Avrupa'da siyasi gerilim tırmanıyor

Avrupa'da siyasi gerilim tırmanıyor

Avrupa ülkelerinde savaş, göç ve ekonomik politikaların sonucu siyasi gerilimler artıyor.

Almanya’da dokuzu mülteci kökenli olan on kişinin öldürüldüğü cinayetleri (Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütünün (NSU) işlediğinin ortaya çıkmasının üzerinden beş yıl geçti. 2013 yılı mayıs ayından beri NSU cinayetleri yargıya taşındı ama ne cinayetlerin arka planı ne de cinayetlerde devletin rolü açığa kavuşturuldu. Fakat mülteci dalgasına bağlı olarak ülkede yabancılara yönelik gerginlik tırmandırılıyor. 

İspanya’da yaklaşık bir yıldır bir hükümet kurulamadı. 2 defa seçimlere gidildi fakat Meclis çoğunluğunu hiçbir parti sağlayamadı. Muhafazakar Halk partisi (PP) birinci parti olarak gelmiş yalnız hükümet kuracak kadar milletvekili çıkartamamıştı. ‘Solcu PSOE’ Genel Sekreteri Pedro Sanchez partisinin kaybettiği oyları göz önünde bulundurarak antiliberal Unidos Podemos ittifakı ile bir koalisyon kurma eğilimi içerisiydi. Fakat 23 Ekim günü PSOE yönetimi, genel sekreterlerine bir darbe gerçekleştirip görevden aldı ve sağcı muhafazakar PP partisinin bir hükümet kurması için güvenoyunda çekimser kalmayı kararlaştırdı. Seçtiğimiz yazı bu eğilimin çıkmazlarına dikkat çekiyor. 

İngiltere’den çevrilen makale ise Suriye savaşında Batı emperyalizminin sorumluluğuna dikkat çekiyor. Yürütülen vekalet savaşında Batı ile Rusya arasında taraf tutulmamasına vurgu yaptıktan sonra ABD’de seçimlerde Clinton’un seçilmesi halinde Suriye’ye askeri müdahalenin yoğunlaşacağına ve Rusya kapışmalarında artacağını belirtiyor. 

SURİYE SORUNUNUN KAYNAĞI BATI EMPERYALİZMİDİR

Morning Star 

Suriye ve Irak halkının yaşadığı yıkım ve acı Batı müdahalesinin doğrudan bir sonucudur. Soğuk savaş sona ermiş olsa da bu ülkelerde yine vekalet savaşları yürütülüyor. Batı, bölgede İsrail ve Batı hegemonyasına direnen son kaleyi ortadan kaldırma ve Suriye’nin müttefiki olan Rusları buradan çıkarma konusunda kararlı. Türkiye de Kürtlerin bağımsız bir devlet kurma özlemini bastırmak için giderek daha fazla müdahil oluyor. Ayrıca Cumhurbaşkanı RT Erdoğan’ın yeni Osmanlı İmparatorluğu emelini pratiğe geçiriyor. Suriye ve Irak’ı işgali Birleşmiş Milletler sözleşmesine aykırı olduğu halde BM ve Batıdan herhangi bir itiraz gelmiyor. Batıda Suriye savaşı, Suriye halkının sevmediği bir diktatöre karşı silahlı ayaklanmasına destek şeklinde yansıtılıyor. Oysa bu basit ve gerçeği çarpıtan bir yaklaşım. Ülkede Esad rejimine karşı muhalefet olsa da bu dış güçlerin silahlandırmasıyla tırmandırılan bir şey. Yoksa Suriye halkı bu silahları nasıl temin etti?
Bu çatışma, çoğu Suudi Arabistan ve onun Batılı destekçileri tarafından silahlandırılan ve finanse edilen IŞİD, el Kaide, Nusra Cephesi gibi çeşitli İslamcı militanları da içine çekti.  Sonuç, dış güçlerin hakim olduğu kanlı bir iç savaş oldu. Ama kimse Suriye ve Irak’ta bu güçlerin iyi donanımlı ve eğitimli hükümet güçleri ve batılı güçlere karşı nasıl böylesine etkili bir silahlı mücadele yürütebildiğini sormuyor.
Savaş karşıtları ilke olarak diğer ülkelerdeki savaşlara silahlı müdahalelere karşı çıkmalı, sivillerin öldürülmesini içeren bu tür çatışmalarda bir tarafı kınarken diğerini temize çıkarma tutumuna girmemeli. Bugün ise Suriye’de Rusları “zulüm yaptıkları” için kötüleme, Batılı güçleri ise aklama çabalarına tanık oluyoruz. Buna alet olmamak, sivillere yönelik her tür bombalama ve katliama karşı çıkmak gerekir. Ama Rusya’nın yüz binlerce sivil öldükten ya da mülteci haline geldikten sonra Suriye’deki soruna müdahil olduğunu da unutmamalı. 
Ülkede şehirler yerle bir edilirken Batı Esad’ı devirme kararlılığıyla kökten dincilerin her tarafı altüst etmesine seyirci kalmış, bunun rejim değişikliğine yol açacağını ümit etmiştir. NATO üyesi Türkiye, Kürtlere karşı savaşına yararı olduğu sürece bu güçleri gizlice desteklemiştir. Tıpkı Irak ve Libya gibi Suriye de ABD ve İsrail’in başını çektiği emperyalist müdahalenin kurbanıdır. Savaş tırmanmaya devam ederken, şahinliğiyle bilinen Hillary Clinton’un başkan olması halinde, Suriye’deki askeri müdahaleyi yoğunlaştırması ve Rusya ile olası bir silahlı çatışmaya girmesi an meselesidir.

