Uygar Coşgun: Kurtulsaydı o haftayı hastanelerde geçirirdik

Uygar Coşgun: Kurtulsaydı o haftayı hastanelerde geçirirdik

10 Ekim Ankara Katliamı'nda hayatını kaybeden Uygar Coşgun anısına...

Nilgün Yılmaz

Ankara Keçiören’deki bir caminin belediyeye peşkeş çekilmekten kurtulmasını bir avukat sağlamıştı, Alevi bir avukat: Uygar Coşgun. Bu, Uygar’ın kendi postuna değmediği halde dert edindiği onlarca meseleden sadece biriydi. Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası avukatıydı, 10 Ekim'de Ankara Katliamı'nda barış için can verdiğinde otuz iki yaşındaydı.

Uygar’ın hikâyesini hayat arkadaşı Mehtap, son birkaç aydır birlikte çalıştıkları bürolarında anlatıyor. Uygar’ın odası büronun uzak bir köşesinde, kütüphanesinde klasik bir daktilo var. Özel zevkiymiş, epey zaman ve para harcayıp tamir ettirmiş. Çiçekler, arkadaki Atatürk portesi, Themis heykelciği, küçük oğlu Sarp’ın bir fotoğrafı ve bir gemi maketi... Sade, temiz ve düzenli bir oda.

Mehtap, Uygar’ın fotoğraflarını bir klasörde toplamış, her bir fotoğrafı hikâyesi ile anlatıyor, anlatırken yeniden yaşıyor.

Uygar Coşgun Çorumlu bir baba ve Sivaslı bir annenin ilk çocuğu. Bir de erkek kardeşi var; Utku, henüz üniversite öğrencisi. 1982 yılının nisan ayında Ankara’da doğmuş Uygar. Annesi sınıf, babası matematik öğretmeni. Kırıkkale’de bir düğünde tanışıp, fazla geçmeden evleniyor, on ay sonra da Uygar’ı kucaklarına alıyorlar. Bu sırada Diyarbakır Çermik’te görevdeler; Nuray Hanım Uygar’ı dünyaya getirmek için Ankara’ya geliyor. Babası Uygar’ı otuz yaşında kucağına alıyor, ki Uygar da ileride aynı kaderi paylaşacak. Çocuklarına düşkün bir ebeveyn, varlıklı olmamalarına rağmen Uygar sıkıntı çekmeden büyüyor. Yazları hem tatile hem köye gitme şansı buluyor, onlarca küçüklük fotoğrafı var. Hiç şımarmamış. Dört yaşında okumayı öğrenmiş, annesi korkmuş okumaktan soğur diye, iki sene hiçbir şey vermemişler eline okuyacak. Okul yılları önce Tarsus, sonra Mersin’de geçmiş, başarılı bir öğrenci. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanması zor olmuyor. Zaten hep avukat olmak istemiş. Dört buçuk yılda bitiriyor fakülteyi. Okul yıllarında iyi arkadaşlıklar kuruyor. Sonra da fırsat buldukça gidiyor Diyarbakır’a, şehre sevgisi hiç dinmiyor. Okul bitince Mersin’e dönmek yerine Ankara’ya geliyor. Staja başlıyor. 2007 yılında hayatının aşkı Mehtap ile tanışıyor.

AMATÖR ÂŞIK

Mehtap Dokuz Eylül Hukuk mezunu, okuldan sonra Ankara’ya ailesinin yanına dönüyor. Hukuk Gündemi dergisinde birlikte çalışıyorlar. Her toplantıda Mehtap’ın yanındaki sandalyeyi kapıyor Uygar. Bu adı konmamış sevdalık sürecini Mehtap yüzünde sıcacık bir gülümseme ile anlatıyor: “Telefonumu çaldırırdı, geri dönünce 'Yanlışlıkla aradım' derdi. ‘Bu kadar mı acemi olunur’ diye gülerdim. Benle ilgili her şeyi araştırır, ağzımı arardı. Eylülde tanışmıştık, mayısta resmen birlikte olmaya başladık. Dans edebilen nadir erkeklerdendi. Maço değildi. Hep beni gözetirdi, ama boğmazdı. O kadar doğal bir ilgiydi ki... Olduğu gibi davranır, çoğunluk eline yüzüne bulaştırır ve bunu hiç umursamazdı. Üç yıl sonra 15 Mayıs'ta evlendik. Sonra da hiç ayrılmadık.”

