16 Kasım 2016 04:56

Kıbrıs’ta bütün mümkünlerin kıyısındayız

Yeni Kıbrıs Partisi Yürütme Kurulu Üyesi Murat Kanatlı Kıbrıs müzakereleri ile ilgili yazdı.

Paylaş

Murat KANATLI*

Kıbrıs sorununda çok uzun süredir devam eden müzakerelerde bir hareketlilik olduğu varsayımı ile farklı kesimlerde umutlu olma duygusu artmakta, peki bu gerçek mi?

1974 yılında garantörlük antlaşmasından doğan hakkı olduğunu iddia eden Türkiye Cumhuriyeti, adaya asker çıkardı, adanın yüzde 37’sini işgal ederek kontrolü sağladı. Tapu ilişkisi üzerinden söylersek, 1974 öncesi Kıbrıslı Türkler tüm ada mülkünün yaklaşık yüzde 20’sine sahipti, 74 sonrası bu rakam yüzde 37’ye çıkmış oldu. Resmi rakamlara göre 1974 yılında, tüm ada üzerine 500 bin nüfusa sahip Kıbrıslı Rumların 160 bini silah zoru ile yer değiştirdi, benzer şekilde 120 bin civarında Kıbrıslı Türk’ün de yaklaşık 40 bini yer değiştirdi; kuzey ve güneyde etnik olarak arınmış bir alan oluşturuldu. 

TÜRKİYE’NİN HÂL 40 BİN ASKERİ VAR

Türkiye, bugün, adada 40 bin civarında asker barındırmayı sürdürmektedir. İş gücü açığını karşılamak için 1975 yılındaki gizli protokol ile Anadolu’dan nüfus taşınmış, daha sonra da birçok nedenle Anadolu’dan adaya nüfus gelişi ve taşınması teşvik edilmiştir. Kıbrıs’ın kuzeyindeki demografik yapı ciddi şekilde bozuldu. Bu nedenle adanın kuzeyindeki nüfus, hep tartışmalı oldu. 1963’teki olay nedeni ile Kıbrıslı Türkler Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimden resmi söyleme göre atıldı, ya da kimi tanımlamalara göre çekildi… 

Aslında özünde, yukarıdaki konular bugünkü çözüm sürecinin esasını oluşturmaktadır.

Daha detaya girmeden bir noktanın da altını çizmekte yarar var: Görüşme süreci ‘bütün konularda anlaşma sağlanmadan, hiçbir şeyde anlaşılmış sayılmaz’ prensibi ile ilerliyor. Yani eğer toplamda uzlaşılamazsa, bugün konuşulan her şey tamamen çöpe gidecek, yeni bir süreç başladığında elbette bunlardan yararlanılacak, ama her şeye sıfırdan başlanılacak… 

GARANTÖRLÜK SİSTEMİ SORUNU

Yukarıdaki konulara tek tek bakarsak, ‘umut var mı’ kısmını konuşabiliriz. Kıbrıslı Rumlar, ‘Türkiye garantörlük antlaşmasını kötü şekilde yorumlayıp tek yanlı müdahale etti’ diyerek 1960’da oluşturulan garantörlük sisteminin yeni antlaşma ile devam etmesine karşı çıkmaktadırlar. 

Zaten garantörlük sistemi 1959’un koşullarda, toplumların güvenliğinden daha çok, yeni bağımsız devleti üç NATO ülkesinin korumasına bırakarak ‘tatsız’ sürprizlerin önüne geçmek için hayata geçirilmişti. 

Türkiye’nin resmi tezi de Kıbrıslı Türklerin can güvenliği değil, bozulan anayasal düzenin yeniden kurulmasıydı ama anayasal düzen kurmak yerine devlet içinde “KKTC” adıyla yeni bir devlet yaratıldı. Bu nedenle masadaki en ciddi sorunlardan biri garantörlük sisteminin ne olacağı sorusudur ve bu konuda son günlerdeki Türkiye tarafından yapılan açıklamalar, esneme dahi olamayacağı yönündedir.

