Madem ki fetva bize ait...

Madem ki fetva bize ait...

Ahmet Cengiz, ülkede yaratılmak istenen tek sesliliği ve buna karşı mücadeleyi yazdı.

Ahmet CENGİZ

Bild gazetesinin manşetten büyük puntolarla yönelttiği, “Diktatör Erdoğan, daha nereye varacak bu gidişat?” sorusunu, Türkiye Cumhurbaşkanı, artık kabak tadı veren o mahalle kabadayısı üslubuyla yanıtladı: “Bana ‘diktatör’ demişler, hiç umurumda değil. Bir kulağımdan girer, diğer kulağımdan çıkar!”

Peh, hiç umrunda değilmiş! Oysa gayet eminiz ki, açtığı binlerce “hakaret davası”yla ün yapmış bir zat-ı şahane, bu tür yakıştırmalar karşısında adeta öfke nöbetleri geçirmiştir. Her sabırlı insanın dahi tahammülünü zorlayan bu tahammülsüzlüğünün nedeni nedir diye sorulacak olursa, söyleyelim: Erdoğan, kitleleri kandırabildiği kadar kendini kandıramıyor. Zira, o kendini biliyor! Ve sırf kendisinin bildiğini, başkalarının açıktan dillendirmesinden haliyle müthiş rahatsızlık duyuyor. Bir nevi, mahremiyet ihlali denilebilir. Anlaşılır bir durum yani...

Anlaşılır olmayan ise; devlet yöneten bir siyasetçinin ve onun politik çizgisi üzerinde birlik sağlamış görünen koca bir devlet yönetiminin, cidden, ektiklerinden adamakıllı farklı bir şeyi biçebileceklerini iddia etmeleridir, ya da daha kötüsü, ummalarıdır! Gerçekten trajikomik bir sahnedir insanın burada gözü önüne gelen: Hacıyatmazlığına güvenen birini düşünün; bu kişi avucunun içindeki soğan tohumlarını ekerek, birbirinden güzel güller biçeceğini düşünmüyor sadece. Ayrıca, bu soğan tohumlarını, gül bahçesi vadederek etrafında topladığı insanların fiili desteğiyle ektiğinde, gül bahçesinin daha bir yeşereceğini iddia ediyor! Nitekim, umursamazlık modundaki konuşmasında aynen şöyle diyor Erdoğan: “İnanın, çalışalım, gayret edelim, hocalarım şu değerli öğrencileri hazırlasınlar biz bunları sollarız. Türkiye son 3 yıldır yaşadığı hadiseler sebebiyle kendisine yeni yol çizmiş bir ülkedir. Bizim için şu ne der, bu ne der diye bir ölçü yoktur.”

ÖLÇÜ, İNAT, GAZ VE BENZER ŞEYLER

Bu ölçü yokluğunun ölçüsüzlük olmadığına kanıt olarak ileri sürülen hadise ise, “Allah’ın bir lütfu” olarak yorumladıkları 15 Temmuz darbesinin “millet desteği”yle atlatılmış olmasıdır. Evet, bu vesileyle, Saray nihayet sokağa inmiş, üç hafta boyunca her gün şölen havasında kendine güven, hasımlarına korku aşılamış. Ve sokak, Saray’ın bir dahaki emrine kadar, evde teyakkuzda tutulmuş.

Evet, bu gelişmelerle birlikte, Erdoğan ve AKP’si; MHP ve devlet aygıtının çekirdeğiyle ittifakını yenilemiş, dahası çizgi roman kahramanı He-Man gibi “gölgelerin gücü adına güç bende artık” dercesine, Osmanlı kılıcıyla çok yönlü ve çok çaplı bir saldırıyı başlatmış.

Bunlar doğru olmasına doğru da, yine de hiçbir ölçüsüzlük, hiçbir uçmuşluk, ekme-biçmeye dair metaforumuzdaki o koşullanmışlığın tabiatını bir nebze olsun değiştirmez!

Açalım. Bir kere, kapitalist ilişkilerin hayli geliştiği bir dünyada tarihsel bakımdan bir tür geç kalmışlık, düne takılmışlık ile malul olan siyasal İslam, Türkiye gibi bölgesinin en gelişkin kapitalist ülkesinde, ittifaksız yapamaz. Erdoğan figürü ne kadar öne çıkarsa çıksın, AKP sonuçta bir koalisyon partisidir ve iktidar olmasına rağmen kendi dışındaki şu ya da bu siyasi güçle ittifak yapmadan edemez. AKP iktidarının yakın tarihi ise, farklı çıkarların bakiliğinin, değişen koşullarla birlikte nasıl yeni “iç çatışma”lara kaynaklık ettiğinin hazin hikayeleriyle doludur.

