Ebru Mavi: Hiç arkasını dönüp gitmezdi

Ebru Mavi: Hiç arkasını dönüp gitmezdi

10 Ekim Ankara Katliamı'nda hayatını kaybeden Ebru Mavi anısına...

Rengin Arslan

Masanın üzerinde duran ses kayıt cihazının dalgaları bir inip bir alçalıyor. Bazen dümdüz, dalgasız bir deniz gibi uzanıp gidiyor. Büyük sessizlikler giriyor yüksek dalgaların arasına.

Yirmi yaşında, 10 Ekim günü hayatları parçalayan o büyük sesin götürdüğü canlardan biri olan Ebru Mavi’yi, o koca meydanda onun yanı başındayken sağ kurtulan dayısı İsmail İşli anlatıyor.

Bir yükselip bir alçalan, bir susup bir ağlayan sesiyle Ebru’nun sesinden dem vuruyor.

“Ebru bizdeki her Alevi Kürt gibi türkü söylerdi. Sesi çok güzeldi. Kum Gibi’yi çok güzel söylerdi. Bu çardağın altında söylemişti bir. Bir de orada ben yoktum ama anlattılar, bir kına gecesinde Kürtçe kına türküsünü söylemiş. Yaşı gereği ilk kez öyle giyinip, süslenmiş, gitmiş. Herkes oradaki türkü söyleyişini hatırlıyor.”

Bir de bir yetenek yarışmasının elemelerine katılmış Ebru. Videosu var. Adını söylediği anda başlıyor kayıt. Gözlerinin içi gülerek ''Ebru Mavi'' diyor. Çok heyecanlı. Dillere destan gamzesi her zamanki gibi yanağında. Yaşını, telefon numarasını soruyorlar. Mikrofona nefesi vuruyor. Baştan aşağı telaş.

Birazdan türküsünü söylemeye başlıyor. Gözlerini kapatıyor. Telaş da heyecan da ağırbaşlı bir türkünün satırları arasında kayboluyor: “İşte gidiyorum çeşm-i siyahım...”

Gözleri kapalı devam ediyor bir süre, sanki gerçekten bizden çok uzaklara gitmiş gibi. Sonra birden geri dönüyor. Gözlerini açıyor. Söylemeyi sürdürüyor; türkünün sözlerinin ağırlığı yerleşmiş yüzüne. Gelen dize, giden kadar ağır:

“Ötmek istiyorum viran bağlarda, ayağıma cennet kiralansa da.”

Ebru’nun sesi orada kalıyor. Gelişip, güzelleşemeyecek; katıldığı bu yetenek yarışmasının elemelerinin sonuçlarını bilemeyecek; Elbistan’da onun cenazesini kaldıran kadınların sesleri, zılgıtlar yeryüzünün altına gömülmeden ona eşlik eden son ses olacak.

Yazılıp çizildi. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nde Kimya Bölümü’nde ikinci sınıftaydı. Beyaz önlüklü, ağır başlı, hafif tebessüm eder haliyle bir fotoğrafı vardı stajı sırasında bir laboratuvarda çekilmiş. 10 Ekim Barış mitingine dayısını görmeye gelmişti dediler. Peki Ebru o gün sadece dayısını görmeye mi gelmişti?

Hayır, diyor dayısı. Sivas Katliamı’nı, Turgut Özal’ın ölümünü, Ahmet Kaya’nın hayatını araştırmaya başlamış, meraklı, sorgulayan, bu ülke neresi diye soran, öğrenen genç kadın Ebru.

Dayısı şöyle özetliyor: “Yeni yeni politik kimliğini kazanmaya çalışan bir genç kadın olduğu için orada hayatını kaybetti. Aktif, toplantılara katılan, bir siyasi hareketin içinde bulunan biri değildi. Türkiye’de onun yaşındaki pek çok kişinin sorguladığı gibi 'niye böyle, biz kimiz' diye soran ve araştıran bir çocuktu. Ben gitmesem o yine gidecekti. Programın afişini bulup bana gönderdi bir gece önceden. 'Orada buluşuruz' diye yazdı. Ben gitmesem de Ebru oraya gidecekmiş zaten, ki ben varmadan o alana gelmiş.”

Üstelik dayısı istemese de...

Böyle bir tereddüt, böyle bir “o gün kapıdan çıkmasını hiç istemedim”, “o gün o buluşmaya gitmesin diye ikna etmeye çalıştım” hissiyatı her buruk hikâyenin içinde vardır belki. Buradan da eksik değil. Çünkü dayısı hiç gelmesini istememiş alana.

Tek bir kaygısı var. O da Ebru’yu alanda bulamamak. Ankara’yı bilmiyor dayı çünkü.

Bir de kaygıya ek, elinde Ebru’nun gelmeyeceğine ilişkin güçlü deliller var. O delil, Ebru’nun sabah uykusuna düşkünlüğü: “Kalkmaz öyle sabah uykusunu bırakıp kolay kolay. Çok önemli bir şey olması lazım.”

Öyle ya, küçük kara gözleri, yüzünden eksik etmediği gülümsemesi, türkülerle çağlayan sesi, heybetli duruşu, ikinci sınıfını okuduğu bir üniversitesi olsa da, daha uykularına kıyılamayacak yaşta Ebru. Ben uyanmayacağım dese bir Pazar sabahı, kim tutup kaldırabilir onu kollarından?

