30 Ekim 2016 16:44

Bir dil, bir tokat!

Alilerin, Ayşelerin hayatlarını düşlemekle geçerdi hayatımız. Bu düş ensemize inen tokatlarla bozulur, düşünü kurduğumuz kitaptaki çocuklara küserdik.

Paylaş

Sertaç KAYAR

Türkçe ile Kürtçe arasında bocaladığımız ve bilmediğimiz her Türkçe kelimenin karşılığının dayak olduğu yıllardı. Dayak da olsa o yıllarda kaldık. Çünkü orada çocukluğumuz ve çocukluk arkadaşlarımız vardı. Onlardan biri de Hüseyin’di. O da Türkçe bilmeyip dayak yiyenlerdendi. Arkadaşlığımızı pekiştiren de bu oldu.
Kar kış dışında kimsenin bize uğramadığı zamanlardı. Küçük bir köy okulunun karla kaplı bahçesinde siyah önlükleriyle hatırlarım onları. Aynı köyden olsak da kimimizin maddi durumu iyi kimimizin kötü ama ortak yanımız vardı hepimizin. Ve bu bizi birbirimize biraz daha yakınlaştırıp, başkasına yabancı kılıyordu. Türkçe bilmiyorduk. Herkesin sabah okula bir odun getirmekle yükümlü olduğu bir zaman diliminde, okuyamadığımız kitaplardaki Alilerin, Ayşelerin, Mehmetlerin hayatlarını düşlemekle geçerdi hayatımız. Ve bu düş ensemize inen tokatlarla bozulur, düşünü kurduğumuz kitaptaki çocuklara küserdik. Türkçe bilmediğimizi bile bile bizimle Türkçe konuşup cevap veremeyince elindeki cetvelle bize Türkçeyi öğretmeye çalışan bir öğretmenimiz vardı. Çok iyi koşardık, iyi hayvan beslerdik, bir fidana, ağaca bakmasını da iyi bilirdik ama Türkçe bilmezdik!
Abim ile dönüşümlü okula giderdik. Sabah ben okula gider, abim de hayvanları otlatmaya giderdi. Öğlen de ben giderdim, o da okula gelirdi. Bu konuda çok anlaşamazdık onunla. Okula gitmeyi bir sıra dayağı olarak görüp hayvanları otlatmak daha cazip gelirdi. Abimle tek kavgamız buydu.
Çocuklardan birinin sobayı yakmasıyla ders başladı. Öğretmen Matematik ile başladı ve ilk sıradakine sordu “2 kere 3?” diye sordu. Hepimiz güldük. Öğretmen anlamadı tabi ve çıkıştı hemen “Ne gülüyorsunuz?” diye sordu. “2 kere 3” içindeki “kere” kelimesinin bizdeki karşılığı “ker” yani “eşek”ti. Öğretmenin arkadaşımıza kızdığını ve ona “eşek” dediğini sanırdık. Tabi az çok bilenlerimiz vardı ve onlar dayaktan kurtulur ama biz bir türlü kurtulamazdık ve sonuç yine cetvelli dayak oldu. Hüseyin ile göz göze gelince bir daha güldük. Sonrası malum. Dayak yedikten sonra ben Hüseyin’e, Hüseyin de bana baktı ve yine güldük ama bu defa öğretmen görmedi. Dersten sonra dışarı koşup yediğimiz dayağın esprisini yapıp bu kez kahkaha ile güldük.
Hâlâ siyah ve çizgili takım elbise görünce ilk aklıma gelen ilkokul öğretmenimiz oluyor. Her gördüğümde yediğim dayaklar ve ceketi üstüme geldiği sırada ağzıma kadar giren tuhaf bir parfüm kokusu... O gün keyifli gelmiş ve herkes “Türkü söyleyecek” dedi. Anlamını bile bilmediğimiz şarkıları ezberlediğimiz ve dayak yiyerek şarkı söylediğimiz yıllardı... O zamanlar “Mihriban” vardı dilimizin ucunda ve havaya kalkan eli görünce ilk aklımıza gelen türkü olma özelliğine sahipti. Tabi yarin yarattığı heyecanı bilmezdik ve “Yar deyince kalem elden düşüyor” çok anlaşılmıyordu Türkçe bilmeyen çocukluğumuzda.
Gördüğümüz ve anladığımız kadarıyla kanepede oturup kitap okuyan bir Ayşe vardı. Bütün işleri o yapar her yerde onun adı geçerdi. Muhtemelen yar dedikleri yine Ayşe’ydi. Ve bizi en çok heyecanlandıracak şey Ayşe’nin hep oturduğu o kanepeden düşmesi olacaktı belki de. Ondan olacak ki “Yar deyince kanepeden düşüyor” der ve kaçınılmaz olan tokat bu kez Ayşe’nin yüzünden, suratımızda patlardı.
Tabi neden o tokatları yediğime bir türlü anlam veremiyordum. Ta ki yıllar sonra Türkçeyi öğreninceye kadar... O zaman anladım ki ne Ayşe yar idi ne de kanepeden düşerdi. Mühim olan “Mihriban” idi. Oysa o dönemlerde elimizden bir şeyi düşürebilecek kadar bizi heyecanlandıracak tek kişi tarlasına girdiğimiz tarla sahibiydi.
Defterimiz yırtılırdı. Ama Kürtçe yırtılır ve Türkçe ifadesi yoktu bizde. Elimde yırtık defter ile öğretmenin karşısında büyük bir üzüntü ile “Ömer defter çirand” dediğimi hatırlıyorum. “Türkçe söyle” diyordu öğretmen. Şansımı deneyip Türkçe demeye çalıştım ve “Ömer defter çirandin yaptı” dedim. Ömer’in biraz yırttığı defteri eline alan öğretmen, defteri kökten yırtarak “Böyle mi yırttı” dedi. Dona kaldım. Defter kökten yırtılmış öğretmen de sırıtarak uzaklaşıp gitmişti. Ondan sonra ne olursa olsun kimseyi şikayet etmedim!
Bir hayal gibi akımda o günler. Ve geçtiğimiz gün sabah ilk açtığım haberde yine o günler bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Hüseyin, yaşamını yitirmişti...

Dünden bugüne bir şey değişmedi. Aynı kısır döngü sürüp gidiyor.

ÖNCEKİ HABER

Kılıçdaroğlu, saldırıya uğrayan Tezcan'ı ziyaret etti

SONRAKİ HABER

Sıcaklıklar düşüyor, yağış bekleniyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa