Çorapları kirlenen ve kirlenmeyen çocuklar

Çorapları kirlenen ve kirlenmeyen çocuklar

'...Erkek gibi kızlar değildik, sümme haşa, kız gibi kızlardık, adam gibi oğlanlardı...'

Ayşen AKSAKAL

Ben çocukken okul çoraplarımın dizleri hep dikişliydi.
Çünkü düşüyordum habire. Her gece iş yorgunluğu, evde yemek telaşı üzerine bir de oturur, çorapları dikerdi annem.
Bazı kızlar ise çorapları hep bembeyaz, yakasının düğmesi kopmamış hatta iki yanda sımsıkı toplu saçları katiyen tüy tüy kabarmamış halde çıkarlardı okuldan.
Onların defter kenarları katlanmaz, kalemleri kaybolmaz, silgileri parçalanmazdı.
Çünkü onlar koşmaz, merak etmez, sorgulamazdı. Emre itaat, yönetime biat eder, sözlü notunda full çeker, tüm aferinleri kaparlardı.
Dersleri vasat olsa da aldıkları ilgi büyük olur, çalışkanlıklarından sual olunmazdı.
Onlara sır verilmezdi, verilen her sır müdürden cezasıyla geri dönerdi.
Erkekler için de böyleydi. Bazılarının önlük kolları parlamaz, dirsek yerleri incelmez, bembeyaz yakaları kirlenmez, saçları asla müdür kontrolüne takılmazdı.
Onlar ancak yönetim isterse maça girer, formasız sahaya çıkmaz, kızlarla zaten muhattap bile olmazlardı.
Biz çorapları yamalı kızlar, daha ziyade kapı yanında tek ayak sırasındaki çocuklarla arkadaşlık ederdik. Onlar bizimle evden getirdikleri soğuk yumurtalarını paylaşırdı. Önlüğümüzün kuşağını çekerlerdi elbet ama okul yolunda da çantamızı taşırlardı. Ve bir gün bile müdürün kulağına tek bir hatamızı fısıldamazlardı.
Yapma denileni yapmanın merakındaydık, isyan bayrağı hep elimizdeydi.
Sorgulamadan kural kabul etmez, hatayı tecrübe etmeden uslanmazdık. Devinimimiz bitmezdi. Hep hareketliydik, kazan gibi kaynardık.
Koşarken çarpışır düşerdik, basket potası kolumuzu çizerdi, okul kapısı parmağımızı sıkıştırırdı, merdiven trabzanından kayarken bacak kırılır, salıncaktan atlayınca kafa yarılırdı.
Sürekli façalanırdık.

Biz kızlara büyükler derdi ki; “bak iz kalacak sonra vücudunda, evde kalırsın alimallah.” Bizi izimiz yüzünden almayacak adamın biz alnını karışlardık.
İnadına sıçrardık 15 basamak merdivenlerden aşağıya, futbol maçlarında forvet olacağım diye tutturur, tırmanılan ağaçların en üst dalından en olgun meyveyi alacağım diye korkmadan basardık ince dallara. Erkek gibi kızlar değildik, sümme haşa, kız gibi kızlardık, adam gibi oğlanlardı.
Yaramız eksik olmadı bu yüzden.
Yanık, kesik, çizik, kırık, çıkık...
İhtisasını yaptık yaranın.
İlk an hissetmezsin yarayı. Hele de bir koşu tutturmuş ya da oyunun en heyecanlı yerindeysen. Bazen ince bir kan sızar, hafiften ıslaklık ya da gıdıklanma hissedersin. Bir an önemsemezsin. Sonra bakarsın ki derin.
Biraz vakit geçmeye başlayınca, acısı vurur.
Yayılır tüm vücuduna. Yara neredeyse nabzın orada atmaya başlar.
Üzerine düşmezsen yaranın, onunla uğraşmazsan mikrop kapar, iltihap olur. Olay büyür. Dert derdi doğurmaya başlar.
İyileşmen zorlaşır.
Yara kabuk tutmaya başladığında ise, sabredeceksin.
Vakti gelince, ağır ağır koparacaksın kabuğu.
Altından kan gelmemeli, iyice kabuklanmış olmalı.
İşte o zaman, değme keyfine.
Öyle zevklidir ki kabuğu koparıp altından gelen, iyileşmeye başlayan deriyle kavuşmak.
Çektiğin acılara değer adeta.
Büyüdük, yaralarımız bitmedi.
O bembeyaz çorapları asla kirlenmeyen kızlar ile yakaları her daim kolalı oğlanlar da aynı kaldılar.
Kızlar müdür bey ne derse onu yapmaya devam ettiler, pek dersten anlamasalar da, ezberle idare ettiler.
Çalışkanlıklarından yine sual olunmadı.

Dedikleri müdürü tatmin ettiği sürece doğru mu değil mi bakılmadı. Giyindiler, süslendiler, müdürün yanında okul kürsüsü yerine, ekranlara çıkıp gür sesle, ezberletilmiş şiirler okudular.
Oğlanlar da değişmedi, kolalı yakalar gitti yerine saçlar sımsıkı jölelendi. Yine yükümüzü umursamadılar, yine kendi beslenmelerini tek başlarına yiyip kimse ile paylaşmadılar.
Bizim yaralarımız yaşanmışlığımız oldu.
Koşmaktan, düşmekten, kaynaşmaktan korkmaz olduk. İyileştiğini gözümüzle gördüğümüz ve kabuğu koparmanın hazzını tattığımız için.
Biz müdür aferinlerini nakite dönüştüremedik belki ama mahalle maçlarında ayrılmaz takımlar kurduk. Erketede bekledik bekçiler gelmesin diye, birbirimizi bir şekil hep kolladık.
Şimdi büyüdük. Yaralarımız da daha büyük ve derin.
Üzerine tuz basılıyor her gün. Ortalık mikrop dolu, adeta beter olalım diye saçılıyorlar üzerimize.
Bazen isim haykırıyoruz; ama yakan top ciğerimizi yakıyor, eğlendirmiyor. Çağırdığımız adlar, bir bir ayrılmış aramızdan ya da özgür değiller artık top peşinde koşacak kadar.
Yaralarımıza iyi bakmaya çalışıyoruz; iyilikle temizliyor, üzerine dostluk sürüyor, paylaşımla sargılıyoruz.
Acısına dayanamadığımızda, bir araya gelip birlikte haykırıyoruz.
Her yara kabuk bağlar. Beni bu sıralar hayata bağlayan şey; o en son, en kuru kabuğu kaldırdığımda göreceğim manzara.
Hayali bile yeter. Elbette iz kalacak uzun bir süre, ama altından yeni bir deri gelecek, daha genç, daha diri.
Kabuk ise, elimizde unufak olup dağılacak çöpü boylayamadan.
Umarım tez zamanda atlatırız, hepimize acil şifalar, geçmiş olsunlar dilerim. Kendimize, birbirimize iyi bakmaya devam edelim.

www.evrensel.net
ETİKETLER Ayşen Aksakal