Çeviren: Çağdaş Canpolat

ŞANSÖLYENİN VERDİĞİ SÖZ

René HEİLİG*

2000-2007 yılları arasında aşırı sağ terör grubu Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü (NSU), Türk, Kürt, Yunan kökenli dokuz kişiyi öldürdü. (…) Öldürülme nedenleri neydi? Irkçılık! NSU’nun itiraf videosunda bu dokuz kişiye ek olarak bir genç polisin de öldürüldüğü kabul ediliyor. Polis Michele Kiesewetter’in bir meslektaşı ise şans eseri ölümden kurtuldu. (…) 2013 mayıs ayından bu yana Münih’te NSU davası görülüyor. Beate Zschäpe’nin yanında dört kişi daha yargılanıyor. 10 kişinin öldürülmesi, üç bombalı saldırı, 15 banka veya süpermarket soygunundan sorumlu oldukları iddia ediliyor. Aşırı sağcı teröristlerin başka suçlar işleyip işlemediği, işledilerse neler yaptığının araştırılması ise zorunlu.
Angela Merkel, 2012 şubat ayında kurbanların yakınlarına; “Katliamları açıklığa kavuşturmak,  azmettiricileri bulmak ve suçlulara hak ettikleri cezayı vermek için her şeyi yapacağız.” sözünü vermişti. 
Kurbanlar resmen kurşuna dizildi. Çok yakından kafalarına kurşun sıkılarak öldürüldüler.  (…) Fakat olayların arka planı hâlâ bilinmiyor ve suç ortakları da yakalanmadı. Daha başka kurbanların ortaya çıkma ihtimali de yüksek. Hukuk devleti prensiplerine uygun olarak çok sayıda olay itinalı şekilde soruşturuluyor. (…)Başlangıçta polis tarafından cinayetlere karışmış olabilecekleri ya da cinayetleri provoke etmiş olabilecekleriyle suçlanan kurbanların yakınları için ise hayat bir dakika içinde bütünüyle değişiverdi. (…) Kendilerini korumayan,  gizli haber alma teşkilatlarının NSU içinde çok sayıda ajanını görevlendirdiği ama nedense hiç de gelişmelerden haberdar olmadığı bir devlette yaşıyorlar. Politik sorumlulardan da hesap sorulmadı.
Uwe Böhnhardt, Uwe Mundlos ve Beate Zschäpe, DDR’de doğdular. İki Almanya’nın birleşmesinin çalkantılı yıllarında radikalleştiler ve Anayasayı Koruma Kurumunun güvenilir adamı olan insan taciri ve pedofil birinin yönettiği aşırı sağ Thüringer Heimatschutz örgütüne katıldılar. Üç genç Neonazi, önce bomba maketleri sonra da gerçek bomba yapmaya başladı.   1998’de Jena’daki bir polis baskınından gizemli bir şekilde ve yolla kurtuldular. Üçlü, daha sonra bir zamanlar adı Karl Marx şehri olan Chemnitz’de ortaya çıktılar. Orada başını Blood&Honour örgütü çevresinin çektiği Neonaziler tarafından korundular daha sonra tekrar Zwickau’ya taşındılar. Ellerine para ve sahte kimlik verildi, adlarına otomobil kiralandı, silah temin edildi. 
Tehlikeleri bilinmesine rağmen, polis üçlüye duyduğu ilgiyi kaybetti ve arama çalışması da laf olsun diye sürdürüldü. Hatta bazı polisler, ülke içi gizli servislerin üçlüyü koruduğu duygusuna bile kapıldılar. Sözüm ona arananlar ise hiç çekinmeden ortalıkta dolaştılar, tatiller yaptılar ve arada Nürnberg, Hamburg, Münih, Rostock, Dortmund, Kassel ve Heilbronn’da insan öldürdüler. Köln’de 2001 ve 2004 yıllarında iki bombalı saldırı yaptılar. Biri bir Alman-İran aileye, diğer ise Türk ve Kürt dükkanlarının olduğu Keupstrasse’ye atıldı. 