Mehtap’ın ailesi de Uygar’ı çok seviyor. Tanıştıkları zaman yüzü öyle kızarıyor ki, aile “Utanabilen birini bulduysan doğru insandır” diyor Mehtap'a. Nişanlanıyorlar. Askerliğini Zonguldak’ta uzun dönem yapıyor. Şubenin bahçesinde Mehtap için güller yetiştiriyor. Mehtap da sık sık ziyarete gidiyor.

Dönüşte Hitit Dernekleri Federasyonu için çalışmaya başlıyor, diğer yandan bilişim üzerine yüksek lisans yapıyor. Kendini geliştirmeyi seven biri, İngilizce ve Almanca biliyor. Bu arada sendikaya da destek veriyor. Sonrasında sendikanın kadrolu avukatı oluyor.

ÇETİN BİR MÜCADELENİN MEYVESİ: SARP

Ve babalık serüveni. Mucize bir bebek, tam bir sürpriz. Mehtap sağlık sorunlarından dolayı anne olmayı ummazken, iki buçuk aylık gebe olduğunu öğreniyor. Ancak gebeliğin yirmi sekizinci haftasında HELP sendromuna yakalanıyor. Nadir görülen bir sendrom, anne ve bebeğin ölümüne yol açma tehlikesi çok yüksek. 2013'ün temmuz ayı, Gezi protestolarından hemen sonra. Acil doğuma alınıyor, ardından uzun bir bekleyiş. “Büyük Doğum’da doğdu, büyük trajedilerin yaşandığı hastanede” diye tarif ediyor Mehtap. İsmini Sarp koymuş Uygar, tesadüf olmasa gerek. Otuz altı santim, bir kiloluk bir bebek. Mehtap ölüm tehlikesini atlatana ve Sarp kuvözden çıkana kadar iki ay geçiyor. Sarp’ın ilk fotoğrafı dört aylıkken çekilebiliyor.

Bu zor günleri atlatmalarını en çok da Uygar’ın fedakâr ve sadık tabiatı sağlıyor. “Beni iyileştiren Uygar oldu. Bebeğimi kucağıma alamamıştım, anne gibi hissetmiyordum kendimi. Uygar’ı ilk kez o zaman ağlarken gördüm. Bir gün ‘Seni gülümsetebilmek için ne yapabilirim’ diye sordu. 'Bir pazar kahvaltısı' dedim. Ben hastaneden çıktıktan sonra, istisnasız her pazar kalkıp kahvaltı hazırladı; bunu bir ömür yapacağına söz verdi. O cumartesi yaşanmasaydı, ertesi gün de hazırlayacaktı, eminim. Artık pazarları kahvaltı edemiyorum.”

Sarp’ın doğumundan sonra Uygar’ın ailesi de Ankara Batıkent’e yerleşiyor. Sarp ve Mehtap ise Tuzluçayır’da oturuyorlar. Son iki yıl kendini Mehtap ve Sarp’a adıyor. Sarp’ı ilk kez Kızılay’a ve Anıtkabir’e götürdüğü anların fotoğraflarını gösteriyor Mehtap. Kristal bir kadeh gibi tutuyor oğlunu.

“FELEK YIKTI”

Uygar’a şekil veren insanlardan biri de dede Burhan Bey, annesinin babası. Demiryolu çalışanı dede ile iki buçuk yaşından itibaren iki yılı aşkın birlikte yaşıyorlar. Burhan Bey mütevazılığı ve nezaketi ile ilk anda insanın kalbine dokunuyor. Tane tane konuşuyor. Cumhuriyet değerlerine bağlı, diğer yandan yüzünden insan sevgisi akıyor.