Uyandı Ebru uykusundan o sabah. Erkenden alana gitti. Alanya’dan HDP ekibi ile birlikte gelen, ilçenin eş başkanı dayısını buldu. Bulmaya çalışırken uzun uzun telefonda konuştular.

Sen hangi pankartın önündesin? Sağında ne var? Hangi bayrakların yanındasın?

O sırada dayısı bulunduğu yeri tarif etmeye çalışırken önündeki havuzdaki kuşların adını söyleyecek olmuş; bilememiş; bilemeyip kuğu demiş de, unutulmayacak bir kahkaha atmış Ebru. Kulaklarda çınlıyormuş hâlâ.

Sora sora, konuşa konuşa, düğün alanı gibiydi, bayram günü gibiydi diye tarif edilen alanın, bomba patlayacak yerinde kavuştular.

Buluştuklarında bir cümle de kalmış aralarında öyle gülücükler arasında. Dayı demiş ki: “Seni bulmak için ne kadar uğraştım, niye geldin. Gelmeseydin.” Sonrası kucaklaşma.

Bir de ses çıkarmak için alınan rengârenk düdükler. Bir de “öğrencidir ne de olsa” diye pantolonun bir cebine Ebru için ayrılan ama verilemeyen harçlık.

Ebru öyle giyime kuşama, alışverişe, paraya düşkün olduğundan değil. Zira hiçbir ay sonrasını hesaplayarak yaşamamış Ebru. O gün ne lazımsa o, o gün bir şey lazım değilse, ne gerek var!

Hızlı yaşadı diye özetliyorlar onun bu hallerini.

“Hayatında her şeyi çok hızlı yaptı, çok çabuk yaptı. Daha yaşı dolmadan motor sürdü. Boyu arkadaşlarından uzundu. Okullarını hemen bitirdi. Hiç boşluk vermeden üniversiteyi kazandı. Üniversitede yine yaşıtlarından çok üzerinde hareket eden bir genç kadındı. Çok yüksek bir karakteri vardı. Bir ay sonrasına yetecek bir şeyi olmadı. Hep küçük bir gardırobu, az kıyafeti, az bakım malzemesi oldu. Hızlı bir yaşamı oldu yani.”

Arkadaşlıklara, dostluklara gelince yavaşlıyor bu deli gibi akan ruhu. Kimse gelsin geçsin istemiyor, tutuyor insanları, kırgınlık nedir bilmiyor. Herkesi kazanmaya çalışıyor. “Hiç arkasını dönüp gitmezdi” diyor dayısı.

Her kesimden arkadaşları olduğunu anlatıyor. “Okulda artık yavaş yavaş oturan politik kimliği gereği, bölgeden insanlarla yakındı ama herkesle arkadaş olabilecek biriydi. Ayırmazdı kimseyi.”

Alanya’da bir kahvaltı salonu var İsmail İşli’nin. Ebru da burada çalışmış Ankara’da üniversiteyi kazanmadan önce. Üzerlerinde bir örnek tişörtler, servis yaparken fotoğrafları var. Saçları daha uzun, henüz büyümemiş bir çocuğun yüzü, ellerinde hafif de acemilik seziliyor sanki.

Ama her şeyi çabuk öğreniyor Ebru. Servise, temizliğe yardım ediyor. Mutfağa giriyor.

Buraya gelip gidenler ise onu en çok gülümsemesiyle hatırlıyor.

Dayı İsmail İşli, on dört gün komada kalıp yirmi üç gün sonra Ankara Dışkapı Hastanesi’nden Alanya’ya işinin başına döndüğü zaman komşuları Ebru’yu şöyle soruyorlar ona:

“İsminden emin olamadık ama biz gülen bir yüz hatırlıyoruz. Gamzeli, birini gördüğünde hemencecik gülen, merhaba derken gülen... O mu öldü? O gülen kız mı?”

Güleryüzlü olduğu kadar güçlü bir karakter, güçlü olduğu kadar baskın, sözünü dinletiyor.

Üç kardeşin en küçüğü. Evde, o bir şey yapılacak diyorsa yapılıyor. Canı bir yemek istiyorsa, bulunup getiriliyor, alınıyor, pişiriliyor.

10 Ekim’de ölenlerin isimlerini ezberlemek, içimize çekip unutmak istemediğimiz anlar oldu. Onlardan birinde Ebru’nun soyadına dikkat etmiştim.

Biraz da o yüzden konuşuyoruz şimdi Ebru’nun yüzmeyi ne kadar çok sevdiğini. Denizde uzaklara açılmaya bayıldığını, dayısı ile birlikte ara ara daldıklarını...

Sıralı ölümlere edilen duaların her geçen gün beyhude kaldığı bir çağda yirmi yaşındaki bir genç kadının dalıp gittiği uzakları ise artık hiç bilemeyeceğiz.

Ölüm listelerinde bir isim, karanfillerden bir karanfil, posterlerde bir resim olmayı ister miydi hiç?

“Ötmek istiyorum viran bağlarda, ayağıma cennet kiralansa da” derkenki gözleri, sesi dinleyen kimsenin kulağından gitmiyor.

Viran bağlar bâki, Ebru Mavi’nin sesi eksik.

Kaynak: http://101015ankara.org/ebru-mavi-2/

www.evrensel.net