Suçluların, kurbanları ve olay yerlerini hangi kriterlere göre seçtiği ve kendilerine kimlerin yardım ettiği hâlâ net değil. Bir polisin de yaralı kurtulduğu Polis Michele Kiesewetter’in 2007 nisanında öldürülmesinin ardından öldürmelerin neden durduğu da meçhul...
Katiller, açıkça halkın isteklerini yerine getirme çılgınlığıyla yaşadılar. Yabancı olan her şeyi/herkesi ülkeden kovmak istemekteydiler. Bu saptamayı yapmak çok önemli, çünkü şimdilerde de PEGİDA taraftarları ülkenin yabancılaştırılmasına karşı sokağa çıkıyorlar, bu konuyu seçim kampanyasında kullanan AfD’nin oy oranı yüzde 10’ları çoktan geçti ve yine Dresden’de olduğu gibi yeraltında bomba yapan ve atanlar var...
Ülkenin en yüksek davacıları, NSU’nun üçlüden oluştuğu, çevrelerinde bir ağın olmadığını iddia ediyorlar. Bu mantıkla, üçlü mahkum edilecek ve dava kapanacak. Halbuki suçun boyutu ve suç ortağı veya yataklık yapan var mı bilmek açısından yardımcıların kim olduğu sorusunu sürekli olarak yöneltmek ve bu konuda araştırma yapmak zorunlu. İzler, başka eyaletlere, hatta başka ülkelere kadar uzanıyor ve Federal Kriminal Dairesi, utangaç şekilde iz sürüyor. (…) 2011 kasım ayında NSU cinayetlerinin ırkçı motifli olduğu ortaya çıktıktan sonra derinlikli soruşturmalar yapılmaya başlandı. Anayasayı Koruma Kurumunun çok sayıda dosyayı yok etmesine rağmen eyalet ve ülke kurumları NSU hakkında epey bilgiye sahip oldular. O zamandan bu yana on binlerce iz araştırıldı, değerlendirildi, yorumlandı. Buna rağmen suçlar açıklığa kavuşturulamadı. Biraz yol alınabildiyse bunu cesur antifaşistlere, angaje olmuş gazetecilere ve parlamento araştırma gruplarına borçluyuz. Hâlâ araştırma yapılması değişik hilelerle engellenmeye çalışılıyor. Federal savcılığın konuyla bizzat ilgileneceğini açıklaması bile bu konuda kimsenin kamuoyuna bilgi veremeyeceği anlamına geliyor. Hâlâ NSU ile haber alma teşkilatları arasındaki ilişki konusunda gizlilik esas alınıyor. 
NSU davasında gelecek yıl karar verilecek. Parlamento Soruşturma Komisyonu, şaşırtıcı şekilde partiler üstü olan gerçekçi raporunu sunacak. Tahminen ardından mahkemenin sonuç raporu yayımlanacak ama yine de dosya kapanmayacak. Federal savcılık kamuoyunda büyük protestoya yol açmamak için bilinmeyen kişilere karşı soruşturma sürdürüldüğünü açıklayacak.
NSU davası halk arasında aşırı sağ gruplara duyulan ilginin azalmasına yol açmadı. İlk zamanlarda duyulan öfke ve şaşkınlık geçti ve maalesef aşırı sağ parti ve kuruluşlara yönelim arttı. Şiddet yanlıları da giderek artıyor. Şansölye Merkel’in kurban yakınlarına beş sene önce verdiği söz yerine getirilmeyi bekliyor. 