Uygar’ın trenlere bağlılığı bu yıllara dayanıyor. “Fevkalâde bir çocuktu. Annesinin dizine yatar, göz göze gelir, tatlı laflar ederdi. Okşayarak yüzlerimizi, ellerimizi tutarak, benden ya da anneannesinden bir şeyler isterdi. Oyuncaklara düşkündü. İşe gidiş gelişlerimde onu da götürürdüm lokomotiflere. Trenleri sever miydi? Sen ne diyorsun? Uzun lokomotifler içinde trenleri izlerdik, makinistler de severdi Uygar’ı. Sorular sorardı trenlerle ilgili, meraklıydı.”

Burhan Bey, gözleri dolu dolu Uygar’ı anlatırken, en çok da geride kalan anne ve babasına yanıyor. “Bütün varlıklarını çocuklarına adadılar. Topluma faydalı birer fert olsunlar diye mücadele ettiler. Yetiştirdiler, hayata atılmasını sağladılar, ama felek yıktı. Bu zalim katliam aileyi yok etti. Kolay atılacak bir acı değil. Onları tekrar hayata kazandırmak çok zor. Bir büyük olarak ben atarım dedim ama, gün geçtikçe de daha da koyuyor. Ara sıra yazıhanesine gelirdim. Parası olmayandan tek kuruş almazdı. Hayata yeni atıldığı, yokluk içinde olduğu halde insanlığı bırakmamıştı.”

ÇİÇEK TAŞIMAKTAN ÇEKİNMEYEN ADAM

Uygar neşeli bir çocukmuş. Fotoğrafların çoğunda gülümsüyor. Sessiz, mülayımmış, ama melankolik değil. Kolay iletişim kurar, kendini hemen sevdirirmiş. Mehtap, zekâsıyla sivrilmeyi sevmeyen biri olduğunu söylüyor: “Yüzü kızarırdı, yüzü kızaran kaç kişi kaldı?”
Kadim dostları olanlardanmış; az, ama kardeşliğe varan arkadaşları varmış. Burhan Bey torunlarına eşit davranmak için sürekli takım değiştirirmiş, hangi takım biraz güçsüz düşse ondan yana olurmuş. Mehtap’a göre bu özellik olduğu gibi Uygar’a da geçmiş: “Uygar o mitinge barış için gitti. Öleceğini bilse yine giderdi. O gün Uygar’ı bulamayınca kesin birilerine yardım ediyor diye düşündük. Katliamdan sonra Türkiye’nin dört yanından insanlar aradı, o kadar çok insana yardım etmiş ki. Büyük bir manevi miras bırakmış.” Dede Burhan Bey de Uygar’ı en çok yardımsever tarafıyla yâd ediyor. “O kadar demokratik bir yapıya sahipti ki. Fikri ne olursa olsun, her insanı sadece insan olarak değerlendirirdi. Ölüme layık değildi. Şimdi yetiştirdiği küçük Sarp’la teselli buluyoruz. Tıpkı ona benziyor.”

Sadece insanları değil, hayvanları da seven biriymiş, “Onların da başını biri okşamasın mı” dermiş. Katliamdan yirmi gün kadar önce yolda gördüğü bir köpek cesedini durup kenara kaldırmış. “Bu hayvan daha fazla acı çekmemeli” diye düşünmüş. Katliam günü Mehtap’ın gözünün önünde o köpeğin cesedi varmış.

Eğlenmeyi severmiş, düğünlerde piste ilk o çıkarmış. Çok iyi yüzücü, sıkı bir Fenerbahçeliymiş. Mehtap’ın hamile olduğunu öğrendiğinde ilk aldığı şey, minicik bir Fenerbahçe forması olmuş. Yemek seçen biri değilmiş, dört şeyi sevmezmiş; dereotu, brokoli, enginar ve kereviz. Baklava ve şalgama ayrı bir düşkünlüğü varmış. Düzenli spor yapar, grip bile olmazmış. Hem Ahmet Aslan, hem Atiye çalarmış arabasında.