İkincisi hayatla inatlaşmak akıl kârı değildir, inatlaşırsanız hayat sizi takmaz, üstelik bu takmama hadisesi, inadınızın tavan yaptığı bir anda peydahlanır. Yani, ülkenin toplumsal, sosyal, kültürel sorunlarının doğasını, tevekkülle geçiştirebilir veya inatla reddedebilirsiniz, hatta bugünlerde olduğu gibi, cübbelerini ilikleyen “yargıçlar”la, militarist ve polisiye tedbirlerle zorla bastırabilir ya da bastırabildiğinizi düşünebilirsiniz. Ama neticede hapse attığınız, susturduğunuz, öldürdüğünüz o sorunların kendisi değil, onları dillendirenlerdir sadece! Dillendirenler olduğu için ama o sorunlar yok, tersine o sorunlar olduğu için dillendirenler var ve o sorunlar çözülmediği müddetçe de hep var olacaklardır!

Üçüncüsü; ekonomik gerçeklikler ve yasalar, bütün tarih boyunca hiçbir kralı, sultanı, zorbayı takmadığı gibi, “Reis”leri de takmaz, isterse “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olsunlar. ‘Parayı vatandaşa verin! Faizleri düşürün!’ fetvalarıyla, yasaları dini olmayan ekonomi ürküp hizaya gelmez. Vatandaşı sinsi demagojilerle kandırabilmek, ileri kapitalist ülkelerle Türkiye ekonomisinin arasındaki devasa farkları ortadan kaldırmaz. ‘Onlar yapıyorsa biz de yaparız’ şarlatanlığı, dışa bağımlılığı azaltmaz, cari açıkları kapatmaz, şişen balonları söndürmez, teknolojik devrimlere yol açmaz. Vatandaşa gaz vererek, gaz yataklarına sahip olunmaz!

Dördüncüsü ülkenin toplumsal ve sosyal gerçekliğine külliyen aykırı bir saldırganlıktan, yeni bir toplumsal düzenin inşası çıkmaz. Yeni bir düzen inşası, geniş ve sağlam toplumsal bir temeli gerektirir. Halihazırdaki halk desteğiyle AKP seçimler kazanabilir, hatta binbir dalavereyle fiili rejimine hukuki bir meşruiyet bile getirebilir ancak toplumun yarısından fazlasının karşı çıktığı, destek vermediği veya korkudan sesini henüz çıkarmadığı bir rejim dayatılamaz; dayatılırsa da ömrü uzun olamaz.

KONTRAST MADDESİ GİBİ

Ezcümle dünyanın, bölgenin ve ülkenin gerçeklikleriyle tezat bu faşizan pervasızlık ve uçmuşluğun sağlam ve kalıcı dayanakları yoktur. Onu güçlü kılan, konjonktürel durumlar ve eğilimlerdir. Ve hiç şüphesiz, bu konjonktürel faktörlerin de bir parçası olan, halk muhalefetinin bugünkü zayıflığı, ilerici ve devrimci güçlerin yetersizlikleridir. Fakat Erdoğan rejimi, ister istemez, adeta bir kontrast maddesi gibi, bütün bu zayıflıkları, yetersizlikleri, zaafları görünür kılmaktadır. Dahası tüm ilerici ve devrimci güçler açısından, bu zaaf ve yetersizliklerle barışık olmayı olanaksız hale getirmektedir. Ve daha önemlisi, bu şerdeki hayır bununla da sınırlı değil. Rejim, uçmuşluğunun pervasızlığıyla abandıkça, ister istemez karşıt cepheyi genişletmekte, şimdiye kadar bir araya gelemeyenleri bir araya gelmeye zorlamaktadır.

Dolayısıyla, bu negatif diyalektiği pozitif bir diyalektiğe evirmek mümkündür. Olmuş bitmiş bir şey yok, hâlâ ucu açık bir süreçteyiz. Usla, kardeşlik duygusuyla, halkların ortak özlemleri, çıkarları ve ihtiyaçlarıyla hareket edenlerin mücadelelerinin belirli bir dönüştürücü etkisinin olabileceği ve mevcut gidişatın toplumu 30-40 yıllık anlamsız dış ve iç savaşlara savurmasını engellemenin mümkün olduğu bir aşamadayız hâlâ!

Yeter ki, rejimce dayatılan dar ufka teslim olmayalım. Yeter ki, rejimin yarattığı politik, kültürel ve mezhepsel kutuplaşmaya hapsolarak, taktik esnekliğimizi yitirmeyelim, mücadelelerimizin çapının ve kitlesel dayanaklarının daralmasına müsaade etmeyelim. Yeter ki, bu uçmuşluk şerrindeki tarihsel hayrı görelim, yani maddi ilişkileri demokratik bir yaşama ziyadesiyle olgunlaşmış bir ülkedeki bu faşizan saldırganlığın kendi karşıtını geliştirmeden edemeyeceğinden emin olarak hareket edelim.

Hepimiz için açık olmalı ki, “Devir, naz niyaz ve şezlong devri değil”dir!1 Çetin bir dönemin başındayız. Bu durumda, yüzlerce yıllık mücadele geleneğimize yaslanarak alacağımız tutum da bellidir: ‘Madem ki fetva bize ait, verin ki basak bağrına mührümüzü!’

1Zamanın özelliğinin bu isabetli tasviri diken.com.tr’den Murat Sevinç’e aittir.

www.evrensel.net
ETİKETLER Tayyip Erdoğan