Dış politikanın OHAL hali

Dış politikanın OHAL hali

"OHAL olmasaydı da, dış politika, ‘önleyici savaş doktrinine’ bağlanan bir çizgiye gelirdi. Ama, bu kadar çabuk ve pervasız bir biçimde değil."

İhsan ÇARALAN

“İç politika aynı zamanda dış politikadır” ya da tersi, “Dış politika aynı zamanda iç politikadır” desek yanlış bir şey söylememiş oluruz. Ama gerçeğe varmak için çok da ileri gitmiş olmayız. Çünkü, iç ve dış politika her ne kadar aynı iktidar tarafından, aynı amaçla üretilse ve birbiriyle pek çok içsel bağlantıları olsa da “normal” zamanlarda argümanları, dili, harekete geçirmek istediği güçler gibi pek çok bakımdan birbirinden farklıdırlar.

Eğer ülkeyi yöneten iktidarın iç ve dış politikası “uca” doğru giderse, iç politika ile dış politika daha çok iç içe geçer, giderek de iç politikayla dış politika büyük ölçüde örtüşür hale gelir.

Darbe, sıkıyönetim, OHAL gibi uygulamalar elbette iç siyasetin en uca savrulduğu dönemlerdir. Bu nedenle de 15 Temmuz darbe girişimi ve arkasından ilan edilen OHAL’le birlikte iç ve dış politikanın birbirine daha da yaklaştığını, iç politikaya dair her önlemin dış politikada da bir karşılığı olduğunu gördük, görüyoruz.
AKP Hükümeti yeni Osmanlıcılığa yönelmesinden beri, dış politika iç politikaya yakınlaşmaya başlamıştı. Dahası iç politikada halkı motive etmek için kullanılan kavramların, argümanların, propaganda unsurlarının dış politikada da kullanıldığına giderek daha çok tanık olduk.  

BUGÜNE 2007’DEN GELDİK

2007’de “aktif dış politikaya dönüş” girişimleriyle başlayıp,”yeni Osmanlıcılık”la kendisine tarihsel bir dayanak da oluşturan dış politika, Suriye ve Irak’ta; bir bütün olarak Ortadoğu’da ciddi bir çöküşe sürüklenmişti.

Erdoğan-AKP Hükümeti 15 Temmuz darbe girişimi ve arkasından ilan edilen OHAL’i, “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirirken, dış politikasında çöken başlıca dayanaklarını, mevzilerini yenilemek için kullanmaya yöneldi. “Fırat Kalkanı” harekatı, Musul-Kerkük sorununun sıcak bir konu olarak gündeme getirilmesi, ABD ve AB ile gerilimin yükseltilmesi için her gün yeni vesileler yaratılırken Rusya ile yakınlaşmak için olağanüstü bir çaba gösterilmesi, 15 Temmuz sonrasında girilen dış politika mevzii olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Suriye ve Irak topraklarındaki askeri girişimler ve bölge ülkeleri üstünde hak iddia etmek için önce “Lozan Anlaşması bugüne kadar bize zafer olarak yutturuldu” tartışması açılmış, sonra da açıkça “Sorumlu olan o anlaşmaya imza atmış olanlardır” diyerek, iç politikaya da oynanmıştır. Ancak burada durulmamış, Irak ve Yunanistan’da (Ege adaları) hak iddia edilerek ve “Türkiye’nin bugünkü sınırları bizim rızamızla çizilmemiştir”, “Bugünkü 780 bin kilometrekareye 20 milyon kilometrekareden geldik” denilerek, komşu ülkelerle “sınır davamızın” olduğu açıkça ilan edilmiştir!

Dışişleri Bakanı her gün “Bizim komşu ülkelerin topraklarında gözümüz yok” dese de bu açıklamanın bu kadar sık tekrar edilmek zorunda kalınması bile komşularla bir “toprak davası” olduğu gerçeğini haykırmaktadır! Nitekim dünya alem, Türkiye’nin bugünkü dış politika yönelimini Dışişleri Bakanının değil Cumhurbaşkanının tarif ettiği gibi anlamaktadır.

OHAL ve KHK’LERLE YÖNETİM GİDİLECEK YOLU ÇOK KISALTTI

Burada durulamazdı, durulmadı!Çünkü 1920’de Meclis-i Mebusanın ilan ettiği ve Lozan’la tamamlanan “Misakımilli”, içeride dalgalanma yaratsa da, girilen başka ülkelerin topraklarında savaş yürütme ve toprak kazanma tutumuna “meşruiyet” kazandırmazdı ve bu yüzden de son çeyrek yüz yıldır Amerikan emperyalizminin “öncü savaş doktrini” örnek alınarak “ulusal güvenlik stratejisi”, “Tehdit neredeyse oraya gidip yok etmek” olarak tarif edilerek, sınırları iyice esnekleştirildi! Yani Türkiye’nin ulusal güvenliği kendi sınırlarıyla değil “Türkiye’ye yönelen tehdidin olduğu” “dünya toprağı”dan başlıyordu. Bunu yandaş basın, “şimdilik”, “Somali’den başlar” diye tarif etti!

Yani bunu yapıp yapmamaktan, yapabilip yapamamaktan bağımsız olarak artık Türkiye’nin “ulusal güvenlik stratejisi”nin (bölgedeki dış politikasının) koçbaşı “önleyici savaş doktrini”dir. Eğer birkaç başarı kazanılırsa, belki buna “Erdoğan doktrini” de diyeceklerdir!

Başika’da bulunma, Musul operasyonuna katılmak için yapılan girişimler, Telafer, Kerkük ve Musul’un “Türk toprağı” ilan edilmesi, Fırat Kalkanı operasyonu, Bab ve Menbic’in alınması için ısrar ve Rakka’da PYD-YPG’nin olmaması ve ABD ile ortak operasyon ısrarının arkasındaki strateji, böyle açıklanmaktadır.

Kuşkusuz, bugün gelinen dış politika çizgisi, iç politikadaki ülkeyi Terörle Mücadele Yasası’yla yönetme, yetinmeyip darbe girişimini bahane ederek OHAL ve KHK’lerle yönetme tutumuyla bağlantılıdır.

Bu yüzden de bu dosyanın konusu olan OHAL olmasaydı da, yeni Osmanlıcı dış politika, “önleyici savaş doktrinine” bağlanan bir çizgiye gelirdi. Ama, bu kadar çabuk ve bu kadar pervasız bir biçimde gelemezdi.

Dahası bu doğrultudaki girişimler karşısında elbette ki muhalif güçler, barış mücadelesinin güçleri çok daha etkili olabilirdi. Ama bir yandan darbe girişimini bahane eden, öte yandan TMK’nin yanına OHAL’in yarattığı rüzgara kapılan MHP’nin de açık desteği ve teşvikini alan Erdoğan-AKP Hükümeti, seçme birliklerini Irak ve Suriye sınırlarına mevzilendirerek, bölgedeki mezhep savaşına daldı dalacak bir hatta girmiştir.

Buradan nasıl ilerleneceğini ya da hangi manevralarla çark edileceğini yakında göreceğiz.

www.evrensel.net