Çocuğuna her hafta bir oyuncak alırmış. Kendi çamaşırlarını ütüler, katlar, çocuğun altını değiştirirmiş. “Çok doğru bir hamurdu, çok güzel şekillenmiş ve şekillenmeye devam eden. Siz bir adım atsanız iki adım atardı” diye anlatıyor kocasını Mehtap. Çok az çift aynı ofiste bir aşkı yıpratmadan çalışabilir, onlar başarmışlar. Çiçek aldığında kızarmış Mehtap, ne gerek var diye. Şimdi her hafta o Uygar’a çiçek götürüyor.

“EFSANE OLACAK”

Bütün aile son kez bayramda köyde bir araya gelmiş. Uygar elma toplamış ağaçtan. “Bayram köyde güzel” diye yazmış Facebook duvarına. 9 Ekim günü sendikadaki arkadaşlarıyla bir whatsapp grubu kurmuşlar. Katliamdan on saat bir dakika önce son mesajını yazmış: “Efsane olacak.”

Nisan ayında Ankara Garı’nın önünde çekilmiş bir fotoğrafa bakıyoruz. Gar lokantasında yenmiş sıcak bir aile yemeğinin hatırası. Uygar dedesiyle Ankara’da kaldığı yıllarda da garın yanıbaşındaki lojmanlarda çekilmiş bir fotoğraf var. Üçüncü kare ise katliamdan sekiz dakika öncesine ait. Uygar çekmiş. Aynı mekânda üç neşeli fotoğraf. Sonrası acı.

“O gün erkenden uyandı, ki normalde zorlanır. Hava çok güzeldi, ne giyeceğine karar veremedik. Erkenden orada olmak istemişti, ‘İnadına mı oyalanıyorsun’ diye çıkıştı. ‘Uygar gitmek zorunda mısın’ diye sordum. ‘Gitmek zorunda olmasaydım gitmezdim' dedi. Bu cümleyi duyduktan sonra bir şey diyemezdim. Büronun kapısının önünde, şu ağacın gölgesinde ayrıldık. Sabah erkenden Sarp’a tost yapıp, sarıp yatak odası aynasının önüne bırakmış. Kaç baba yapar bunu? O akşam eve geldiğimde beni yatak odasına götürdüklerinde aynanın önünde tostu gördüm. O acıyı tarif edemiyorum. Birine emek veriyorsunuz, onunla bir dünya kuruyorsunuz, çocuk sahibi oluyorsunuz, birileri gelip elinizden alıyor.”

“Ben Uygar’da kabahat bulamıyorum. Bazıları ‘gitmeseydi’ diyor. Ama Uygar katledildi, canı hiçe sayıldı, kalleşçe... Kimse bir kan gölünde ölmeyi hak etmiyor. Üstelik Uygar’ı kan tutardı, ölüm kelimesini kullandırmazdı, ölmeyecekmiş gibi yaşardı. Biliyorum ki kurtulsa hayatını buna adardı. O haftayı hastanelerde geçirirdik. Hâlâ küçük Veysel için ağlıyor olurdu. Elimde kalan, acı çekmeden öldüğünü bilmek ve cenazesini tek parça teslim alabilmekti. Bir de Sarp...”

Mehtap içindeki büyük acıyla ayakta kalmanın yollarını arıyor. Oğluna ve mesleğine tutunuyor. Uygar’ı kaybettikten on beş gün sonra rüyasında görmüş. “Artık ağlamanı istemiyorum” demiş ona. Mehtap artık Uygar’ı ziyarete gittiğinde ağlamıyor. Onunla sohbet ettiğimiz cumartesi günü de mezarlığa gitmişti, Ankara'da katledilenlerden Sevgi Öztekin'in mezarını da ziyaret etmiş. Sevgi Hanım’ın eşi Zeki Bey ile sevdiklerinin mezarları hakkında konuşuyorlar. “Sevgi Hanım’ın yanında biri daha vardı” diyor, “Onunki normal ölümdü değil mi?” Normal...

Kaynak: http://101015ankara.org/post-post/

www.evrensel.net