*Neues Deutschland Gazetesi İç Politika Editörü René Heilig, Yeni Hayat gazetesi için yazdı.
Çeviren: Semra Çelik

 

İSPANYA’DA SOSYALİST PARTİNİN AÇIK İHANETİ

Jean ORTİZ 
Humanite dimanche

Madrid’de Ferraz sokağında bir yenilik yok. İspanya Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) çoğunluk olarak artık solcu bir parti değil. Bu yeni bir olgu değil. Podemos ve solun soluyla ortaklaşa bir alternatif oluşturmaya çalışan (PSOE) Eski Sekreter Pedro Sanchez’e yönelik 23 Ekim’de yönetim bir darbe gerçekleştirdi. Sağ bu hamleden çok memnun kaldı. Sosyalist partisine yakın olan El Pais gazetesi de bu siyasi hamleden çok memnun. Ona göre “PSOE İspanya’yı (bir siyasi) tıkanıklıktan kurtardı…”. 
PSOE’nin federal yönetimi 23 Ekim’de 96 oya 139 oyla, neofrankist Mariano Rajoy başbakan olarak mecliste gündeme gelecek güvenoyunda çekimser kalmayı kararlaştırdı. Yalnız bu karar çoğunlukla olağanüstü bir kongre talebinde bulunan militanların talebine karşı alındı. Bu taleple dolaşan bir imza kampanyası tabanda 90 bin imza toplamıştı. Fakat parti “ağaları” halka karşı piyasayı, militanlara karşı piyasaların hassaslığını tercih ettiler. “Sorumluca davranıldı”, “Demokrasi savunuldu” diye argümanları öne sürüyorlar. Oysaki tek kaygıları can çekişen iki partili sistemi (bipartizm) kurtarmaktı. PSOE’nin ağaları Federal yönetimi çelikten bir bilekle yönettiler ve aşırı sağın, İMF’nin ve troykanın istediği hükümetin kurulmasına izin verdiler. Güvenoyunda çekimser (buna desteklemek de denebilir) kalmakla PSOE iki partili sistemi (bipartizm), sert bir kemer sıkma politikasını kurtarmak ve “sol’dan” bir hükümet kurma ihtimalini parçalamak istiyorlar. Bir yıl içinde 3. kez seçimlerin düzenlenmesi ve bir defa daha oy kaybı yaşamamak için PSOE, Mariano Rajov’a ve sağa açık çek verdi. 300 günden fazla bir süredir hükümetsiz olan ve 2 defa düzenlenen seçimlerden bir çoğunluğun çıkmamasından sonra (PSOE’nin) bu siyasi eğilimi bir hükümet kurulacak ve güvenoyu almasına olanak sunacak. (…) Pedro Sanchez görevden atıldığı günden bu yana sessizliğini koruyor ve frankizmin devamcılarına altın tepside sunulan bu hediye oylamasına katılmamıştı. Fakat Partinin yeni yöneticilerini de uyarmadan geri durmadı: “Gün gelir militanlar partilerini tekrar ele geçirirler, bağımsız ve PP’den (Sağcı Halk Partisi) uzak ve tabanı tarafından denetlenen bir parti kurarlar”. Mecliste kullanılacak çekimser oy Sağın iktidarda kalması ve emek düşmanı (…) politikalarına devam etmesine olanak sağlayacaktır, fakat PSOE’nin büyük federasyonları (Bask, Baleares, Katalan, Madrid bölgeleri) buna boyun eğmiş değiller. 138 yıllık tarihinde PSOE bu kadar derin bir iç krizi hiçbir zaman yaşamamıştı. 
PP’yi yaşatmak için PSOE kendisini mi yok ediyor? PSOE hükümeti altın tepside Rajoy’a sunarak tüm yasa taslakları üzerinde yoğun bir mücadele yürüteceğini ifade ediyor. Yalnız, oyunu arttırma açısından kendi lehine olduğunu ve PSOE’nin oyununun azalacağını çok iyi bildiği yeni seçimleri tertiplemek için Rajoy, meclisi feshetmeden kesinlikle geri durmaz. Zira kendisi de biliyor ki bu koşullarda böyle hassas temellere dayalı bir hükümetin ömrü uzun sürmez. 
Fakat PSOE’nin böyle boyun eğmesinin bir de olumlu yönü var: Siyasi Arena’da herkesin durduğu yer daha da belirginleşti. Bugün İspanya’da Unidos Podemos koalisyonu (Podemos, İzquierda Unida, Equa…) artık ilerici ve tek sol muhalefet olarak kaldı. “Tribuna” gazetesinin Yazı İşleri Sorumlusu D’Albacete yazdığı bir makalede “Bu krizin gerçek iki galibi var: bir yandan muhafazakâr güçlerin tek alternatifi olarak öne çıkan Rajoy ve diğer yandan ise Unidos Podemos. Gelecekte yeni bir seçimin olması kaçınılmaz ve koalisyon, uygun bir stratejiyle PSOE’yi sollayabilir ve Sanchez’e karşı darbeden hoşnutsuz olan birçok militanı kendi saflarına çekebilir”. 

Çeviren: Deniz Uztopal

www.evrensel.net