TOPRAK DÜZENLEMESİ 

Benzer şekilde toprak düzenlemesi noktasında da, 1980’lerin ortasında toprak düzenlemeleri konuşulurken, Denktaş tarafından masaya konan daha sonra “yüzde 29+” diye tanımlanan prensip konusunda da karışık mesajlar verilmektedir. Bu prensiple, 1974’teki askeri operasyonla yüzde 37’si kontrol edilir konuma gelen Kıbrıs’ın kuzeyindeki coğrafyanın toplam yüz ölçümünün yüzde 29 ve küsurat olması kabul edilmiş oldu.

1990’ların başında toprak düzenlemesinin yalnızca “bölge vermek”ten çıkarılması, 100 bin kişilik Kıbrıslı Rum’un da geri dönmesi vurgulanmıştı. Bu konuda da Türk tarafı çok istekli değil, zaman faktörünü ileri sürerek bunda da direnç göstermektedir. 

Toprak konusundaki düzenlemelerin karşılığı, Kıbrıslı Türklerin yönetimde nasıl yer alacağı sorunudur. 1964’ten beri Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tek başına yöneten, o zamanki oranla yüzde 80’e yüzde 20 oranındaki nüfusa rağmen Kıbrıslı Türklere yüzde 70’e yüzde 30 oranı üzerinden verilen temsiliyetten de Kıbrıslı Rumlar rahatsızdı. Bugün itibari ile ortak bir idarenin kurulması noktasında da Kıbrıslı Rumlarda da bir direnç söz konusudur. 

Toprak düzenlemesi; yani Kıbrıslı Türklerin şu aşamada elinde tuttuğu yüzde 37 oranının yüzde 29-30’a inmesi için, bazı yerleşimin birimlerinin Kıbrıslı Rumlara yani eski mülk sahiplerine geri verilmesi olmazsa olmaz olarak dururken, Türk tarafı, bundan geri adım atan imalı açıklamalar yaparken, yönetimde de ‘dönüşümlü başkanlık’ masaya konmuş ve kırmızı çizgi ilan edilmiştir. Yani vermeden daha fazlasını da alma müzakeresine girmeye çalışmaktadır…

İşte görüşmeler böylesi zor bir denklem içinde ilerlemeye çalışmaktadır. 

İKİ TOPLUM DA İKNA EDİLMELİ

Uzlaşmaya yakın olduğunun sokakta hissedilmesi, bunun için tarafların kendi kamuoylarını bu yönde hazırlaması gerekir, ama bunu hissetmemekteyiz. 

Kıbrıslı Rum kamuoyunun, federasyon çatısı altında ortak bir idare için, ve ayrıca yer değiştiren herkesin de kaybettiği mülklerini geri alamayacağına, ancak bir kısmının tanzim edileceği gerçeğine ikna edilmesi gerekir. 

Benzer şekilde toprak düzenlemesi gerçekleştiğinde Kıbrıslı Türklerin de bir kısmı yer değiştirecek ya da Kıbrıslı Rumlara ait bir mülkü elinde tutuyorsa bu dava konusu olabilecektir. Bu yönde de Kıbrıslı Türklerin bu gerçeğe ikna edilmeleri gerekiyor.

Annan Planı döneminde yapılan eylemlerde sokak bunu konuşmuştu. Özellikle Kıbrıslı Türkler bu yönü ile antlaşma sonrası sürece hazırdı, ama sonrasında başa gelen Toplum Temsilcileri Mehmet Ali Talat, Derviş Eroğlu ve Mustafa Akıncı, ‘bize güvenin’ sloganı üzerinden ve lobicilik mantığı ile görüşme sürecini devam ettirmektedirler. 

