteğini karşılayan bir göçmenlik sistemi kurabilir. Theresa May, İngiltere’de yaşayan AB vatandaşlarının konumunu da kapsayıcı böyle bir sistemin temel taşlarını oluşturacak prensipleri bir an önce açıklamalı.

(Çeviren: Çınar Altun)

Son Düzenlenme Tarihi: 19 Kasım 2016 16:22
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.