Cenevre’deki yeni görüşme trafiğinde, özellikle toprak ve mülkiyet konularına yoğunlaşılacağı açıklaması beklentiye yol açtı. Ancak Türk tarafı, garantilerin de konuşulacağı bir zirvenin tarihi karşılığı, ‘harita önerisi’ yapabileceğini ön şart olarak ortaya koydu. Yani Türk tarafı masaya toprak düzenlemesini içeren bir harita önerisi koymak için Türkiye’nin de yer alacağı başka bir zirvenin tarihini garanti etmek istedi. Buna karşılık Kıbrıslı Rumlar ise Türk tarafının önerdiği böylesi kritik bir zirve öncesi önerilecek haritanın kendilerini tatmin edip etmeyeceğini öğrenip, yeni zirvenin tarihine bunun üzerinden karar vermek istediklerini ortaya koydular…

GÖRÜŞMELER ÇÖKMEMİŞ GİBİ YAPILIYOR

Aslında Kıbrıs için tek sorun zirvenin tarihi değil. Basit gibi gözüken ama derin bir krize işaret eden bir durumdan bahsetmekteyiz. Türk tarafı bunu ‘Beşli’ zirve olarak tanımlamaktadır. 5’li zirve, yani Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumlar ve üç garantör ülke yani Türkiye, Yunanistan ve İngiltere…

Ama ilk garantörlük antlaşmasının imzalandığı 1959 yılından başka bir yerdeyiz, masanın resmi davetlisi olması gereken bir de Kıbrıs Cumhuriyeti var; antlaşma ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası kimliğinin başka bir zemine taşınmasına karar verilecek ve elbette mevcut uluslararası pozisyonlarını korunarak. Şu aşamada Kıbrıs Cumhuriyeti BM, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği gibi birçok yapının da üyesi konumunda…

Bundan dolayı örneğin çok konuşulmasa da Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi bir ülke ve Kıbrıslı Rumlar diyor ki aslında masada olması gereken diğer taraf da onlar. Bu nedenle Kıbrıslı Rumlar yeni yapılması muhtemel zirveyi ‘Çoklu’ zirve diye tanımlamaktadır. Yani bu konuda bir uzlaşma görülmemektedir. 

Davetlilerinde uzlaşılmayan toplantının da tarihini belirlemek zor görünüyor. Toplantı olmazsa Türk tarafı resmi olarak haritayı masaya koyma niyetinde değil. Yani görünürde kriz var. Buna rağmen görüşmeler çökmemiş gibi yapılmakta, masayı terk eden kötü çocuk rolünü kimse üzerine almamaktadır. Toplum temsilcileri böylesi görüşme sürecindeyken, Türkiye ise söylemde çözümü desteklediğini belirtirken, savaş pozisyonunu terk etmemekte kararlı izlenimi de vermektedir. Adadaki 40 bin askerin en azından bir kısmının çekilmesi konusu maalesef gündemde yoktur. Bunun yanında doğal gaz arama konusunda tehditkar açıklamalar yapılmış, AB Komisyonu da son raporunda bu konuyla ilgili Türkiye’yi uyarmıştır. Böylesi bir ortamda, somut koşullar analiz edildiğinde, aslında işlerin kötüye gittiğini söylemek gerekirken, halkla ilişkiler projesi çerçevesinde sürecin güzel ilerlediği mesajları verilmektedir.

Türk tarafının ‘Görüşme süreci tıkanırsa yolumuza bakarız’ açıklaması da, ayrı devlet tezinin ileriye taşınacağına yönelik tehdit içermektedir.Bunun yanında ABD-Rusya ilişkileri/çelişkilerinden sürecin nasıl etkileneceği de ayrıca bir sorundur. 

İKİ HALK DA EVİNDEN TAKİP EDİYOR

Herkes kendi çıkarı yönünde sürece bir yerinden müdahil olurken, 2003’te sokağa çıkarak görüşmeleri bir şekilde etkileyen adanın her iki halkı, biraz umursamaz, biraz kaygılı ve endişeli, biraz da umutlu ama süreci evinden takip etme tutumundadır… 

‘Yeniden güçlü şekilde sokağa çıkılabilir mi’ sorusunun cevabı da çok net değil… ‘Çıkılırsa etkisi ne olur?’ sorunun da cevabı belirsiz…

Her şey tam olarak bıçak sırtında…

Kıbrıs’ta bir antlaşma için söylenebilecek olan şudur; bütün mümkünlerin kıyısındayız…

*Yeni Kıbrıs Partisi Yürütme 
Kurulu Üyesi

ÖNCEKİ HABER

Başkanlık değil işsizlik sorun!

SONRAKİ HABER

UEFA Şampiyonlar Ligi | Galatasaray: 0 - Real Madrid: 1

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa